Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

28 Temmuz 2023 Cuma

Cinsellik, Aşk ve Günah

 

Cinsellik, aşk ve günah…

Bu kavramların üzerine biraz düşünüp, düşüncelerimi yazı olarak görmek istiyorum…

Cinsellik… Bizim toplumumuz da ki insanların çoğunu bu konuda üzerine hiç konuşmadığını düşünürsek, cinsellik üzerine düşünmeye, konuşmaya başlamışsak yol kat etmeye başlamışız demektir. Şu an bir çok insan beklentisiz gözlem dönemi deneyimlediğinden bu konuda dahil bir çok konu hakkında düşünmüyor, sorgulamıyor, sadece güdülüyor… Gözlemlediği dönemleri deneyimliyorlar…. Aklınıza Maslow’un ihtiyaçlar hiyelarjisi gibi basamaklı bir üçgen getirdiğinizde alt basamaktaki insanlar gurubuna denk geliyorlar.  Beklentisiz gözlem döneminin yanında mutsuzluk dönemini deneyimleyenlerde var. Mutsuzluk basamağı aynı zamanda sorgulama yapmak için itelendiğimiz, ruhsal sıkışmışlık yaşadığımız (dini terim karşılığı helak edildiğimiz) dönem. Şu an hayatının dipte olduğunu hissediyor ve mutsuzsan; mutlu olacağın dönemlerin öncesine gelmişsin demektir. Gözün aydın olsun. Ruhsal sıkışmışlık yaşadığın dönem de doğru düşünebilir ve düşündüklerini uygulamaya geçirebilirsen mutlu ve haz dönemine geçiş hakkını kazanabiliyorsun. Mutluluğun algılanabilmesi için mutsuzluğun, korkunun, şiddetin deneyimlenmesi gerekiyor. Beyazı algılayabilmen için siyahın ne olduğunu bilmen gerektiği gibi…. Sistem ilk önce siyahı öğretiyor insana.

Kendi beklentisiz ve mutsuzluk dönemlerime dair deneyimlerimi bol bol yazıyorum bloğumda. Düşüncelerimi değiştirerek bunların bende bıraktığı etkilerden kurtulabileceğimi keşif ettim. Olumsuz etkilerden tamamen kurtuldum denemez. Çabalıyorum.

Cinsellik üzerine kadın ve erkeğe yüklenen bilgilerin çoğu hatalı. Hatalı olduğuna mutsuz olduğum dönemlerin üzerinde düşünerek farkına vardım. Beklentisiz gözlem dönemlerinde edindiğim hataları tespit etmem için ilk önce biraz o dönemleri yazmalıyım sanırım.   

Cinsel dürtülerimin ilk ne zaman harekete geçtiği konusunda kendimi yokladığımda orta okul yıllarıydı sanırım. Beslediğimiz dişi tavşan yeni doğum yapmıştı. Doğumun hemen ardından erkek tavşan, dişi tavşanın peşinden çiftleşmek için koşturuyor, dişi tavşanı sıkıştırıp duruyordu. Dişi bazen onu ısırıyor, patileriyle yumrukluyor, çiftleşmek istemediğini her halinden anlaşılıyordu. Erkek tavşan emelini gerçekleştirmeden onu bırakmayacağı aşikârdı. Tavşanın içinden nasıl bir istek fışkırıyorsa asla geri durmuyordu. Kararlılığın ne olduğunu sorsalar çiftleşme isteği duyan tavşanı örnek gösterebilirim. O esnada erkeğin içinde ki yoğun isteğin bende de olduğunu fark ettim ancak üzerine çok durmadım. Şu an bunun üzerine durup bu konuyu biraz açmak istiyorum. Bende bir dişi olmama rağmen cinsel enerjim olduğunu dişi tavşan değil de neden erkek tavşan üzerinden hissettim? Bunun bir anlamı var mı? Şu yaşımda 2 çocuk doğurduktan sonra dişi tavşan ile daha çok empati yapabiliyorum. Doğum yapmamın hemen ardından Yanımda ki gelip sevişmek istediğini söyleseydi onu benzinle yakardım herhalde.  Hiç zamanı değilken zor kullanarak ve baskı ile içinde ki üreme isteğini yerine getiren tavşanı, insan ahlak değerleriyle yargılamak tabi ki doğru değil ancak insan davranışlarını anlayabilmek için o davranış üzerine düşünmek yol aldırabilir. Zorlanan dişi tavşanda değil de zorlayan tavşanda keşif etmiştim kendimi. “Zoru severim” diye çok söylerdim o zamanlar. Artık bu cümleyi bilinçli olarak kullanmıyorum. Zor’un beni yeterince zorlamasına müsaade ettim. O sözler ile kendime çektiğim bir çok olaydan da çok şeyler öğrendim. O çağlarda zor ve dayatmayı normal algılıyordum ve davranışların sonuçlarını kestiremeyecek yaş aralığında olduğum için güvenli taraf olarak gördüğüm güçlü ve baskın tarafta olmayı tercih etmiştim bilinçsizce.  Bunların hiç birisi farkındalıkla olmadı tabi ki. Şu an ki bilinç düzeyimde “içimde çok yoğun hissettiğim  öfke duygusu da dahil, erkek tavşanda gördüğüm ancak bende de bulunan baskıcı, zorba tarafın"bana geçmiş yaşamlarımdan miras kaldığını anlıyorum.

Cinsel isteğimin uyanmaması konusunda sürekli kendimi baskılıyordum. Baskılamak da değil de görmezden geliyordum. "Baskılamak" olanı zapt etmek demekken, "görmezden gelmek" yok saymak demek. Bende böyle bir istek olamaz!!! İnkarda denebilir. Cinsel istek bir tek orospularda olur!!! Şüphesiz babamın kendimi baskılamanın üzerinde etkisi çok büyüktü. Orospuluğa çıkar bu yolun sonu mazallah!!!! O zamanlar bu dürtüler ve bu baskının ne anlama geldiği üzerine düşünmüyordum. Türkan Şoray kuralları koymuştum kendime. Öptürmem, elletmem, bakmam, baktırmam, yüz vermem, konuşmam, bana yan bakacak erkeğin alnını karışlarım diyerek erkeksi tavırlar sergiliyordum. Lise arkadaşlarımın hepsi aşk mektupları yazarken ben onlara (aşk konusunda hangi ara uzman oldumsa!) ilişki nasıl yürütülür konulu akıl veriyordum. Erkeksi tavırlar sergileyen kadınların yetiştirilişinde muhtemelen baskılanmışlık yatıyor. Bu yazdıklarımın psikolojide bir karşılığı var mı veya doğru mu bilmiyorum. Şimdi internetten psikoloji araştırma isteği de yok içimde. Bence öyle…  Toplumsal ahlak değerleri de eninde sonunda evlenmem gerektiğini empoze ediyordu. Kiminle evleneceğimi bilmiyorum ama evleneceğim nasılsa bir gün diye düşünüyordum. Bakmadığım, baktırmadığım, elleyemediğim bir erkekle nasıl evleneceğim konusunun bir mantığı olmasa da bu kuralım  kanun hükmünde kararname gibiydi. Tek kişinin kararıyla kanunlaşmış ama o tek kişi kimdi bir fikrim yoktu. Meclis kararıyla alınmış olsaydı bu kadar acı çekmezdim eminim. Meclis kimlerden oluşuyor bunun hakkında da bir fikrim yoktu. (Meclis konusunu irdeleyeceğim yazının sonunda)

 Üniversiteyi kazandıktan sonra kaldığım yurdun alt katında bulunan internet kafede chat yapıyordum sürekli. Karşı cinsi inkar ettiğim kadar da merak ediyordum.  Bu merakımı arkadaş ve dostum diye hitap ettiğim erkeklerle gidermeye çalışıyordum. Arkadaş ve dost olarak sınır koyarak konuşmak kendime koyduğum kuralları ihlalden sayılmıyordu! Babamın beni 24 saat takip eden hayali ise sürekli tepemdeydi. Hayalinden bile çok korkuyordum. Sanal seks yapalım mı diye başlayan sohbetlere günah, yanlış olduğunu anlattığım diyalogların sonunda karşıda ki benden "özür dilerim" dileyerek bitirirdi sohbeti. Yoldan çıkmışları bile yola sokuyordum!!! Öyle bir diyalog ve ikna kabiliyeti hakimdi bende!!! Karşı cinsten bana arkadaşım, kardeşim ve dostum diye araya mesafe koyarak yaklaşan insanlarında benim gibi bastırılmış duyguları olduğunu anlıyordum. Ama o aralar o insanların bana aynalık yaptığının da farkında değildim. Bu bastırılmış duygulara sahip olan çokça insan ile de karşılaştım. Sanal seks yapalım mı diyen insanlarda dahil bir çok insan bu içlerinde ki dürtüleri sağlıklı olarak nasıl dışarı akıtacağını bilmeyen insanlardı. İnsanlara nasıl güven veriyorsam artık, gelip en olmadık sırlarını, çözemedikleri konularını benimle paylaşırlardı. Aslında şu an fark ediyorum ki kendi sorunlarımı, aşamadığım konuları onların yardımıyla aşama aşama aşıyormuşum.

Evlendikten sonra internet ortamda yaptığım sohbet konuları da değişmeye başlamıştı. İnternette tartışma gruplarında hararetli tartışılan konulardan bir tanesi de evlilik yaşı konusuydu. Olaya geleneksel yaklaşan kişiler, kendini modern-bilim taraftarı olarak gören kişiler tarafından eleştirilirdi. Gelenekçi olarak tarif edeceğim kişi (o kişiyi etiketlemek ve yargılamak için kullanmıyorum iki farklı görüş açısını ifade edebilmek için onlara isim vermem gerekiyor) erken evliliğin insan fıtratına uygun olduğunu, insan vücudunun yasal olarak erişkin sayılan 18 yaşından çok önce olgunlaştığını, eskiden insanların erken evlenmesini de görüşlerine kanıt olarak sunuyordu.  Günümüz modern-bilim taraftarı insanlar ise karar verme yetisine 18 yaşında eriştiğine kimi ülkelerde yasal erişkin yaşının 20 olduğunu, erken evliliğin yanlış olduğunu savunuyordu. Bence her iki tarafın haklı tarafları ve haksız tarafları var. Gelenekçi insanların erken evlilik konusunun çıkış noktası geçmiş insanların deneyimleri sonucu kendilerine aktarılmış, uygulanmış ve sonucu belirli toplumsal kurallardı. Cinsel isteğin uyandığı dönemlerde kendi dengi insanla evlenerek cinselliği herkesin uygun gördüğü koşullarda yaşayabilirdin. Ben ilk okul yaşlarında iken 3 günlük düğünün ardından amcamın gerdek odasına sırtına vurularak gönderildiğini hatırlıyorum. Bu gelenek hala devam ediyor mu bilmiyorum. Herkesin bildiği onayladığı istenilme ritüeli, düğün, toplumun onayladığı eşler arasında yaşanan cinsellik ve ardından doğan bebekler… Bunlar herkesçe kabul edilen konulardı. Günümüzün doğrularını karşılıyor mu? Tam olarak değil. Günümüz insanlarına göre insanlar 18 yaşından sonra mental olarak olgunlaşıyordu. 18 yaşına kadar cinsellik yaşamak isteyen gençler ne yapmalı konusunda bir boşluk oluştu şimdi. Gelenekçi insanlar evlensin diyerek bu açığı kapatırken, modern insanlar bu konuya tam açıklık getirmiyorlar. Gençler istediği kişiyle, istediği gibi sevişsin mi? Bu gençler bu enerjilerini yok mu saysın, baskılasın mı? Korunmadan gerçekleşen ilişki sonucunda çocuk doğduğunda bu çocuğun hakları ne olacak, bu çocuğa kim ebeveyn-babaveynlik yapacak?  Aslında gelenekçi insanlar algılanan dinden beslendikleri için sevişmenin önünde dinin bir engel koyduğu yönünde eksik bilgilere sahipler. Dinde cariyelik denen cinselliğin özgürce yaşandığı bir statü var. Bekar insanlar arasında özgürce yaşanan cinselliğe din yasak getirmemiş. Evlilik gibi ciddi sorumluluğu yürütemeyecek, tek eşe sadık kalamayacak insanların cinsel ilişki yaşamasında bir mahsur yok. Evli olan insanların eşine sadık kalmadan gizli gizli ilişki yaşamasına zina denilmiş, kandırarak yürüttüğü bu ilişki türünü yasaklamış. Evliliğin devam ederken evlendiğin kadın-erkeğin onurunu hiçe sayarak bir ilişki yaşayamazsın. Çocukları ortada bırakmadan, şartları sağladıktan sonra boşan sonra ilişki yaşa. 

Günümüzde artık evlenme kriterleri o kadar arttı ki. Önceden anne-babanın gelin-damat olacak insana karar vermesi, dengini bulman çok kolay iken günümüzde kendi kafa dengini bulması ayrı mesele, ekonomik koşulları aşabilmen ayrı bir mesele, çocuk olursa onu yetiştirmesi ise apayrı bir mesele… Hepsi sorumluluk sahibi bireylerin üzerinde aşırı bir baskı oluşturuyor. Cariyelik kavramı bu baskıyı bir nebzede hafifletiyor. Cariyeliğin günümüz karşılığı flört, partner, seks arkadaşı vs. Bu ilişki türlerinin evliliğe varmaması daha manidar sanki. Sorumluluk hissetmediğin ilişki gerçek bir ilişki olamaz. Sevişmek serbest, ortak ekonomi ve ev bağı olmayabilir. Sevişelim sadece. Bu ilişki de çocuk düşünülmesin tabi ki. Tamamen iki kişinin ortak kararıyla yürütülen, kurallarını ikisinin belirlediği ilişki türü.  

Günah; eyleme dönüşsün veya dönüşmesin düşüncelerinin ruhsal acı çektirdiği her şeyin karşılığını ifade eden kelime. Kendi içinde azap hissediyorsan, bir şeyleri yanlış düşünüyorsun demektir. Kaçınılmaz olarak her insanın günah işlediği bir yerküre burası. Kimse günah işlemeden bu dünya okulundan geçemeyecek. Dersini almadığın ve tekrar etmeye devam ettiğin her günah; içinde hissettiğin vicdan azabı olarak geri dönüyor sana. Doğru düşünmeye ve davranmaya devam etmiyorsan günahın için vicdan azabı hissetmeye devam edeceksin. Günah kavramı hepimize yanlış anlatılıyor. Cinsellik, kadının saçı, kıyafeti, bel altı her konu günah olarak anlatılıyor. Böyle anlatanlar artık en büyük günahı işliyor farkında bile olmadan.

Aşk konusu; Çoğu bilim adamının en uzun süren aşkın 2 yıl sürdüğü yönünde açıklaması var. Amaç üremenin sağlanması, bebeğin en yoğun ilgiye ihtiyacı olduğu zaman diliminde kadını ve erkeği bir aşk duygusu ile arada tutabilmekmiş. Aşkın sonu cinsellikle bittiği algısı hakim olduğundan korku boyutunda ki insanlarda aşkı günah olarak belletmişler. Onların yorumları bu yönde ki bence aşk sadece üreme isteğine dayandırılamaz. Aşk hayal kurmayı öğretiyor insana. Şiir, hikaye yazdırıyor. Sanat yapmak için ilham kanallarını açıyor. Aşk acısının sonu çok hayırlı.  Ruhsal olarak en çok geliştiğin dönem. Yoğun olarak hissedilen o duyguları ruhun dansı olarak görüyorum. Aşk bence bir staj. Gerçek gösteriden önceki prova. Aşık olduğun kişiye karşı hissettiğin yoğun duyguyu sürekli hissediyor hale gelmek, bu sevgiyi tüm varoluşa karşı hissetmek mümkün. Tüm mekanlara, zamanlara, kişilere, olaylara… Her şeye, her zerreye… Stajın sonunda düşünsel, zihinsel ve ruhsal vardığın nokta Tanrı’ya en yakın olduğun nokta. Tanrı ile bir olma noktası.     

Cinsellik evleneceğim erkekle aramda yaşanmalı diye kuralımın mantığı yokmuş. Şu yaş aralığında daha iyi anlıyorum. Ancak baskılanmış halimle aldığım bütün kararları da gerçekleştirmiş bulunuyorum. Karşılıklı sevdiğim, seviştiğim, sevgili olduğum ilk ve tek adamla evlendim. Yıllar önce içimde kanun hükmünde kararname kararlarını alan tarafım bana çok acı verse de ondan çok şey öğrendim. Gururlu, dimdik, asmalı kesmeli tarafım içimde duruyor hala. İhtiyacım olduğumda çakı gibi yanımda. İçimde bir meclis dolusu yanım olduğunu yeni yeni keşif halindeyim. Meclisi idare eden başkan olmayı yeni öğreniyorum. Yol uzun… Yol çok uzun. Bu bedenin içine artık sığmadığımı hissediyorum. Bu bedenle, sonsuz olan o yol gidilebilecek gibi de değil zaten. Yol almak isteyen ruhum, bedenim değil. Algıladığımız dünyanın sonuna geldik gibi hissediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınızı Bekliyorum