Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

2 Eylül 2010 Perşembe

Likya Yolu (10 Ekim 2009)



Otobüsün içinde bayan bir hostes karşıladı beni. Ankara'ya başka otobüs bulamamadığımdan 10-20 Tl fazla verip yazıhaneci kadının son model otobüsleri olduğunu söylediği firmadan bilet almıştım.  Sonradan bu para farkının nereden kaynaklandığını anladım tabi. Her koltuğun arkasında bulunan televizyon ekranından kulağınıza taktığınız kulaklık sayesinde istediğiniz kanalı seçip izleyebiliyordunuz. Kanalın bir tanesinde, otobüsün önüne takılmış kamera sayesinde gittiğiniz yol kenarında ki ağaçları, yolda seyir halindeki araçları, sokak lambalarını, sokak lambalarının yola yaptığı gölgeleri... Yolda ne var ne yoksa izleyebiliyorsunuz. Koltukların arasındaki mesafede öyle daracık değil. Yayıl yayılabildiğin kadar. Koltuğun altından çıkan ek bir alan sayesinde ise bacaklarınızı uzatabiliyordunuz. Bir otobüs koltuğunun televizyon koltuğu konforuna sahip olabileceğine ilk kez şahit oluyordum. Yan tarafımda ise kimse oturmadığından televizyon koltuğu bir anda çift kişilik yatak konforuna sahip olup çıkmıştı. Allahhh. bu yolculuğun sonu cennete gidiyor olmalıydı. Kanalın bir tanesinde ise sadece film  izleyebiliyorsun. Başrollerini Tolgahan Sayışman ile Fahriye Evcen'in oynadığı Aşk Tutulması adlı sinema filmini ilk defa bu yolculuğumda izledim. Aşkı hep filmlerde izleyen ve izledikleriyle aşkı öğrendiğini sanan toplumun bir ferdi olarak Likya Yolu macerasına doğru giderken bu filmi izlemem bir tesadüfmüydü? Likya yolunun sonunda yeni bir aşk mı doğuyordu? Filmin erkek jönü ne kadarda yakışıklı, gururlu ve çalışkandı. Tıpkı Karadeniz gibi! Filmin bayan başrol oyuncusuda bana ne kadar çok benziyordu. Hırçın, asi, dediğim dedik ve esmer güzeli! Sanırım hayaller aleminde yaşamaya bu filmi izlerken başladım. Yok çok önceden başlamıştım!. Aslında ben hep hayaller aleminde yaşıyordum. Gerçek dünyada benlik bir şey yoktu çünkü! Aşk tutulmasını izledikten sonra kanallar arasında zapping yapıp durdum. Mp3 çalarımda müzik dinledim. Sabaha kadar yarım saat ya uyumuş ya uyumamışımdır.
Ankara Aşti'ye sabah 8 civarında vardım. Karadenizi aradığımda telefonuna cevap vermedi. Tekrar aradığımda tekrar cevap vermedi. Ben iki defa aramıştım, yeter arayacaksa o beni arasın! Bu sefer onun aramasını beklemeye başladım. Dakikalar saat gibi gelmeye başladı. Kıllınmaya başlamıştım. Ne oluyo lan! Yoksa ekildim mi? Bak beni buralara kadar getirdi kendisi yok piyasada!. Güvenip gelirsen olacağı bu! Kızmıştım ve öfkelenmiştim. Bekletilmeyi hiç sevmezdim. Kimki o beni bekletiyorrrr!! Kendimi terkedilmiş, çaresiz, kandırılmış ve zavallı hissetmeye başlamıştım. Ben bu düşüncelerle boğuşup dururken 15-25 dakika sonra nihayet aramıştı. "Saat 9 gibi beklediğini erken geldiğimi" söyledi. O kadar umursamaz ve sakin bir ses tonuyla söyledi ki bu ses tonu kızgınlığımı dahada artırmıştı. Ancak bir şey demedim. "Sonra benim zaten 8'de orada olacağımı tahmin ettiğini" söyledi. "Artık ne düşüneceğimi ne hissedeceğimi de bilmiyordum. Beni Aştiden alması için 15-20 dakika kadar tekrar bekleyecektim.
..... 
Nihayet gelmişti. Telefonla Aştinin dışındaki yola doğru yürümemi söyledi. Sırtımda bir sırt çantası, elimde orta boy bir bavul ve bel çantamla birlikte yol kenarına kadar yürüdüm. Arabasıyla geldiği halde beni neden yol kenarına kadar yürütüyordu ki! Bir kızma sebebi daha!  Onu tanıyabilecekmiydim,  hangi arabadaydı acaba, yoksa yol kenarında bekleyenlerden birisimiydi? İlerdeki aracın içindeydi, sanki direksiyon olduğu yeri bırakıp kaçacakmışta, kaçmasın diye direksiyonu sıkı sıkı tutuyordu. Eşyalarımı arabanın arka koltuğuna koyup, aracın ön tarafında ki yerini aldım. Durumu benden kat kat daha kötü, kat kat daha gergin ve bu gerginlikle kendini kasmasından dolayı direksiyonu sıkı sıkı tutan Karadeniz bana hiç dönüp bakmıyordu bile! Ağzıda kilitlenmiş tek bir lafda etmiyordu. Ne oldu buna ay! Demin telefonda konuşuyordu!. Donup kalmış... Durma Haccecan konuşmak ve ortamı yumuşatmak sana düştü. Otobüsün konforundan, koltuğun arkasındaki televizyondan, izlediğim filmden bahsetmeye başladım. Görmemişler gibi oldum ama daha önce böyle bir yolculuk yapmamıştım napayım. Monolog olan diyalog çift taraflı olmaya başlamıştı nihayet...Söylediklerime cevap veriyordu. Konuşması; her zaman kontrollü olmayı seven, söylediği herşeyin bir kaynağı olan, yanlış yapmaktan şiddetle kaçınan, güven veren bir insan olduğu izlenimi veriyordu. Evlerinin önünde arabayı durduğunda "İşte burasıda bizim fakirhane" dedi. "Gözüme güneş giriyor birşey göremiyorum ki!" dedim. Sonra evlerinin üzerinde olan güneşe karşı gözlerimi kısıp evlerine tekrar baktım ve "daha ne olsun" dedim.
Eve girdiğimizde hangi sıfatla ve niçin orada bulunduğum sorularını kendime sordum ama bir cevap veremedim. Egrelti gibi hissettim, oraya ait değildim. Geleceğimden ev ahalisininde haberi yoktu! Bu durum dahada yabancı hissetmeme neden oldu. Ankara'ya geleceğim bir hafta öncesinden planlı olduğu halde bunu kimseye söylememiş olduğundan dolayı bir kez daha kızmıştım Karadenize. Ancak yine bir şey söylememiştim. Karadenizin kızkardeşi kahvaltı hazırlama telaşına düşmüştü. Kızkardeşinin iki çocuğu ise şaşkın bakışlarla bakıyor, kim olduğumu anlamaya çalışıyorlardı. Ancak kimsin? diye sormuyolardıda.  Karadenizin annesinin gözleri doğuştan görmüyordu. Oturduğu yerden birşeyler anlatıyordu ancak anlattıklarından bir şey anlamıyordum. Karadeniz ise anlayamadığımı yüz ifademden anlamış olacak ki annesinin anlattıklarına oturduğu yerden açıklama yapıyordu. Kahvaltıyı yaptıktan sonra evlerinde biraz oyalandık. Ve Likya yolu yürüyüşü için gerekli eksikleri almak üzere evden çıktık. Evden çıkarken evlerinin önlerinde oturan komşularının bize baktığını hatırlıyorum. Bakışlarında bu da kim der sorusu vardı sanki? Sanki bütün Ankara bana bakıyordu ve bakışlarında Karadenizin yanında ne işin sorusu saklıydı. Bana çadır, uyku tulumu ve dağcı sırt çantasını alacağımız yere gittik. Bu arada yaşanılanları pek hatırlamıyorum. Arabada erkek kardeşimden Karadenize dert yandığımı birde Karadeniz'in çadırı aldığımız iş hanının eskiden düğün salonu olarak kullanıldığını, çocukluklarında bu işhanına düğüne geldiklerini anlattığını hatırlıyorum. Yorulmadan inilip çıkılabilecek şekilde yapılmış iş hanının merdivenlerinden çıkmıştık. Bu merdivenlerin yapılışındaki incelikten bahsediyordu Karadeniz.  Biz gelmeden piyasa araştırması yapan Karadeniz sayesinde pek bir iş düşmemişti aslında bana. Daha önce gidip sorduğu yerlerden istediğim renkte ve çeşitte olanları seçiyordum. Asker yeşili iki kişilik yazlık bir çadır ile mat almıştım. Babamın vefatı nedeniyle ekonomik olarak kötü bir dönemde olduğumu bilen Karadeniz hesabı öderken bana bakıyordu. Kararsız kalmıştım. Zaten az olan nakit paramla mı ödemeliydim yoksa kredi kartıyla mı? Ben bunun muhasebesini yaparken Karadeniz tak kredi kartını çıkartıp ödemeyi yapmıştı bile. Birisine borçlu olduğumu hissetmek o kişiye karşı davranışlarımı ve söyleyeceklerimi kontrol etmeme neden oluyordu ki buda içimden geldiğim gibi davranmamı engelliyordu. O yüzden bir kişiye borçlu olmaktan hoşlanmıyordum. Kredi kartını uzattığında hesabı ödemesin diye kaşımı gözümü kaldırdım ama nafile. Çadır ve matın parasını O vermişti. Artık Karadenize borçluydum...
Ondan sonra sırt çantasını almak üzere yürümeye başladık. Sırt çantasını satan seyyar satıcıya vardığımız zaman bir kaç çanta denedim. Ödemeyi yaparken çanta sağlam çıkmazsa getirip değiştiririm tarzında ki yaptığım esprilere adam gülmemiş, aksine ciddiye alarak açıklama yapma gereği hissetmişti. Espriden anlamayan adama espri yapmaktan vazgeçmiştim.  Kırmızı siyahlı geniş bir çanta alıp oradan da ayrıldık. Karadeniz ordan bir kaç dükkan ötede kendine  yürürken sırt çantasını sürekli sırtından indirmemek için küçük eşyalarını koyabileceği (çakı, çakmak, not defteri, kalem vs gibi) açık sarı renkli  bol cepli bir avcı yeleği aldı. Ancak onu bir kere ya kullandı  ya kullanmadı. Boş yere aldığını sonradan görecektik.
Sonrasında Kızılaydı sanırım orda Karadenizin öğrenciliğinde  gittiği bir yerde yemek yemeye gittik. Çok kalabalıktı. Yemekhane gibi işletilen lokantada tepsinin içine bir kaç çeşit yemeği alıyor ve 5 Tl veriyordun. Çok ucuzdu. 
Karadeniz, benim dağcı ayakkabılarımla bütün o yolu yürüyemeceğimi düşündüğünden yeni bir ayakkabı almam gerektiğini söylediğinde bana gereksiz ve boşuna masraf gibi gelmişti. Ancak bu konularda tecrübeli olan birinin sözlerini kulak arkasıda etmemek gerekiyordu. Gidip bir treeking ayakkabısı aldık. Dağcı ayakkabıları dağ ortamına göre sağlam, sert, güvenilirli, bilek burkulmalarını önleyici, su geçirmez bir yapısı olmasına rağmen  ayağı yoracak kadar ağırdı. Treeking ayakkabım ise su ve hava geçirmesine rağmen hafif ve esnek bir yapısı vardı. Treeking ayakkabısını aldırdığı için ilerde Karadenize çok minnetter kalacaktım. Yürümekten ayaklarım şişeceği için 1,5 numara büyük treeking ayakkabılarını 100 küsür TL'ye almıştım. 
Sonra şampuan, güneş kremi, deodorant almak için bir kozmetikçiye girdik. Ben içerde alacaklarımı alıyorken Karadeniz dükkanın dışında bekliyordu. Hesabı ödemek için kasaya yöneldiğimde gözlerimle Karadenizi aradım.  Dükkanın dışarısında bana bakıyordu. Ben bakışlarımı ondan hep kaçırıyordum. Böyle ilk defa göz göze gelmiştik.  Onun bana o bakışını asla unutamam. Elektrik şokuyla çarpılmış  gibi oldum, ona baktığım için suçluluk hissedip gözlerimi hemen kasiyer kıza geri çevirdim. Karadenizin gözlerine bakmaktan çok çekiniyordum...
Bir hırdavatçıdan dağcı çantasının üzerine eşya bağlayabilmek için kancalı lastik, rajo yakıtı vs gibi küçük ihtiyaçları da alıp çıktık.
Sırtımda yeni aldığım kırmızılı siyahlı dağçı çantam, dağcı çantamın içinde aldığımız eşyalar, yanımda Karadeniz onun işyerine doğru yürümeye başladık. Yolda sırt çantamı istersem alıp taşıyabileceğini söyleyen Karadenizin yardım teklifini kabul etmemiştim. O benim sırt çantamdı ve günlerce onu sırtımda taşıyacaktım. Alışmalıydım onu taşımaya!... Sırt çantasının sırta iyi oturması taşıyanın sağlığı ve yükün kalçaya oturtularak azaltması açısından iyi  olduğu için sırt çantasını hem belden hemde göğüsten bağlamak gerekiyordu. Sırt çantamın göğüs bandını takmak için uğraşan Karadeniz bandın çok kısa olmasından dolayı bunu başaramadı. Bağlamak için başka bir yol bulmalıydık. Daha sonra bulduğu çözümü anlatacağım. 
İş yerine vardığımızda Karadenizin yeğenlerinde ki  bakış ile tekrar karşılaştım.  "Neden ve niçin geldin?" sorusunu gözler soruyordu ancak kimsenin dili bunu sormaya cesaret edemiyordu.  Tanıdık ve akrabalarıyla aynı işyerinde çalışan Karadeniz; 15-20 gün kadar işe gitmeyeceğinden yapması gereken bütün işlerini bitirmişti. Karadenizle birlikte bana alınan çadırı açıp kurduk, eksiği gediği var mı diye baktık. Çadırı açmakla uğraşırken, Karadenizin bir arkadaşı ve yanında ki bir bayan yürüyüşte bize baston görevini yapacak bir çift baton alıp gelmişti. İlerde bu batonların ne kadar çok işe yarayacağını görecektim. O arkadaşına şu an ne kadar hayır dua varsa ediyorum içimden.
Ordan bir markete uğrayıp pişirmeye gerek kalmayan taşınabilecek, pratik hazırlanabilen yiyecek, ıvır zıvır ne varsa almak üzere bir markete gittik. Çeşit çeşit bisküvi, bal, sallama çay, nescafe, çerez, hazır konserve, ıslak mendil, çöp poşeti..... Aldıkça sırtımızda ki yükün arttığını biliyordum ama o yolda bu yükün ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum!
Evlerine gittiğimizde eşyalarımızı sırt çantamıza yerleştirmeye başladık. Kısa kollu tişörtler, uzun kollu tişörtler, yağmurluk, mont, şapka, uzun paçalı pantolon, şort, terlik, peçete, güneş kremi, şampuan, sabun, termoslu bardağım ve boş dondurma kutusu... İhtiyaç duyulabilecek her şeyden yedeğiyle birlikte almıştım yanıma... Boş dondurma kutusunu gördüğünde Karadeniz hiç bir şey dememişti ancak ilerde bunun için bana bir sürü iğneli laf sokacaktı.  
Çantaları yerleştirme işi bittiğinde Karadenizin  çantasını kaldırmaya çalıştığımda kaldıramamıştım bile çok ağırdı! Benim çantamı ise bir kaç cm yukarı kaldırabilmiştim. Bir kaç cm kaldırabildiğim çantamı saatlerce sırtımda nasıl taşıyacaktım henüz bilmiyordum.
Akşam 09:00 gibi Fethiye otobüsüne bineceğimizden son hazırlıklarımızı da tamamlamıştık. Hazırlanan sofrada birşeyler atıştırmış otobüsün hareket edeceği vakti bekliyorduk. Gözlerimden uyku akıyordu, yorgunluktan ölüyordum, kafamı oturduğum kanepenin kenarına yaslamış, uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Sofrayı kurarken ve kaldırırken yardım etmek amacıyla mutfağa gidip geliyorken bir kız geldi yanıma. Adımı sordu. (Bu kıza dikkat!) Ayaküstü sohbet ediyorken birden içerden seslendikleriden içeri gitmek için kızla olan sohbeti yarıda kestim. Oradaki en güleryüzlü ve sevecen insan bu kızdı. Bu kız kimdir nedir diye Karadenize hiç sormamıştım. Karadenizle konuşmaya bile çekiniyordum. Konuşmaya, bakmaya cesaret edemediğin bir adamla dağlarda yürümeye gitmeye hangi akla hizmet gidiyorsun? diye soran olursa cevabım "bilmiyorum!" olurdu.
O akşam ise en çok güldüğüm olay; Karadenizin yeğenlerinden birinin söylediği sözdü. Sırtına; güçlü kuvvetli, yakışıklı, şarısın, uzun saçlı, İskeletorun baş düşmanı, çizgi film kahramanı Heman'ın kılıcını takıp oturduğumuz odaya gelen Karadenizin yeğenine "Hemanı seviyormusun? Hadi kılıcını çıkarda gölgelerin gücü adına diye bağır" dediğimde Karadenizin yeğeni  "Heman'ı sevmiyorum, çok çocuksu geliyor!" dediğinde herkesten bir kahkaha kopmuştu.
Otobüsün hareket vakti geldiğinde sırt çantalarımızı arabaya koyup, herkesle vedalaştık ve Aştiye doğru tekrar yola koyulduk. Bizi arabayla Aştiye Karadenizin teyzeoğlu bırakmıştı.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Likya Yolu


Karadenizseverle yaptığımız Likya yolu yürüyüşünü yazmakta niye bu kadar zorlandığımı anlayamıyorum. Likya yolu hikayesini yazamadığım için diğer yaşadıklarımıda yazamıyorum. Likya yolunu yazmazsam hayatımın temelinde koca bir boşluk kalacakmışta, bu boş, çürük temelin üstüne sağlam bir hayat inşâ edemeyecekmişim gibi hissediyorum...
Benim için yazması zorunlu bir o kadarda zor Likya yolu serüvenine başlıyorum!!! Ya bismillah!!!
Aslında Likya Yolunu yüremek fikri Karadenizsever'e aitti.. Likya Yolu'nu yürümeye ilk nasıl karar verdik belli değil ... Bu Kararı Karadenizsever çok önceden vermiş sonra bu kararına benide ortak etmişti aslında ... Bir seneden daha fazla bir zaman önce Karadenizsever ile ilk konuşmalarımızda Likya yolunu yürüyeceğini söylemişti. Likya yolunu yürüyeceğim dediğinde benimle birlikte yürüyeceğini söylese hayatta inanmazdım. Sanırım kendiside inanmazdı...
Yaklaşık bir sene sonra....
Havadan sudan sohbet ediyorken, söz döndü dolaştı yıllık iznimi nerede geçireceğime geldi ... Yıllık iznimde tam olarak ne yapacağıma karar vermemiştim ama Antalya veya İstanbul'a giderim diye düşünüyordum. Karadenizsever'e de Antalya'ya gitmeyi planladığımı söylediğimde "benide götür" dedi. Öylesine söylediği "benide götür" lafını bu kadar ciddiye alacağımı nerden bilsin... Ondan sonra ki sohbetlerimiz Likya yolu üstüne oldu. Nereden yürümeye başlayacağız, yanımızda ne götüreceğiz, başımıza neler gelecek, başımıza geleceğini varsaydığımız olaylar karşısında ne yapacağız, ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, nerede tuvalet ihtiyacımızı görüp, nerede duş alacağız..? Yolda sapıklarla karşılaşırsak nasıl tepki vereceğiz. (Sapık olayı benim korkum ve hüsnü kuruntumdu... Issız yollarda yürürken tecavüze uğrayacağım korkusu yaşamayan kadın varmıdır acep? Varsa benimle irtibata geçsin... Sen normal bir bayan değilsin... Kadın olduğun için baskı ve korkuyla büyütülmemişsin. Sen Türk değilsin bir kere.. Tecavüze uğrayacağım korkusu yaşamıyor diye döveceğim neredeyse!! neyse konu dağılmasın) Bu sohbetleri yaparken günler acayip güzel geçiyordu... Hayallerin birini kuruyor, kurduğumuz hayalin içinde boğuluyor sonra o hayal baloncuğunu patlatıp başka bir hayal baloncuğunu şişirip onunla uçuyorduk... Ta ki...
Babamın vefat haberini alana kadar...(Babamın vefatını haber ettiğim ilk insanlar arasında Karadenizsever de vardı) Memlekete gittim geldim... O günler neler yaşadığımı burayı okuyan arkadaşlarım bilir... Herşeyden ve herkesten kaçmak istiyordum... Çektiğim acıdan daha fazla acı çekip, çektiğim acıyı hafifletmek istiyordum... Başlarda güzel bir sohbet ve şaka konusu olan Likya Yolu benim için zorunlu olmuştu... Babamın vefatından sonra tatile çıktığımın bilinmesi ise hoş karşılanmayacaktı... Antalya taraflarında bir adamla günümü gün ettiğim duyanlar ne düşünür?!! Okuyucu hadi sende itiraf et.. Hiç iyi şeyler düşünmüyorsun...
Hiç kimseye yapmayı planladığımız yürüyüşün detaylarını anlatmadım...Haccecan zaten kimseye haber vermeden tek başına gezerdi. Soranlara Antalya'ya gidiyorum dediğimde kimse detayını sormuyordu. Sormamaları ise işime geliyordu.. Sormaya kalkanlara ise "sanane!" bakışımı attığımdan sormaya cesaret edemiyordu.. Likya yolunu Karadenizsever ile yürüyeceğimi söylediğim bir arkadaşım gitmemem için ise elinden geleni yapıp, vazgeçmem için her türlü konuşmayı yapmıştı... Sonunda ise o beni değil ben onu ikna etmiştim. Gidecektim başka çaresi yoktu!!...
"Sonunu düşünen kahraman olamaz!!!" Kurtlar vadisinin bu ünlü sözü kurtlar vadisinde meşhur olmadan çok önce benim hayatımda yerini almıştı... Bir işi yapmayı kafama takmışsam o işin sonunu, o işi yaparken ne kadar zorlanacağımı, benim ve başkalarının canının yanabileceğini hiç düşünmezdim... Karadeniz (Karadenizsever çok uzun bir takma isim oldu, Karadenizseverin yeni takma ismi Karadeniz olsun. Siz okurken bende yazarken zorlanmayayım..)
Planımızı gerçekleştirmek için hazırlıklara başlamalıydım... Yaşadığım şehirde ki çadır, uyku tulumu, mat, sırt çantası gibi malzemeleri sorduğumda 2000 Tl'ye yakın fiyat söylemişlerdi... Bu para benim bütçemin çok üstündeydi. Maddi konularda dibi boyladığımı bloğumu takip edenler bilir... Karadeniz ile yaptığımız telefon görüşmesinde bu malzemeleri Ankara'dan çok daha uygun fiyata (2000 tl'nin bir sıfırını çıkardıktan sonra tekrar 20 tl çıkar.. o kadar fiyat farkı var.. e tabi kalite farkı da var ama kaliteyi alacak para bende yok!!) alabileceğimi öğrendikten sonra o malzemeleri Ankara'dan almaya karar verdik... Sırt çantasının içine girecek kıyafet ve kişisel eşyaları ise buradan başka bir çanta ile götürecektim... Yola çıkma tarihine kadar küçük sırt çantama ıvır zıvır ne varsa koyuyor, dağ için özel aldığım fiyatı baya tuzlu olan dağ ayakkabımı giyip fırsat buldukça buralarda yürüyüp kendimi yürüyüş için hazırlamaya çalışıyordum... Ayakkabı ayağımı vuruyor ve canımı acıtıyordu. Ama sorun değildi nasılsa üstesinden gelirdim!!! Karadeniz ise uzun süredir akşamları koşuyordu.
9 Ekim 2009 tarihinde erkek kardeşimin bana attığı cep telefonu faturası kazığı sonrası Avea ve oyun sitesine açtığım davanın 3. duruşmasına katılmıştım. Davadan vazgeçmediğimi göstermem için davalara katılmam zorunluydu. Oyun sitesinin adresini öğrenip öğrenemediğimi soran Hakim beye "Babamın vefatı nedeniyle adresi bulmak için psikolojik yönden iyi hissetmediğim için adresi bulmak için uğraşmadığımı" söyledim. Ben Likya yolu için hazırlanmıştım!!! Hakim bey iki ay sonraya duruşmayı ertelemişti. İl merkezinde ki işlerimi halledip yaşadığım ilçeye gelmiş, duş almış, son hazırlıkları yapmıştım. Burada ki en kral arkadaşım Ümütçüğüm her zaman ki gibi yanımda.. Yol hazırlığında bana yardım edip yol kenarında beni yolcu etmek için bekliyordu...Yolculuklarımda her zaman kendisinden bilet aldığım yazıhaneci kadına ve Ümütçüğüme sarılıp helalleşip Likya yolu hayalimizi gerçekleştirmek üzere Ankara otobüsüne 09 Ekim 2009 tarihinde akşam saat 09:00'da binmiş tam bir bilinmezliğe doğru adım atmıştım...

27 Ağustos 2010 Cuma

Ötekileştirmek


Şu an ki ruh yapımın, hayatımın, karakterimin ana taşı, başrol oyuncusu olan Rahmetli babamın ruhu şâd olsun...
Bitlis'e tayinim çıktığında; babamın yolda söylediği şu sözler hep aklımdadır. "Türk-Kürt diye bir ayrım yoktur. Hepimiz insanız. İnsana hizmet ise Hakka hizmettir." Kendi düşüncesini bu şekilde söyleyen babam, benim gibi düşünün dememiştir asla! O düşüncesini söyler ne düşünüp ne düşünmeyeceğimiz kararını ise bize bırakırdı çoğu zaman!! (Bu sözler iyi zamanlarındaki babam için yazdığım satırlardır. Onu kötü  anmak istemediğim için iyi ve güzelliklerinden bahsedeceğim)
Askerliğini de doğuda yapan babam bu düşüncelerini askerlikte edinmişti sanırım. Koyunlarını otlatan çobanın koyunları askeriyenin girilmesi yasak olan alanına girmiş, babamın nöbet tuttuğu arkadaşı çobanı (Kürt olduğunu söyleyip aşağılayarak) dövmeye başlamıştı. Devleti koruyup kollayan askerin karşısında boynu kıldan ince olan çoban ise yediği tekme ve yumruklara karşı gelmiyor, yalvaran sesle dövmemesini, bir hata yaptığını affetmesini söylüyordu. Babam ise bu durum karşısında daha fazla dayanamamış arkadaşına engel olmuştu. Gözleriyle teşekkür eden o çobanın bakışlarından sonra babam Türk-Kürt ayrımının doğru olmadığına inanmış, bize de inandıklarını söyleyip durur olmuştu. Bu sözlerimden Mehmetçiğimizi eleştirmek gibi bir amacımın olduğunu sakın düşünmeyesiniz. Bu Kürt-Türk ayrımı üstüne ortaokulda yaşadığım olayı da anlatırsam umarım anlatmak istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Aslen Elbistan'lı olan; babasının tayininin doğduğum şehre çıkması nedeniyle okulumuza kayıt olmuş "Çağlayan" isminde bir arkadaşım vardı. Sınıfımızda Fatih adındaki çocukla kavga etmeye başlamışlardı. Şu an kavganın nedenini hatırlamıyorum ancak  Çağlayan'ın "Kürt çocuğu ne olacak!" diyerek Fatih'i aşağıladığını hatırlıyorum. Fatih'in Kürt olduğunu o zaman öğrenmiştim ancak Kürt'ün ne anlama geldiğini kavrayamamıştım. Yaşıtım Çağlayan ötekileştiren bu kavramı ne zaman öğrendi, Fatih'in Kürt olduğunu ne zaman anladı bilmiyorum... Bu aileden alınan bir durumdu sanırım. Zamanla bu konunun Türkiye'nin temel sorunlarından bir tanesi olduğunu gördüğümde anlayacaktım!. Ortaokula giden "Çağlayan"ı ve "Kürt çocuğu Fatih!"i ve yahut onların ailelerini suçlamanın da doğru olduğunu düşünmüyorum. Suçlu aramak yanlış. Doğruyu arayıp bulmamız gerek. Peki doğru ne?
Doğuda yaşanan bütün sorunların temeli babamın askerliğini yaptığı 40 sene öncesine  hatta daha evveline dayanıyor olmalı.
Babam sadece Türk-Kürt ayrımından değil  insanı ötekileştiren bütün ayrımcılıklardan ve aşağılayacak tarzda bunun dile getirilmesinden hoşlanmazdı. Mahallemizde boş bir arsayı satın alıp göçebe hayattan yerleşik hayata geçmek isteyen çingenelerin mahallemize yerleşeceği duyulduğunda bütün mahalle sakinleri bu durumdan rahatsız olmuştu. "Çingeneler!" hakkında laf edeceğimiz bir gün  babam "çingene!" denilmesinden bile rahatsız olmuş "onlara çingene değil göçebe deyin" diyerek bu rahatsızlığını dile getirmişti... 
Toplumumuzda ötekileştirme o kadar çok yapılıyor ki bunun bedelini ise fazlasıyla ödüyoruz... Ötekileştirdiklerimize başka ötekiler!! sahip çıkıp bize karşı ötekileştiriyorlar! Kendimiz edip kendimiz buluyoruz yani...
Ötekileştirmenin karşısında durmaya çalıştım her zaman. Şurada bahsettiğim Yozgattan arkadaşımı istemeye geldiklerinde iki tarafında gergin olmasının temelinde yine ötekileştirmenin olduğu bir durum vardı. Ayrımcılıktan hoşlanmadığım için o zaman bunu açıkca yazmamıştım ancak şu an tam yeri ve zamanının olduğunu düşünüyorum. Yozgatlı alevi ile Trabzonlu sunni iki genç birbirlerini sevmişti ancak özellikle arkadaşımın ailesi bu evliliğe pek sıcak bakmıyordu. İkisinin kararlı olması ve birbirlerini çok sevmeleri karşısında kimse bu evliliğe karşı koyamadı. Bu yaz düğünleri oldu, Ankara'ya yerleştiler... "Sen isteme gününde orada olmasaydın bu evlilik olmazdı" diyen arkadaşıma hiç söylemedim ancak şunları söylemek isterdim. "Siz birbirinizi çok sevdiniz ve çok istediğiniz için kimse size karşı koyamadı. Zaten olacak olan evliliğinize ben sebep oldum. Sebep olduğum içinde çok mutluyum. Mutluluğunuz daim olsun, birbirinizi öteki olarak değilde insan olarak görüp seven iki iyi yürek!!!!" 
 Karadenizsever'in de bu konuyla çok yakından ilişkisi olduğu için bu yazıda onu anmadan geçemeyeceğim. Bir yazıda yaptığı şu yorum ile kalbime ilk tohumları atmıştı. "Ve, ben İngilizim diyen karşımdaki adama gülerim. Sen insansın be kardeşim tıpkı benim gibi yada ben senin gibi..." Ötekileştirmeye karşı olduğunu yazdığı her satırda belli eden Karadenizsever'in davranışlarında aynı şeyi bulamadım malesef. Ötekileştirmenin temelinde dinin olduğunu savunan Karadenizsever din ortadan kalktığında dünyadaki bütün savaşların, ayrımcılıkların, sorunların sona ereceğine inanıyordu. Bütün inançların biz doğduktan sonra bize empoze edildiğini, inançların bizim seçimimiz olmadığını savunuyordu. Dinle alakalı olan bütün herşeye karşı büyük bir öfke duyuyordu.  Ama göz ardı ettiği bir şey vardı.  Dinle ilgili kavramlar bana iyi-güzel-doğru olarak empoze edilmemiş, dinden, Allah'tan nefret etmemi sağlayacak bir çok nedenim olduğu halde; inanmayı kendim seçmiştim. Benim seçimime ise hiç bir zaman saygı göstermemişti. Bazen cuma günleri hayırlı cumalar diyerek bu dini özel günümü kutluyor, bazen ise dini değerlerimi kast edip düşüncelerimi küçük görüyordu. İnancımdan dolayı istediği zaman istediği gibi davranabilme hakkını kendinde bulan Karadenizsevere karşı fazlasıyla sabırlı, hoşgörülü olduğum için şu an kendime kızıyorum. Ancak aşkın gözünün kör olmasından dolayı kendimi bu konuda affediyorum.  Alevi inancına sahip bir ailede doğmuş, alevi kültürüyle yetişmiş olan Karadenizsever Alevilikle ilgili olumlu paylaşımlarda bulunup  Aleviliğin kendine ve insanlığa bir çok şey kazandırdığını söyleyebiliyor ancak benim tabi olduğum İslam inancı üzerine yaptığım paylaşımlara olumsuz eleştiriler yapıp;  bana "Allah adını çok zikretmesen olmaz mı? " diyebiliyordu. Alevilik inancıyla yetişmesinden dolayı özgür ve şartlandırılmamış, olaylara tarafsız bakabilen ve zeki bir akla sahip olan Karadenizsever diğer dini değerlere kendi yetiştiği dini değere gösterdiği hoşgörüyü göstermiyordu. İnançlarında samimi olan insanlık adına uğraşan insanların emeklerini görmezden gelip yetiştiği inanç dışındaki inançlara tabi olanları ötekileştiren Karadenizsever umarım gerçeklerin farkına  varır. 
Ancak Karadenizseverin ruh yapısı çok karmaşıktır. Duygularını, hissettiklerini kendine itiraf etmekten korkan, itiraf etmek bir yana duygularını yok sayan, yok saydıkça baskıladığı duyguları yüzünden davranışlarında çelişkiler oluşan ve bu çelişkileri mantığıyla - zekasıyla kapatmaya çalışan Karadenizseverin, hissetmekle ve inanmakla ilgili olan konularda benim gibi düşünmesini beklemek mantıksızlık olur. Kalp ile aklın birlikte konuşup, ikisininde onaylamadığı her konu çelişkiyle sonuçlanıyor... Başkalarını değiştirmeye çalışmayı bırakıp kendi öfkemizi yenmeye çalıştığımızda ise ötekileştirmeyide bırakıyoruz...
Ötekileştirmenin temelinde din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet farklılıkları yatmıyor... Öteki olarak görmeye başladığımızda ötekileştirmiş oluyoruz zaten... Ötekileştirmenin temelinde kibir, tahammülsüzlük, saygısızlık, geçmişte yaşanılan kötü olayların neden olduğu öfke yatıyor.
Herkesin birbirine benzediği, birbirini taklit ettiği bir insanlık ne kadar sıkıcı ve çekilmez ise, insanların birbirlerinin farklılıklarına, sahip olduğu düşünce ve inançlara karşı hoşgörüsüzce ve tahammülsüzce davranmasıda o kadar yanlış ve haksız bir davranıştır.
Bu yazıya ilham kaynağı olan Allımorlu'ya teşekkürlerimi sunarım... Ötekileştirmek konusunu ele aldığı yazısından sonra bu yazı döküldü parmaklarımdan...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Dervişin Aşkı



Bilge'ye Aşk içinde sürekli yanmak hali artık olağan ve tek düze bir hâl gelmeye başlamış; ruhunun bir bedene sığamadığı günlere geri dönmek istemiş; iradesini, mantığını, duygularını ve aklını kullandığı günlerini özler olmuş... Dünyaya geldiği andan beri aşk ateşinde yanan bilge ilişiğini kestiği dünyaya dönmeye karar vermiş ve düşmüş yollara.
Kendisini hapsettiği aşk boyutundan çıkıp dünya kapısına yönelmiş. Kapıda dünyalar güzeli bir kız bekçilik yapıyormuş. Bilge, bekçi kıza:
-"Ben aşk boyutundan geliyorum dünyaya geçmek istiyorum. Geçmeme izin verir misiniz güzeller güzeli bekçi kızı?" diye sormuş. Bekçi kız:
-"Milyarlarca aşk boyutu var, siz hangisinden geliyorsunuz?" diye sormuş. Bilge:
-"Milyarlarca mı? Nasıl olur, bir tane aşk boyutu var, orada da bir tek ben vardım, artık orada tek başına yanmaktan sıkıldım, dünyaya geçmek için geri geldim" demiş. Bekçi kız:
-"Siz, başka aşkları göremediğinizden, yaşadığınız aşk boyutunu tek aşk boyutu sanıyorsunuz, halbuki göremediğiniz milyarlarca aşk boyutu daha var" demiş. Bunları duyduğunda şaşkınlığı yüzünden okunan Bilge, bekçi kıza sormuş;
-"Peki diğer aşk boyutlarına gidebilir miyim?". Bekçi kız:
-"Diğer aşk boyutlarına ancak o aşk boyutun sahibinin izni ile girebilirsiniz. Diğer aşk boyutlarından yalnızca birini seçme hakkınız var. Birden çok aşk boyutuna girmeye çalıştığınızda veya girilmenize izin verilen aşk boyutunda yanmayı başaramadığınızda aşk boyutundan kovulur ve sonsuz azapla cezalandırılırsınız." demiş.
Bilge bu cevaptan sonra uzun bir süre düşünmüş. Sonra kendi aşk boyutunda tek başına yanmayı kendisinin tercih etmediğini, cezalandırılmak için oraya gönderilmiş olduğunu anlamış.
Bekçi kız bilgeyi dünya kapısından geçirmemiş, diğer aşk boyutları da bilgeyi kabul etmemiş ve bilge kendi aşk boyutuna dönmek zorunda kalmış....
Yaşadığı aşkı gerçek ve tek aşk sanmaya ve kendini böyle kandırmaya da devam etmiş....
 
Haccecan
14.06.2009

Sevda Masalları



Gerçek sevdaların yaşanacağı zamana geldik artık. Zaman güçlü sevdaların ayakta kalabildiği bir zaman. Herkesin özgürce, kendince sevda yaşadığı bir zamandayız. Yasak yok!! Kural yok!!! Kim kime dum duma... Ar, haya da ne ola? Özgür yaşamazsan yobazın alası, sevgilin yoksa abazanın hasısın... Kimi; kalbi küçük aşkları kaldırabildiğinden küçük ve basit aşkların, günübirlik sevdaların peşinde; kimi; sağlam, güçlü, ömürlük, büyük aşıkların peşinde. Bu zaman; savaşın en çetin zamanı, en zor anlarının yaşandığı bir zaman. Aşığın aklını çelip, onu aşkından uzaklaştıracak gizli, ajan düşmanlarla dolu ortalık. Her tarafta patlamaya hazır mayınlar gizli. Gerçek aşıklar çok daha zeki, çok daha güçlü ve sağlam olmalı artık. Bu zamanda yaşanmaz denilenin aksine yaşamalı kimsenin yaşayamadığı aşkları. Zor, çetin bir savaş bu savaş, zorluğunu bile bile, göre göre, sonunu düşünmeden siperden çıkıp koşmalı, geçmeli düşman hattını....
Her savaş gibi bu savaşta çirkin, yıkıcı, yıldırıcı, yaralayıcı ve korkunç. "Hiç olmasaydı bu savaş ne olurdu?" diye düşünme zamanı değil şimdi. Savaşın içinde gözünü açtı aşık, yanmaya hazır yüreğinin ışığıyla savaşın içinde aşığını bulacaktır.
Kimileri aşkı gördüğü gibi yaşar, kimileri duyduğu gibi yaşar. Kimileri ise hissettiği gibi yaşar. Gördüğünü yanlış görüp anlayamayan aşıklar park köşelerinde öpüşür; duyduğunu yanlış duyup hayra yoramayan aşıklar ıssız yerlerde koklaşır; hissetmek, içten içe yanmak ise zor iş vesselam. Zor olmasa aşığın yanmakla ne işi var? Aşık yanmayı, pişmeyi göze alarak atlar ateş dolu kör kuyuya. Aşkına da ihtiyacı yoktur, kör kuyuda yanarken, onun bir hayali yeterde artar bile yanarken olgunlaşmaya.
Aşk bana borçlu. İçimde iyi ve güzel ne varsa bir hayale yükledim, sonunu düşünmeden yanmayı göze aldım. Ne aşk ateşinde yanmak ne de nefessiz kalmak değilde, hayalimin hayal olduğunun farkına vardığım zaman işte o zaman ben yandım. Boşmuş, boşlukmuş, doldurulamazmış... Kafamda yarattığım sevgiliyi görmeyi istediğimde gördüm ki güzellik onda değil benim yüreğimdeymiş. Ben kendimi yaktım, ben kendimi aştım.... Aynada hala kendimle barışığım, ben utanılacak hiç bir şey yapmadım, ama nedense hep utandım.....
Haccecan
15.05.2009

24 Ağustos 2010 Salı

Evrensel sevgide bana yer yokmuş!!!



Sevgi neydi?
Sevgi herşeyden ve herkesten bağımsızdı...
Kimseye aldırış etmeden yoğun duyguları hissetmekti...
Arada ki farkı farketmemekti. Farketsende sevginin bağlayıcılığına inanmaktı. Kendine benzetmeye uğraşmak; senin gibi düşünmesini sağlamak değil, olduğu gibi kabul etmekti. Kendine benzetmek için sağını solunu çektiğinde kırılacağını bilip, çekiştirmeyi aklına bile getirmemekti...
Sevgi özgürlüktü. Özgür hissetmekti.
Sevgi hiçbirşeydi.
Sevgi bir süreçti.
Sevgi doğruluktu. Çelişkilerden arınmışlıktı.
Sevgi aklına ayrılılığı getirmemekti. Hep birlik, dirlik ve selameti düşünmekti...
Sevgi kış gününde yakmayan sıcaklık, yaz gününde hasret duyduğun esintiydi...
Sevgi hayatın omzuna yüklediği yüklerden, sahip olduğun öfkeden daha güçlüydü. Daha güçlü değilse sevgin yeterince büyük değildi.

Bunların hepsi şimdiki benim hayalinde ki sevginin tanımıydı. Hayal işte!!! Hayal kurmaktan kim ölmüş...
Önceki ben için sevginin tanımı çok daha farklıydı... Sevgi her şartta, her koşulda sevdiğinin yanında olmaktı. Seni dövsede, sana sövsede sevmek yeterliydi. Kendi varlığım önemli değildi. Sevdiğimin varlığına kendi varlığımı feda etmekti esas olan. Feda ettiğimde bu değersiz canın bir önemi olacaktı!!! Onun varlığının hayali için bile ölümü göze alabilmekti. Görünmeyen prangalarla sapasağlam bağlı kalmaktı, ondan başka hiçkimse ve hiçbirşeyi düşünmemekti... Sevdiğin uğruna feda edilen can kutsal bir candı...
Kendi varlığına önem vermeyen bir insana kimse önem vermiyor!!! Bunu keşfetmemden sonra ise kendimi bir bok çuvalı! gibi görmekten vazgeçtim. Daha doğrusu başkalarının değersiz gördüğü ben kendimi değerli görmekten vazgeçtim. Bir bok çuvalı olduğumun farkına vardım. Bunu inkar etmedim; yüzleştim kendimle... Kimsenin beni değersiz, boş görmesine tahammül edemezdim. Ben değerliydim!!! Baksana çevremde benden başka benim gibi olan kimse var mı?! Tamam milyarlarca insan var ama benim gibisi yok ki...
 Karşısındaki insanın düşüncelerini, fikirlerini boş olduğunu düşünen insanın kendisinin boş bir insan olduğunu gözlemledim. Sevgiden, saygıdan, düşünceden, ilimden bahsedip sözlerinde sürekli bunları zikreden insanların sözlerine gereğinden daha fazla değer verdiğine, sözlerine verdiği değerin temelinde ise kendilerine verdikleri değerin yattığını gördüm...  Fikirler, düşünceler gelip geçiciydi. Her fikir ve düşünce ise ait olduğu insan tarafından önemli ve kutsal olduğu düşünülür. Her gün değişen fikirler ve düşünceler için kimseyi yadırgamamak gerektiği fikrine ulaştım. Değişime ve değişmeye kapalı, herkesi kendi düşüncesi yönünde düşünmeye zorlayan insanlar bütün bu dünyada ki çatışmaların kaynağıydı.
O bu değilde herkesi evrensel sevgiyle sevdiğini söyleyen sevdiğim adam beni inancımdan dolayı sevemeyeceğini söyledi ya!!!
Bu yürek artık kimi sevsin?
İçime bakıyorum. Karmakarışık... Aslında düzelmeye başladım. Sevdiğim adamın ruh yapısı o kadar karmaşık ve anlaşılmaz ki... Ruhunun girdabına girip alt üst olmak üzereydim ki son anda düşmekten kurtuldum... Onun ruh yapısıyla yaratılmadığım için ne kadar şükretsem azdır... Kendisiyle nasıl baş ediyor bilmiyorum. Onun kendisiyle başedemediği ruhuyla 3 yıl kıran kırana mücadele içindeydim. Bu mücadelem bile takdire değer!!! Bazı insanları anlamak için kafa yormak yersiz... Olduğu gibi kabul edip uzak durmak ruh sağlığı açısından en iyi olanı...
İşin özeti a dostlar Karadenizsever defteride artık kapandı. Daha doğrusu kapatmaya çalışıyorum. Bu defterin sonuna yazacağım son satırlar ise "Hiç oldu gitti"
Aşkın gözümdeki anlamını, aşka yüklediğim anlamları hepsini, herşeyi gözden geçiriyorum.
Kırık kalbimi, aldığım dersleri, yaşanmışlıkları, tasımı, tarağımı, oyuncağımı da alıp bloğuma geri döndüm...

19 Haziran 2010 Cumartesi

Vuslat

Bloğum benim. Kimseye diyemediklerimi dediğim, içimde konuşturamadığım yanımı konuşturup, gaz çıkardıktan veya wc'de ihtiyacını gördükten sonraki rahatlama hali gibi içimi döküp rahatladığım eşsiz dostum benim. Seni nasıl da özlemişim... Sen yokken sensiz yapamayacağımı anladım... Blog hayatıma başladığımda ki yaptığım hataları yapmayacağım artık. Başkaları okuyor, görüyor diye sana yalan yanlış şeylerde yazmaya başlamıştım. Artık kimse umrumda değil... Yalanlarımdan arındım, gereksiz kaygı ve korkulardan kurtuldum. Okunma kaygısıyla veya okuyucuların düşüncelerini artık umursamıyorum...  Gerçek hayatta o kadar çok rol yapıyorum ki, burada rol yapmaya katlanamam. Burada istediğimde kötü, istediğimde iyi olacağım. İstediğim kadar saçmalayacağım. Kime ne...? Gizli kalmış köşelerimde saklanan ne var ne yoksa sobeleceğim. Kendimi bulacağım. Senden uzak kaldığım süre içinde bir çok şey yaşadım.  Anlatacağım hepsini bir bir... Ama ilk önce vuslatın tadını çıkartalım seninle... Sana anlatırken çıkan klavyenin sesini kulak kabartayım, fonda hangi dilde olduğunu anlayamadığım müziğin tadına varalım.... 
Konuşmasın diye baskıladığım, frenlediğim bir yanım vardı. Yeterince susan o yanım konuşacak artık.
Bir yanım diyor ki....

7 Ocak 2010 Perşembe

Usulca yanarım...



Olmaz; "Sus!" deme bana...
Haykırmalıyım...
Hem de şu anda
Şu dakikada...

Olmaz; "Dur!" deme bana...
Koşmalıyım...
Hem de dağ başlarında
Uçurum kenarlarında...

Yapma; "Aşma!" deme bana...
Aşmalıyım...
Hem de kimsenin aşamadığı
Ucu bucağı olmayan okyanusları...

Dur durak bilmez âsi yüreğim...
"Gelme!" diyenin peşinden giderim
Sevmeyeceğini bildiklerimi severim
Sonra da "kaderim bu!" diye isyan ederim...

Durgunluk sularımı kokutur benim
Sessizlik ruhumu öldürür benim
Âsiliği bilmeyen ne anlar beni
Yüreğim dile gelsede anlasanız beni...

Sessiz çığlıklar attım duymadınız
Yaktım "ne var ne yoksa!" yanmadınız
Uyumayı yanmaya tercih eden ne bilir beni?
Ateşim beni yakar benden korkmayınız!!!

Yeter artık! ateşte yandığım
Izdırabı sükûnete tercih ederim
Olmadı kaderimi yeniden yazarım
Gerekirse durgun sularda usulca yanarım...

Haccecan
07.01.2010
Likya yolu maceramı bir türlü yazamıyorum.... Bütün günüm ne yazsam diye düşünmekle geçiyor ama toparlayıp iki kelime yazamıyorum... Karadenizsever bloğumu okumuyor diye yazma isteğimde azaldı galiba... Likya yolunun başrol oyuncusunun bu yazı dizisinden haberi olmamasının bu yazıya olan ilgimi azalttı ne yalan söyleyeyim. Ama ne olursa olsun yazacağım...
Yazmayı bırakmadığımı görün diye bugün yazdığım şiiri sizlerle paylaşıyorum. Umarım beğenirsiniz...

18 Aralık 2009 Cuma

Bloğumu neden kapattım?


Bloğumu sadece davetli okuyucuların görebileceği şekilde açtım; rahatladım!!. Haccecan nikinin bana ait olduğunu bilen kişi sayısı arttıkça huzursuzluğum da artıyordu. Burda hayatımda ne var ne yok yazıyorum. Rahatladığım diğer konuların başında ise Karadenizsever'in artık bloğuma ulaşamıyor olması...(Karadenizsever konusuna sonra değineceğim)

Çalıştığım şehirde ki dünyam, doğduğum şehirde ki dünyam, internet ortamında ki sanal dünyam... Hepsi birbirinin içine girmiş durumda... Birbirinden habersiz hayat süren dünyalarımdan bir tek benim haberim vardı. Kontrol bendeydi.. Her dünyamda ki insanların bende ki yeride farklıydı ve özeldi. Hepsi sadece bana aitti, birbirlerini tanımaz bilmezlerdi. Mesela annem! dediğimde burdakiler için o bir ütopyaydı. Ayaküstü sohbetlerde soran eşe dosta istediğim gibi bahsettiğim annemi geçen sene 3 ay bende kaldığı için burda tanımayan bilmeyen kalmadı. Memlekete her gidişimde annene götür diye bir sürü hediyeyi yüklüyorlar bana... Kadın kendini burada o kadar çok sevdirdi ki... Bu saf, iyiniyetli, elindekini herkesle paylaşan kadın sevilmeyecek gibi bir insanda değil zaten. Bu konuda bana çekmiş, daha doğrusu onun kızı olduğuma göre ben ona çekmişim...Övünmek gibi olmasın benide herkes çok sever. :))
İnternet dünyasından tanıdığım Karadenizsever'i ise çevremden tanımayan kalmadı. Onun ailesini de ben tanıyorum. Onu bırak Antalya'da ki arkadaşlarım bile artık Karadenizseveri tanıyor. Antalya'da ki arkadaşlarımı da çalıştığım şehirde ki arkadaşlarım tanıyor. Çalıştığım şehirde ki tanıdıklarım da memlekette ki evimi, ailemi biliyor artık.. Kızkardeşimin düğününe beni tanıyan dostlarımda gelmişti...Her şey karman çorman oldu yani... Tanıdığım insanlar arasında ki bu tanışma ve kaynaşma hali o kadar hızlı oldu ki.. "Durun bir dakika" deme gereği duydum. Kontrol artık bende değil!!... Bloğumda aile üyeleri hakkında atıp tuttuğum zaman okuyanların ailemi tanıyor olması içimdekileri istediğim gibi yazmama engel oluyor. Ailem hakkında bir tek ben kötü düşünürüm, bir tek ben onlara kızarım! Benim dışımda ki kişilerin benim yazılarımla ailem hakkında kötü düşünmesini istemem. Kendimi bu konuda suçlu görmeyi istemem. Hele hele kimsenin bloğumda yazdıklarımı imâ ederek, yazdıklarımı koz olarak kullanarak iğneli laf söylemesine katlanamam. Bu nedenlerden dolayı istediğim gibi yazamadığım için yazma hevesim kırılıyordu. Ya yazmayı bırakacaktım veya istediğim kişilere bloğumu okumaya müsade edecektim. Yazmak benim için tutku ve rahatlama seansları olduğuna göre bende bloğumu davetli okuyuculara açık hale getirdim. İyi de yaptım... (Kimseden takdir edilmeyi beklememeyi, gerektiğinde kendimi takdir etmeyi Karadenizsever söylemişti. Ne kadar çabuk öğreniyorum ben yahu!!!)

Karadenizsever konusu ise derin bir konu... Hemde çok derin...Geçen sene kendisi için arkadaşlarımla mücadele ettiğim Karadenizseverle ilgili yazıyı şuradan okuyabilirsiniz... Karadenizsever ile bağımız hiç kopmadı. Geçen sene bir ara bloglar kapatıldığında ikimizde aynı şeyi düşündük!!! Blogların bir daha açılmayacağını dolayısıyla o ne bloğumda yazdığım yazılara ne ben onun bloğunda yazdığı yazılara yorum yazabilecektik. Tek bulaşma noktamız kapatıldığında ise onu hemen facebookta arayıp bulup arkadaş olarak eklemiştim. Ben onu arkadaş olarak eklemekle uğraşıyorken o ise bana email atmakla uğraşıyordu. İkimizde birbirimizi kaybedeceğimizden korkmuştuk!!
O günden sonra amansız rekabetimiz, atışmalarımız, konuşmalarımız da başlamış oldu. Konuşmalarımız hep sanal ortamda kalmıştı... Ta ki Likya yoluna kadar. Likya yolu ise tam bir macera idi... 20 gün onunla birlikte tam bir macera yaşadık... Likya yolunu kaleme almak hiç kolay bir şey değil. Bu macera filminin başrol bayan oyuncusu ben iken başrol erkek oyuncusu ise bu yazdıklarımdan habersiz olacak ne yazık ki.. Bunu hak etti o.. Hak ettiği için onu şu an kendimce cezalandırıyorum. Eminim blogumu okumak için kendisine neden davetiye göndermediğimi bile sormayacak. Bu kadar ilgisizmiş gibi davranmak onun karakteri çünkü...
Benim için yazması çok zor yeni bir yazı dizisine başlıyorum...

4 Aralık 2009 Cuma

Tefeci..


Bayram için memlekete gittim. Bu ay o kadar çok yolculuk yaptım ki... Seyyah ünvanını hak ediyorum galiba...Arife günü yarım günlük mesai için bizim başkandan izin aldım. Adamın en çok sevdiğim huyu bana izin almamda hiç sıkıntı yaşatmaması. İzin almak için telefonla arıyorum. "Hı" diyerek telefonu açtıktan sonra ben; "Başkan bey, şu iş için izin isteyecektim" der demez. "Tamam git" diyor. Diğerleri izin isterken onlara "ne yapacaksın? ne zaman gideceksin? ne zaman geleceksin?" sorularını sorarken bana sormuyor... Bana bu torpilinin nedeni ne ola ki? Hangi ara bu kadar güvendi veya bu kadar korktu! anlamadım.Çarşamba gece 11 sularında otobüse bindim. Bana sattıkları koltuğu başka bir çiftede sattıkları için otobüste hafif bir kargaşa oldu. Otobüste yaşanan bu karmaşaya o kadar çok şahit oldum ki artık önemsemiyorum bile.. Koltuk numaram 21 iken şoför yirmi bir rakamının birini kalemle karalayıp beni iki numaraya oturtuyor. Şoförün arkasındayım... Gece biz uyurken şoför sigara yakıyor. Derin derin öksürüp sigaradan rahatsız olduğumu anlatmaya çalışıyorum ama anlamıyor. Bir saat sonra tekrar bir sigara yakıyor. Kapalı mekanlarda sigara içilmemesi gerektiğini söylemeliyim ama şimdi değil deyip sabrediyorum. Şehir merkezine vardığımızda şoför beyle konuşup yeni yasa hakkında biraz bilgi verip biraz daha dikkat etmesi gerektiğini söylüyorum. Teşekkür edip yanından ayrılıyorum. 6 saat gibi bir yolculuktan sonra araç değiştirip yola devam ediyorum. Bir saat daha yol gitmem gerek. Benim gibi bayram için başka şehirlerden gelen insanlarla birlikte transit tarzında bir araca biniyoruz. Herkesin benimkisi gibi çek çekli bavulu var. Önceden omuzlarımda taşıdığım bavullardan kurtulduğum için sevinçliyim. Ne zordu onları taşıması... Transite bavullarımız sığmadığından şoför ilk önce yolcuları oturtturuyor ve araçta yanda kalan boşluğa bavullarımızı koyuyor. Bavulların en üstüne ise mavi bir sepetin içine konulmuş iki ördek koydu. Hava karanlık olduğundan ördekleri tavuk sandım. Yanımda oturan iki bayanda benim gibi ördekleri tavuk sanıp kuş gribi üstüne espri yapıp gülüşmeye başlıyorlar. "Onlar tavuk değil ördek!" diye düzelttiğim bayanın yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesi beliriyor. Ardından "Kuş gribi gündemimizde değil, şu aralar Domuz gribi gündemimizde" deyip konuşmalarına bende ortak oluyorum. Yol sisli. Hiç bir yeri göremiyorum. Güneş, ay gibi sislerin arkasından görünüyor. Güneşe gözlerim kamaşmadan bakabilmenin tadını çıkartıp uzun uzun güneşi seyrediyorum. Gerçi etrafta sis nedeniyle güneşten başka seyredebilecek hiç bir şey görünmüyor. Hava aydınlanmaya başladıkça ördeklerde bir canlılık hasıl oluyor. Ayağının altında ki poşeti gagasıyla hareket ettiren ördeğin gagasından "tak tak!" poşetten ise "hışır hışır!" sesler çıkıyor. Bir saatlik yolculuğun ardından memleketime varıyorum.
Terminalde her zaman beni karşılayan babam bu sefer yok!. Ne zaman memlekete gelsem beni karşılayan ve uğurlayan babamın yokluğunun acısı canımı acıtıyor. İçim buruk ve endişeliyim. Hava soğuk ve sisli. Üşüyorum da... Terminalde beni bekleyen kimsenin olmaması üzerine evimize en yakın olan yerde arabayı durduruyorum. Arkada en altta duran bavulumun üstünden şoför diğer bavulları ve ördekleri indiriyor. Bavulumu elime aldıktan sonra arabanın içindekilere doğru "İyi bayramlar" diyerek çek çekli bavulum ve ben sislerin arasından evime doğru ilerlemeye başlıyorum. Sabahın sessizliğini bavulumun çekerken ki çıkardığı ses bozuyor. Ortalarda kimsecikler yok! Durup çantamdan çıkarttığım beremi kafama takıyorum. Memleketimde ki soğuğun insanı nasıl da bıçak gibi kestiğini unutmuşum... Bavulun çıkarttığı sesi duyan bir sokak köpeği bana meraklı gözlerle bakıyor. Bakmakla yetinmeyen köpek birazdan beni takip etmeye başlıyor.
Nihayet evime varıyorum. Kapıyı açan anneme sarılıyorum. Her gelmemde biraz daha çöken, biraz daha yaşlanan ve biraz daha yalnızlığa gömülen annemi gördüğümde içim burkuluyor. Tarifi olmayan acılar yaşıyorum....
Buruk bir bayramdı. Başka şehirlerde yaşayan abim, kızkardeşim tatilin kısa olması nedeniyle gelmediler. Odunum ise bir yerde iş bulmuş sabah evden çıkıp gece 12'de eve geliyordu. Annemle baş başa bir bayram geçirdik. Annemle ziyaret ettiğimiz tanıdıklardan ise mikrop kapıyorum, şu anda da hala hastayım.Bayramın üçüncü günü hapishaneden yeni çıkmış; insanların evini, malını mülkünü nasıl dolandırarak, insanlardan faizle nasıl para koparttığı hikayelerini dinlediğim tefeci adamla eniştemin dükkanında buluştum. Babam ölmeden önce bu adamdan borç para almış, babamın ölümü üstüne borç verdiği parayı tahsil edebilmek için kendisi hapishanede iken karısını ve kızını bizim eve gönderip annemden parayı isteyen adam; hapishaneden çıktıktan sonra yolda rastladığı halama, dükkanına gidip söylediği enişteme de bu borcu söyleyip sülalemizde duymayan adam bırakmamıştı. Memlekette bu borç olayı yüzünden annemin canı sıkıldıkça bende çalıştığım şehirde afakanlar geçiriyordum. Şu adamın derdi neymiş hele birde ben dinleyeyim dedim. Bayramın birinci ve ikinci günü ise eve bayramlaşmaya gelen akrabalar sağolsunlar adamın nasıl insanların zor durumlarından yararlanarak zengin olduğunu anlatıp durdular. Bu tefecinin oğluda bir cinayete kurban gitmişti. Adam hakkında o kadar çok hikaye anlatmışlardı ki bu adamdan yakamızı nasıl kurtaracağımızı kara kara düşünmeye başlamıştım. Adamla yüzyüze görüşmeden cep telefonuyla görüşme çabalarımda sonuç vermemişti. Cep ve iş yeri telefon numaralarını değiştirmişti. Yüz yüze konuşmaktan başka çare yoktu.
Eniştemin haber verdiği adam ile saat bir sularında buluştuk. Nerede ve nasıl borç para verdiğini anlatan adam babama itimat ettiği ve güvendiği için senet düzenlemediğini söylüyordu. Borcu verdiğine dair şahit de gösteremeyen adam kendisinin bu paraya ihtiyacı olmadığını söylüyor babama borç para verdiğine dair yeminler ediyordu. Paraya ihtiyacı olmayacak kadar durumu iyi olan ama her ne hikmetse bu parayı alabilmek için evimize karısını-kızını yollayan adam şimdide karşıma geçmiş dil döküyordu!. "Resmi olarak borç verdiğinizi gösteremiyorsunuz, sizi tanımam bilmem. Ben olsam size bu parayı vermem ama konuyu kardeşlerimle de konuşmam gerek" deyip konuşmaya son noktayı koydum. Adam gittikten sonra "bu adam bu borç için buraya gelecek adam değil, buraya geldiyse babana borç para vermiştir, ödemezseniz canınızı sıkar, bu parayı ödeyin" diyen eniştemin lafıyla borcu ödemeye karar verdik.
Maddi konularda rahat yüzü görmeyeceğime bu olaydan sonra emin oldum... İşin iyi tarafıda var tabi... Para konularına önceki kadar üzülmüyorum... Önceden vefasızlık ve nankörlük karşısında veryansın eden ben, artık olayları kabul ediyor üstünde çok durmadan yoluma devam ediyorum.... Olayların beni çok yıpratmasına izin vermiyorum. Sanırım ben gittikçe büyüyor ve güçleniyorum... Diğer iyi tarafı ise ;yaşadığım bu olaylar kimin insan, kimin insan görünümlü insan! olduğunu gösteriyor bana.
Ben insan olmayı seçiyorum... Sizin gibi olmayacağım insan görünümlü insanlar!!!
(Önceki yazımın sonunda nikahla ilgili olan bölümü ve yorumları Arzu Pınar'ın yorumu üzerine kaldırıyorum. Yanlışta olsa bir şey yaptım ve sonuçlarına hazırım. Yine de şimdilik gizli kalması daha doğru...)

2 Aralık 2009 Çarşamba

Nikahta keramet var mı?


Bayram için memlekete gittim. Bu ay o kadar çok yolculuk yaptım ki... Seyyah ünvanını hak ediyorum galiba...
Arife günü yarım günlük mesai için bizim başkandan izin aldım. Adamın en çok sevdiğim huyu bana izin almamda hiç sıkıntı yaşatmaması. İzin almak için telefonla arıyorum. "Hı" diyerek telefonu açtıktan sonra ben; "Başkan bey, şu iş için izin isteyecektim" der demez. "Tamam git" diyor. Diğerleri izin isterken onlara "ne yapacaksın? ne zaman gideceksin? ne zaman geleceksin?" sorularını sorarken bana sormuyor... Bana bu torpilinin nedeni ne ola ki? Hangi ara bu kadar güvendi veya bu kadar korktu! anlamadım.
Çarşamba gece 11 sularında otobüse bindim. Bana sattıkları koltuğu başka bir çiftede sattıkları için otobüste hafif bir kargaşa oldu. Otobüste yaşanan bu karmaşaya o kadar çok şahit oldum ki artık önemsemiyorum bile.. Koltuk numaram 21 iken şoför yirmi bir rakamının birini kalemle karalayıp beni iki numaraya oturtuyor. Şoförün arkasındayım... Gece biz uyurken şoför sigara yakıyor. Derin derin öksürüp sigaradan rahatsız olduğumu anlatmaya çalışıyorum ama anlamıyor. Bir saat sonra tekrar bir sigara yakıyor. Kapalı mekanlarda sigara içilmemesi gerektiğini söylemeliyim ama şimdi değil deyip sabrediyorum. Şehir merkezine vardığımızda şoför beyle konuşup yeni yasa hakkında biraz bilgi verip biraz daha dikkat etmesi gerektiğini söylüyorum. Teşekkür edip yanından ayrılıyorum. 6 saat gibi bir yolculuktan sonra araç değiştirip yola devam ediyorum. Bir saat daha yol gitmem gerek. Benim gibi bayram için başka şehirlerden gelen insanlarla birlikte transit tarzında bir araca biniyoruz. Herkesin benimkisi gibi çek çekli bavulu var. Önceden omuzlarımda taşıdığım bavullardan kurtulduğum için sevinçliyim. Ne zordu onları taşıması... Transite bavullarımız sığmadığından şoför ilk önce yolcuları oturtturuyor ve araçta yanda kalan boşluğa bavullarımızı koyuyor. Bavulların en üstüne ise mavi bir sepetin içine konulmuş iki ördek koydu. Hava karanlık olduğundan ördekleri tavuk sandım. Yanımda oturan iki bayanda benim gibi ördekleri tavuk sanıp kuş gribi üstüne espri yapıp gülüşmeye başlıyorlar. "Onlar tavuk değil ördek!" diye düzelttiğim bayanın yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesi beliriyor. Ardından "Kuş gribi gündemimizde değil, şu aralar Domuz gribi gündemimizde" deyip konuşmalarına bende ortak oluyorum. Yol sisli. Hiç bir yeri göremiyorum. Güneş, ay gibi sislerin arkasından görünüyor. Güneşe gözlerim kamaşmadan bakabilmenin tadını çıkartıp uzun uzun güneşi seyrediyorum. Gerçi etrafta sis nedeniyle güneşten başka seyredebilecek hiç bir şey görünmüyor. Hava aydınlanmaya başladıkça ördeklerde bir canlılık hasıl oluyor. Ayağının altında ki poşeti gagasıyla hareket ettiren ördeğin gagasından "tak tak!" poşetten ise "hışır hışır!" sesler çıkıyor. Bir saatlik yolculuğun ardından memleketime varıyorum.
Terminalde her zaman beni karşılayan babam bu sefer yok!. Ne zaman memlekete gelsem beni karşılayan ve uğurlayan babamın yokluğunun acısı canımı acıtıyor. İçim buruk ve endişeliyim. Hava soğuk ve sisli. Üşüyorum da... Terminalde beni bekleyen kimsenin olmaması üzerine evimize en yakın olan yerde arabayı durduruyorum. Arkada en altta duran bavulumun üstünden şoför diğer bavulları ve ördekleri indiriyor. Bavulumu elime aldıktan sonra arabanın içindekilere doğru "İyi bayramlar" diyerek çek çekli bavulum ve ben sislerin arasından evime doğru ilerlemeye başlıyorum. Sabahın sessizliğini bavulumun çekerken ki çıkardığı ses bozuyor. Ortalarda kimsecikler yok! Durup çantamdan çıkarttığım beremi kafama takıyorum. Memleketimde ki soğuğun insanı nasıl da bıçak gibi kestiğini unutmuşum... Bavulun çıkarttığı sesi duyan bir sokak köpeği bana meraklı gözlerle bakıyor. Bakmakla yetinmeyen köpek birazdan beni takip etmeye başlıyor.

Nihayet evime varıyorum. Kapıyı açan anneme sarılıyorum. Her gelmemde biraz daha çöken, biraz daha yaşlanan ve biraz daha yalnızlığa gömülen annemi gördüğümde içim burkuluyor. Tarifi olmayan acılar yaşıyorum.
...

Buruk bir bayramdı. Başka şehirlerde yaşayan abim, kızkardeşim tatilin kısa olması nedeniyle gelmediler. Odunum ise bir yerde iş bulmuş sabah evden çıkıp gece 12'de eve geliyordu. Annemle baş başa bir bayram geçirdik. Annemle ziyaret ettiğimiz tanıdıklardan ise mikrop kapıyorum, şu anda da hala hastayım.

Bayramın üçüncü günü hapishaneden yeni çıkmış; insanların evini, malını mülkünü nasıl dolandırarak, insanlardan faizle nasıl para koparttığı hikayelerini dinlediğim tefeci adamla eniştemin dükkanında buluştum. Babam ölmeden önce bu adamdan borç para almış, babamın ölümü üstüne borç verdiği parayı tahsil edebilmek için kendisi hapishanede iken karısını ve kızını bizim eve gönderip annemden parayı isteyen adam; hapishaneden çıktıktan sonra yolda rastladığı halama, dükkanına gidip söylediği enişteme de bu borcu söyleyip sülalemizde duymayan adam bırakmamıştı. Memlekette bu borç olayı yüzünden annemin canı sıkıldıkça bende çalıştığım şehirde afakanlar geçiriyordum. Şu adamın derdi neymiş hele birde ben dinleyeyim dedim. Bayramın birinci ve ikinci günü ise eve bayramlaşmaya gelen akrabalar sağolsunlar adamın nasıl insanların zor durumlarından yararlanarak zengin olduğunu anlatıp durdular. Bu tefecinin oğluda bir cinayete kurban gitmişti. Adam hakkında o kadar çok hikaye anlatmışlardı ki bu adamdan yakamızı nasıl kurtaracağımızı kara kara düşünmeye başlamıştım. Adamla yüzyüze görüşmeden cep telefonuyla görüşme çabalarımda sonuç vermemişti. Cep ve iş yeri telefon numaralarını değiştirmişti. Yüz yüze konuşmaktan başka çare yoktu.
Eniştemin haber verdiği adam ile saat bir sularında buluştuk. Nerede ve nasıl borç para verdiğini anlatan adam babama itimat ettiği ve güvendiği için senet düzenlemediğini söylüyordu. Borcu verdiğine dair şahit de gösteremeyen adam kendisinin bu paraya ihtiyacı olmadığını söylüyor babama borç para verdiğine dair yeminler ediyordu. Paraya ihtiyacı olmayacak kadar durumu iyi olan ama her ne hikmetse bu parayı alabilmek için evimize karısını-kızını yollayan adam şimdide karşıma geçmiş dil döküyordu!. "Resmi olarak borç verdiğinizi gösteremiyorsunuz, sizi tanımam bilmem. Ben olsam size bu parayı vermem ama konuyu kardeşlerimle de konuşmam gerek" deyip konuşmaya son noktayı koydum. Adam gittikten sonra "bu adam bu borç için buraya gelecek adam değil, buraya geldiyse babana borç para vermiştir, ödemezseniz canınızı sıkar, bu parayı ödeyin" diyen eniştemin lafıyla borcu ödemeye karar verdik.

Asıl haber ise salı sabahı evlenmem. Arife günü sabah evlilik için gerekli belgeleri verdiğimiz evlendirme dairesinde ki bayana başka ilde görev yaptığım ve iznimin olmadığı gerekçesiyle bizim işlemlere öncelik vermesini rica ettik. Oda sağolsun bizi kırmayıp salı sabahı için gelip nikahımızın kıyılabileceğini söylediğinde bir "oh be!" dedim. Benim başkanı telefonla arayıp salı günü için izin aldığım da daha da rahatladım. Tamam her aramamda başkan sağolsun izin veriyor fakat bu sefer ya hayır derse? Benim bütün planlarım alt üst olacaktı. Salı sabahı saat 8'de Ferhat'la nikah dairesinin kapısındaydık. Benim şahidim belediyenin hizmetlisi, Ferhat'ın ise belediyenin önünde ki ayakkabı boyacısıydı. İmzaları attıktan ve evlilik cüzdanını aldıktan sonra saat 08:30 da arabaya binmiş saat 4'te ise işe gitmiştim. İzin almama rağmen işe gitmem başkanın hoşuna gitti.
Ferhat ve bu nikah nerden çıktı diye sorarsanız eğer.. Ferhat benim dostum ve çok güvendiğim bir insandır. Bu nikahı ise tayinimi memleketime aldırabilmek için yaptık. Kimsenin haberi yok!!. Annemin bile.. Haberi olsa kimse müsade etmezdi. Hele annem canıma okur... Ama ben bunu annem için yaptım. Babamın vefatından sonra iyice kötüleşen annemin yanında onu anlayan birisi olmalı. Şu tefeci olayında ise akrabaların hiç birisinden hayır gelmeyeceğini iyice anladım. Anneme destek olmak yerine onu yıpratan bu akraba adı verilen psikolojik canavarlardan onu korumam gerek. Yoksa kadın kafayı yiyecek...

Yine kendi başıma bir karar verdim ve uyguladım... Sözleşmeli devlet memuru atanmaya başlayalı insanlar tayinlerini aldırabilmek için böyle kağıt üstünde nikah kıyıp tayinlerini yaptırır oldu. Bu olayın çok yapıldığını duyuyordum. Arada bende yapsam diye bile düşündüğüm oluyordu. Şu an yaptığıma ise inanamıyorum. İnsanların istediği yerde istediği gibi çalışabilme hakkını ellerinden alırsan onlarda bu haklarını gayrı ihtiyarı yollardan yine yapacak. Gayrı ihtiyaride olsa hakkımı alabilmek için böyle bir yola başvurdum a dostlar... Yarın ise evlilik nedeniyle tayin hakkımı kullanmak için başvuracağım. Dua edin bana... Nikahta keramet varmış... Var mı, yok mu yakında görürüz...

İç ses: Artık ben bile birşey diyemiyorum...

18 Kasım 2009 Çarşamba

Tatlı Acı!!!

Kalem kağıdı karalar... 
Beyaz kağıt aldı yaralar... 
Kalemin kağıda yazdığı engin deryalar... 
Yolumuza ışık oldu daim zamanlar... 
 Güneş yaktı ham elmayı.. 
Yanarak ekşi elma tatlandı... 
Yediğinde damağında kaldı tadı.. 
Elmanın hiç yanmadı mı canı? 
 İşin sırrı buymuş demek.. 
Emek vermeli her işe emek!... 
Canımız yanmalı pişene dek... 
Acı bile zamanla tatlı gelecek...
Haccecan
18 Kasım 2009
Son sonbahar...

4 Kasım 2009 Çarşamba

Başlık Yok!!!!

Yazmalısın...
Yazmalısın...
Hadi ama yazmalısın Haccecan...
Seni merak eden Sufi için... Allımorlu için yazmalısın...
Bloğunu açtığında yeni birşeyler okumak için gelen fakat yeni yazı ile karşılaşmayanlar ve bunu hiç dile getirmeyip "Haccecan yine yazmamış" diye akıllarından bir saniyelik düşünce olarak geçtiğin bloğunun ziyaretçileri için yazmalısın....
En önemliside kendin için yazmalısın...
Yazmaya nereden ve nasıl başlayacağını bilmiyorsun biliyorum... Saçmalayarak başlayabilirsin mesela... Seni okuyanlar hoşgörecektir...

Hayat yolunda sert bir viraj çıktı önüne... Uçuruma düşmek ile yola devam etmek arasında kaldın... Durmak hiç aklına gelmedi... Sonu uçuruma düşmek bile olsa; devam etmeliydin... Biliyordun ki durmak ölmekti... Hala yaşadığına göre durma vakti değildi...
Tamam bu kadar saçmaladığım yeter...Sözü sana bırakıyorum Haccecan...

Babamın ölümü çok koydu bana... Önceden yakınını kaybetmiş tanıdıklara "başın sağolsun!" derken ki ben ile şimdi ki ben arasında büyük bir fark var. Acıyı yaşamış olmak ile acıyı yaşamış gibi davranmak arasında baya bir fark varmış.

Babamın vefat ettiği günün (31 Ağustos 2009) sabahı saat 09:00 sularında babamla telefonda konuşmuştum. Yapmayı planladığı iş için benden ve kızkardeşimden para istemişti bir gün önce. Babamla yaptığım son telefon görüşmesinde ay sonuna yetecek kadar paramın olduğunu, istediği parayı veremeyeceğimi söylemiştim. 15 gün sonra parayı ödeyeceğini söylemesine rağmen para gönderemeyeceğim demiştim. Yeni düğün yapan ve bir sene boyunca bütün maaşını düğün borçlarına yatıracak olan kızkardeşimden ve düğünde şurada yazan olayları yaşayan benden düğünün üstünden bir ay geçmeden nasıl para isteyebiliyordu? Kendimce tavır koymuştum babama. Son telefon görüşmesinin sonunda da Kıbrıs'a staj yapsın diye gönderdiğimiz ama oradada başaramayan odunumun (erkek kardeşim) uyandığında telefonla beni aramasını söylemiştim babama. Bu son telefon görüşmesinden iki saat kadar sonra bizim ev telefonundan cep telefonum arandı. Ben odunum beni arıyor diye düşünürken komşumuz "Babanızı hastaneye kaldırdık, haberin olsun" deyip telefonu kapatmıştı. Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi şaşırmıştım. 5 dakikalık yol değil ki hemen hastaneye gidip neler olup bitiyor bakayım... İlk önce kız kardeşimi aramak aklıma geldi ancak onu aramak hiç bir şeye çözüm sağlamayacağı gibi onuda panikletmiş olacağımdan onu aramaktan vazgeçtim. Halbu ki komşunun oğlu kızkardeşimi benden önce aramıştı. Kız kardeşimde panikletmemek için beni aramamıştı. Birbirimizden habersiz babamızdan haber alabilmek için telefonla memleketteki akrabaları arıyorduk. Babamı hastane de kontrol etsin diye büyük halamı aradığımda telefonuna cevap vermedi. Ondan küçük olan halamı telefonla aradığımda sesini tanımadığım birisi çıktı telefona. Ben panikle "halamı aramıştım ama?" dediğimde "yanlış numara!" deyip kapatmıştı karşıda ki beyefendi. Meğersem halam telefon numarasını çoktan değiştirmiş halamın eski telefon numarasını ise başka birisine satmışlardı. Onun üstüne kayıtlı olan diğer numarasını aradığımda halamın oğlu telefona çıkmış "Babamı hastaneye kaldırmışlar abi, hastaneye gidip babamı kontrol edebilir misiniz?" diye haber etmiştim. Ardından küçük amcamın evini arayıp onlara da hastaneye gidip babamı kontrol etmelerini istemiştim. Bütün akrabaları ayağa kaldırmıştım. Ben son derece heyecanlı, meraklı ve üzüntülü bir halde yoğun telefon görüşmeleri ile uğraşıyorken; yanlış numara diye aradığım numaradan bir mesaj geldi. Mesajda: "Belki yanlış aradınız ama itiraf edeyim sesiniz çok etkileyici" yazıyordu. Allahhh sen misin bunu yazan... Ben düşmüşüm, zor durumdayım, canımla uğraşıyorum elin herifinin derdine bak!!! Nasıl yazarsın ulan sen bunları bana... Pis sapık!! deyip ağzıma gelen bütün küfürleri mesajı yazan telefon numarasının sahibine söylemek için onu aramıştım ki... Telefonu meşgule atıp ardından bir mesaj daha attı. Mesajda; "Ters bir laf söylersiniz diye korkudan açamıyorum. Özür dilerim" yazmıştı. "Seni Allah'a havale ediyorum şimdi seninle uğraşamam" deyip yoğun telefon trafiğinin içine tekrar döndüm. Hastaneye gitmesi için gönderdiğim akrabaların telefonlarını aradığımda kimse telefonu açmıyordu. Bir şeyler ters gidiyordu... Seziyorum ama o an ölüm aklıma gelmiyor. Zaman ilerledikçe bende ki merak, üzüntü, tedirginlik artıyordu. En sonunda halam telefona çıkmış ağlayarak "kızım babanız hastanede acil gelmeniz gerek" diyordu. O an babamın öldüğünü hissettim ancak "öldü" diye kulağınızla duymayıp gözünüzle görmediğinizde ölüme inanamıyorsunuz. Hatta gözünüzle cesedini görseniz dahi öldüğüne inanmak çok zor geliyor. Hüthütle birlikte iş yerinden çıkıp evime geldik. Apartmanın merdivenlerini çıkarken telefonla Herküliye ablamı arayıp babamı hastaneye kaldırdıklarını, acil memlekete gitmem gerektiğini, evime gelip bana destek olmasını söylüyorum. 5 dakika sonra Herkülüye ablam geldi. "Babam öldü biliyorum, bana söylemiyorlar Herkülüye abla" dediğimde "Dur ben şimdi işin aslını öğrenirim, sana bir şey söylemezler ama bana söylerler" diyerek cep telefonumu alıp amcamı aradı. O panikle amcam diye bizim başkanı aradık. Herkülüye ablam yanlış adamla konuştuğunu anlayana kadar yaşanan diyaloglar çok komikti ancak yaşadığımız olayın üzücülüğü nedeniyle gülememiştik. Bu yazıda ölüm üstüne olduğu için kimsenin gülmemesi için bu komik diyalogu yazmıyorum. Aslında ölüm dendiğinde neden hep üzülmemiz ve ağlamamız gerekiyor bilmiyorum ama sanırım bizden öncekilerden böyle gördüğümüz için ağlıyoruz. Ölüm aslında bir son değil, boyut-hayat-dünya değiştirmekse bu kadar üzülmek doğrumu bunu sorgulamak gerekir. Bunu sorgulayacakların başında geldiğim için şu aralar zaten ölümü sorguluyorum. Neyse konu dağılmasın... Herkülüye ablam amcamın telefonunu aradığında telefona halamın kızı çıktı. Amcam o sıra ağlamaktan telefonda konuşamadığından halamın kızı telefona çıkmıştı. Benim telefonumdan Herkülüye ablamın aradığını gören halamın kızı gerçeği söylemekte sakınca görmediğinden babamı kaybettiğimizi telefonda söylemiş, herkülüye ablamın yannda duran ben ise bu haberi kulaklarımla duymuştum. Öldüğünü hissettiğim babamın ölümünü kulağımla duyduktan ve bütün umutlarımın sönmesinden sonra hıçkırıklara boğulduğumu söylememe gerek yok sanırım. Ama ben ablaydım!!. Kendimi hemen toplayıp kardeşlerime kol kanat germeliydim. Bu yıkıcı haberin bizi yıkmasına izin vermemeliydim. Babamın hastaneye kaldırıldığını sanan kız kardeşim görev yaptığı il merkezinden eşiyle otobüsle gelip beni alacak, daha sonra memlekete beraber geçecektik. Ölüm haberini kız kardeşim gözümün önüne gelene kadar ona söylemedim. Bu acı haber için onu alıştırmam gerekiyordu. Telefonda kendisini her şeye hazırlamasını telkin ediyordum. Bu arada İstanbulda ki abime telefonla ulaşamadığımdan 7 aylık hamile olan eşini aramak zorunda kaldım. "Abimin hemen beni araması gerektiğini" söylemem üzerine meraklanan yengemin ısrarlı sorusuna karşılık babamı hastaneye kaldırdıklarını söyleyebildim ancak. Ani bir üzücü haberle daha üzücü olaylara neden olmak istemiyordum. Abim beni aradığında ise gerçeği söylediğimde inanmakta zorlanan abimi babamın öldüğüne ikna etmem zor oldu. Doğum için İstanbul'da abimin yanında olan anneme alıştıra alıştıra ölüm haberini söylemesini abime telefonla söylüyordum. O telefon görüşmeleri hayatımda yaptığım en zor telefon görüşmeleriydi. Sonrasında yol için hazırlanmam gerekiyordu. Apartmanın giriş kapısının önünde 30 çuval kömürüm evimde ki odunluğa taşınmayı bekliyordu. Hızırla bir tuttuğum Herkülüye ablam ben ağlamakla meşgulken bu işi hallediyordu. Evimin anahtarını bir arkadaşına bırakmış, kömürlerin taşınmasını sağlayacaktı. Hüthüt ve Ümütçüğüm ise çamaşır makinasında asılmayı bekleyen çamaşırları asmıştı. Ben ise valizimi hazırlamıştım. İl merkezinden otobüse binen kızkardeşim ve kardeşçalanın gelmesine ise az kalmıştı. Hüthüt ve Ümütçüğümle vedalaştıktan sonra Herkülüye ablam ve ben otobüse binmek üzere yol kenarında beklemeye başlamış bu arada düğünde yaşadığımız güzel günleri hatırlayarak babam için gözyaşı döküyorduk. Otobüs geldiğinde ise bavulları otobüse yerleştirmiş, kızkardeşimin yanına kardeşçalan kalkmış ben oturmuştum. "Abla babamdan yeni bir haber var mı?" diye soran kızkardeşimin gözlerinin içine bakıp "Babamızı kaybettik" deyivermiştim. Ondan sonra ise kızkardeşimle sarılıp ağlamaya başlamıştık. Çaresiz, zavallı, terk edilmiş çocuklar gibi ağlıyorduk. Acıdaştık... Bizi en iyi biz anlardık.... Nefes almakta zorlanıyor, herşeyin çok anlamsız olduğunu düşünüyordum. Sabah telefonla konuştuğum babam artık yok tu... Yok... "Yok"u sorguluyordum. Var ve yok... Bu kadar basit mi herşey? İnsanın aklı almıyordu. Yolculuğumuz 9-10 saat sürecekti. Düşünmek ve sorgulamak için hayli vaktim vardı. Bütün anılar tepeme üşüşmüştü. Kah ağlıyor, kah kızıyor, kah üzülüyordum. Diğer yolcuların meraklı bakışları arasında kendi başıma bırakılmışlığımın dışına çıktığımda oluyordu. İçime döndüğümde ise fırtınada boğulmamak için nefes almak için uğraşmaya devam ediyordum. Böyle habersiz gitmesine çok kızmıştım. Her şeyi yarım bırakıp gitmişti işte. Biz hep yarımdık. İlişkimiz hiç bir zaman tamam olmamıştı ama bir gün tamamlanacaktı. Ben hep bu umutla yaşamıştım. Bütün sorunlarımızı halledip, geçmişe set çekip güzel günlere kucak açacaktık. Dünyaya gelecek olan ilk torununu kucağına almadan nasıl gidebildi?
Sabah telefon görüşmesinde para gönderemeyeceğimi söylediğim için içimde büyük bir pişmanlık vardı. Ne zaman para istediyse göndermiş, para istediğinde göndermediğimde ise ölüp gitmiş beni pişmanlığımla başbaşa bırakmıştı. Yine yapmıştı yapacağını işte. Her zaman haksız haklı olup çıkıyordu!

Ölümü babamın istediğini hiç sanmıyorum. Yapmayı düşündüğü işler için bizden para istiyorsa daha uzun yıllar yaşamayı planlıyor olsa gerek. Planladığı hiç bir şeyi şu zamana dek gerçekleştirememiş olan babamın ölümü bile planı dışında gerçekleşmişti.

Otobüs yolculuğu kendi iç dünyamda fırtınalarla uğraşmakla geçerken otobüste komedi filmini seyreden yolcuların kahkahalarıyla kendime geliyordum. Ben acılar içinde yüzerken diğer insanların acılarımdan bihaber kahkahalarla gülmesi benim için tam bir imtihandı. On saatlik yol on asıra bedeldi.

İl merkezine vardığımızda araç değiştirip yola devam ettik.
....
Evimizin önündeyiz. Arabadan gözü yaşlı indik. Evimizin bütün ışıkları açık. Evin önünde bekleyen insanlar var. Amcamı gördüm. Sarılıp ağlamaya başladık. O dev adam iki büklüm olmuş, çocuklar gibi ağlıyordu. İri vücudunun altında her zaman bir çocuk vardı zaten. O çocuğun acısı da büyüktü. Abisini, kardeşini ,oyun arkadaşını aniden kaybetmişti. (Haccecan başkalarının acılarını yüklenmeyi bırak! Kendi acını yüklen ve onu sırtlan ilk önce!!!)

Eve girdik ve oturduk. Odaya gelenler bize gözleri yaşlı olarak sarılıyordu. Ağlıyorduk ama elimizden birşey gelmiyordu. Elimizden birşey gelmeyeceğini bile bile çaresizce ağlıyorduk. "Ne olur bunun bir rüya olduğunu söyleyin" sözleri dökülüyordu ağzımdan.. Kimseden ses çıkmıyordu. Tekrar bir umutla "Ne olur bunun bir rüya olduğunu söyleyin" diyordum. Yine kimseden ses çıkmıyordu. Yaşadığımız hayat mı bir rüya, rüyalar mı bir rüya yoksa ölüm mü bir rüya? Kim bilir?

Odunum yanıma oturmuştu. Ölüm olayının detaylarını yavaş yavaş öğrenmeye başlıyordum. Çalan cep telefonunun sesine uyanan odunum, babam neden telefona bakmıyor ki diyerek sesin geldiği odaya gittiğinde babamın kanepenin üstüne yığılıp kaldığını gördüğünde "baba bunu bana yapma!!" sözleri erkek kardeşimin dilinden dökülmüş. Babamın taş kesilmiş vücuduna dokunduğunda çoktan öldüğünü anlamasına rağmen ölümü yakıştıramadığı babama yardım getirmek için komşulara koşmuş. Bir insanı yetiştirirken yapılabilecek en büyük yanlışı kardeşime de yapmıştık. Tek başına karar vermesini öğretmediğimiz kardeşimiz ilk yardımdanda bihaberdi. Gerçi alıcıları kapalı olan insana ne verirsen ver geri tepiyor oda ayrı konu... Ardından babama yapılan ilk müdahaleler, 112 ambulansının gelmesi ve babamın hastaneye kaldırılması. Olayın bize telefonla haber verilmesi.

O gece Herkülüye ablam herkesi evine gönderdi. Kızkardeşim, ben ve erkek kardeşim üçümüz aynı yatakta yattık. Ramazan ayı olduğu için sahura kalktık. Sahurda komşuların getirdikleri yemekleri yedik. Sabah ezanıyla halam bize geldi. İstanbuldan gelecek olan abim, annem, amcam, halam gelene kadar babamın cesedi ise morgda bekletildi. Sabah 07:00-08:00 arasında ise annem ve halam eve ağıtlar yakarak girdiler. Annemin eşine yaktığı ağıt, halamın "kardeşim!!!!!!" diye bağırmalarını şu an bile duyabiliyorum. Saat 11:00 kadar evimiz ağlayan bir sürü kadınla doldu. Çoğunu tanımıyorum ama birçoğu babam için ağlıyordu. Hepsi babamın yaptığı iyilikleri anlata anlata bitiremiyordu. Bazen "aynı adamdan mı bahsediyoruz acaba?" diye kendime sormadım bile değil... Babam evlatlarına gösteremediği sevgi, ilgi, iyilik meğer ırmak olmuş akıp gitmiş... Bu ırmak bir tek bizi ıslatmamış, bir tek biz nasiplenememişiz diye düşündüm. Bu nasıl bir gurur yaaaa... Ağlayan kalabalığa biraz daha dikkat kestiğimde yapılan dedikoduları, boş konuşmalarıda duyuyorsunuz. İçinizi öfke kaplıyor ancak bir şey diyemiyorsunuz. O sabah babamı ayakta sapasağlam gören tanıdıkların, komşuların da babamın ölümüne inanması çok zor oldu...

Saat öğlen 12:00 sularında babamın cenazesi, cenaze aracıyla evimizin önüne getirildi. Gözyaşları sel olup aktı. Ben babamın yüzünü görmek istediğimi söyledim. Baş ucunda büyük halam ve ben vardım. Babamın yüzü açıldığında yatan bu cesedin babama ait olup olmadığı sorusu aklıma geldi. Sanki babama benzemiyordu. Babam hala yaşıyor muydu yoksa? Ölümü hala babama yakıştıramıyordum. Sonsuz bir yaşamın bir parçası olduğumuzdan mı böyle hissediyoruz acaba? Bir yanım ölümünü kabul etmiyorken diğer yanım bu babamı son görüşümün olduğunu söylüyor gözlerimden yaşlar sicim gibi akıyordu. Hoca babamın kefenini tekrar bağladı ve tabutun kapağı kapandı. Tanıdıklar babamın tabutunu omuzlarının üstüne alıp cenazesini araca götürdüler. Öğle namazını mütakiben kılınacak cenaze namazıyla şehir mezarlığında toprağa verilmek üzere büyük camiye giden babamın arkasından son kez baktım... İşte bu babamı son görüşümdü...

Çok geçmeden babamın borçlu oldukları insanlar borçlarını dile getirmeye başladılar. Babamın borçları için kızkardeşim ve kardeşçalan düğünlerinde takılan altınların parasını hiç düşünmeden verdiler. Kardeşçalan artık gözüme girmişti. Odundu modundu ama kötü gün dostuymuş. Onun hakkında konuşanı artık yakarım. Ben hariç kimse onun hakkında artık kötü konuşamaz ona göre....

Acı haberi duyan tanıdıklar telefonla başsağlığı için aramaya başladılar. Her telefonla veya yüz yüze başın sağolsun diyen ve olayın nasıl olduğunu soranlara ezberlediğim bir kaç sözü papağan gibi tekrarlayıp durdum. O kadar çok tekrar ediyorsunuz ki artık olay üzülme boyutundan çıkıyor ve tanıdığınızın cenazesi için koşturan bir arkadaşmış rolüne bürünüyorsunuz. Öldü daha neyi neden soruyorsunuz ki... Boş laf hepsi boş...
Şuna emin olabilirsiniz ki hayatınızda tanıyabileceğiniz, tanımlayabileceğiniz çok farklı bir ruhtu babam. Kendimi tanımlayamamın sebebi babamı tanımlayamamdan kaynaklanıyor. Tanımlayamadığım babam gibi kendimide tanımlayamadan ölüp gideceğim...

Hafızalara kazınan bir haftanın sonunda tekrar yaşadığım şehre dönüyorum. Başın sağolsun diyenlere sağol diyecek gücü kendimde bulamadığımdan İşin ilk günü işe gitmeyip evime kapanıyorum. O gün "Çocuklarıma Hitaben" adlı yazıyı bloğuma yazıyor kah ağlıyor kah düşüncelere dalıyorum. İlerleyen günlerde ise başın sağolsun diyenlere gülerek "sağol" diye cevap veriyorum. Öyle böyle değil resmen gülüyorum. 32 dişim görünüyor. Psikolojimin bozulduğunu gören insanların bakışları daha da farklılaşıyor bana karşı. Umursamıyorum....

Sizin acınıza karşı kimin samimi olduğunu, kimin söylemiş olmak için "başın sağolsun" dediğini o kadar iyi anlıyorsunuz ki... Yinede herkesi bir tutuyorsunuz... Herkese karşı aynı sözleri söylüyorsunuz...

9 Ekim gününde ise kendime yaptığım yolculuğa başlıyorum. Herşeyden ve herkesten kaçıyorum. Sırtımda 15-20 kiloluk bir çantayla geceleri çadırda kalarak, dağlarda yürüyerek, bir sürü hayatla ve insanla tanışarak bambaşka bir maceraya kendimi atıyorum. Bu sefer yalnız değilim. Bu apayrı ve upuzun bir hikaye ve başka bir yazının konusu... Kendime yaptığım yolculukta kendime dönüyor muyum? Bilmiyorum...

10 Eylül 2009 Perşembe

Gidenin ardından...

Aldığın nefes duyulmaz oldu... 
Diktiğin fidanlar bir bir soldu... 
Geçtiğin yollar da hayal oldu 
Sardı her yanımı dinmeyen korku 
 Varlığın nasılda yakardı bu canı 
Gittiğinde yarım kaldı her bir yanı 
Sırtımı yasladığım dağ; nerde hanı? 
Yokluğun daha fazla yakarmış canı 
 Varlığında yokluğunda yaktı beni
 Amacın bu muydu? 
Bulmamdı kendimi
 Kendimi bulduğumda kaybettim seni
 Hep bir yanım eksik mi kalacak şimdi? 
 Boğazımda bir düğüm nefes alamam 
Ne kendimsiz ne de sensiz olamam 
Kendimi kaybetsemde bulsam yine seni 
Girsemde ruhuna sakinleştirsem bedenini 
 Kafamın içinde bütün anılar 
Üşüştü tepeme; hepsi beni yaralar 
Yoksun artık diye unutmak istesem 
Ar ederim kendime; bağlarım karalar
Haccecan
10.09.2009

7 Eylül 2009 Pazartesi

Çocuklarıma Hitaben


Dünyaya henüz gelmemiş çocuklarıma hitaben;

31 Ağustos 2009 tarihinde babamı kaybettim. Hiç göremeyeceğiniz dedenizin hafızamda bıraktığı izler silinip gitmeden; dedenizi size anlatacak bu yazıyı yazmaya karar verdim.

Bu yazıyı yazmaya karar verdim ancak şu an görüyorum ki bu hiç kolay olmayacak…

Babamı kaybetmenin acısı canımı çok yakıyor… Acım çok taze… Hissettiğim bu acıyla gerçekleri saptırır mıyım, olaylara duygusal mı yaklaşırım bilmiyorum ama elimden geldiğince duygularımı bir kenara bırakıp, gerçekleri yazmaya çalışacağım.

“Sen ablasın, sen kardeşlerinin büyüğüsün” diye büyütülen ben gibi dedenizde “sen erkeksin, sen evin erkeğisin” diyerek büyütülmüş. Kaldırıp, kaldıramayacağım düşünülmeden sorgusuz sualsiz toplumun bana yüklediği bu yüklerin altında ezildim çoğu zaman. Dedenizde öyle… O erkekti! O babaydı! duygularını dile getirmemeliydi, sevdiğini söylememeliydi!. Sevdiğini söylerse şımarır, yoldan çıkardık maazallah! Her zaman güçlü olmalıydı!. Otoriteyi sağlayayım diye çocuklarına ve eşine karşı her zaman yüzünde sert bir ifade olan dedeniz bize göstermediği sevgiyi, ilgiyi, şefkati başka insanlara gösterirken gördüm çoğu zaman. Bu durum; kıskançlık, nefret, üzüntü ve keder hissetmeme neden olurdu. Ben sevgiye açken nasıl olurda bu sevgiyi başkalarına gösterebiliyordu? Cenazesinde de tahmin ettiğim gibi oldu. Herkes “babamızı kaybettik, bize çok iyiliği dokundu, bize hep yardım ederdi, biz ondan razıyız Allah’ta ondan razı olsun” sözleri döküldü herkesin ağzından. Cenazesi onu seven insanlarla dolup taştı. Başka insanlar benim babama ağladığımdan çok daha fazla ağlamış ve üzülmüştü. O benim babamken başkalarından daha az ağladığım için kendimi suçlu bile hissettim.

Onun en asi, dili bıçak gibi keskin olan evladı bendim. Eksikliğini hissettiğim sevgi, ilgi, şefkat bana müthiş bir acı verirdi. Bu acı ise beni asi, hırçın ve keskin dilli yapardı. Benim canım yanıyorsa babamında canı yanmalıydı. Çektiğim acıların sebebi “O”ydu. Çektiğim acıyı onunda hissetmesini sağlayıp canını yakmayı çok istiyordum. Sebep olduklarını veya göstermediği sevginin sebep olamadıklarını, bana yaşattığı acıyı bilmesini istiyordum. Hissettiklerimi ve gerçekleri yüzüne söylediğimde ise susardı… Susması haklı olduğumu gösteriyorsa neden hiçbir şey değişmiyordu? Keşke susmasaydı, konuşsaydı… Böyle yarım kalmazdım…

Bir yakının ölümü; yaşadığımız iyi-kötü anılar kadar acı veriyormuş. Yaşayamadıklarımızı bir daha asla yaşayamayacağımızı bilmek, eksikliğini hissettiklerimizi tamamlayamayacağımızı bilmek ise dahada acıymış. Güzel anılarımızın sayısı acı olan anılarımıza göre o kadar az ki… Kötü anılarımızı yok sayacak kadar güzellik yaşayamadık biz… Oysa hep hayal ederdim.. Bir gün herşey güzel olacak, kötü anıların hepsini yok edecek güzel günler yaşayacak, geçmişe bir set çekip yolumuza devam edecektik.
Olmadı…

Şimdi geriye koca bir boşluk kaldı… Bu boşluk ki… Hiç dolmayacak…

Zaman… Her sıkışıp kaldığımda, üstesinden gelemediğim acılarımda gücünün gölgesine sığındığım zaman… Yine sana sığınıyorum…

O kadar zamanım var mı bilmiyorum…

Sen sen ol evladım… Bu yaşadıklarımı kendine ders al… Çektiğim acıları senin yerine de çekmiş olayım. Bu yaşanmış hataları sen yapma. Sen ben diye ayırma… Acılarımızı ortak bil. Benim yaşadığım bu boş acılar için sen zaman kaybetme.. Sevgini asla kalbinin içine atma. Sevdiğini söylemekten, sevgini yaşamaktan korkma. Genlerini benden alacağın için benim ve dedenin de sahip olduğu “aptal bir gurur” seninde olacak. Sevgin gururundan önce gelsin. Gururunu dostuna karşı gizle, düşmanına karşı gururunu siper kıl.

Kimseye el açmamayı, yiğitliği - mertliği, acıları yudum yudum içmeyi, acı içinde ki sukuneti, yardımseverliği, sevdiğine sahip çıkmayı- korumayı- kollamayı, sevdiğini kıskanmayı - sahiplenmeyi, vatan-millet için canını korkmadan vermeyi, mazluma-muhtaca yardım etmeyi, bir lokma ekmeğin de olsa ihtiyaç sahibiyle paylaşmayı, bu topraklar üstüne oynanan oyunları, kardeşleri birbirine düşman eden güçlere karşı uyanık olmayı, acı karşısında gururlu ve mağrur durmayı ben babamdan öğrendim.

Evladım… Ondan öğrendiğim değerleri kutsal bildim. Sende bil…

Babamın varlığı bana hep acı verdi. Bu acıları mutluluğa dönüştüreceğimiz günlere kavuşma umuduyla yaşadım hep. Biz yarımdık, birgün elbet tamam olacaktık. Bu umutlarımın hepsi ani ve zamansız yok olup gitti. Biz hep yarım kalacağız...

Babamın yokluğu varlığından daha acıymış.
07.09.2009
Haccecan