Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

20 Kasım 2010 Cumartesi

Sevda Masalları

[sevda+masalı.jpg]

Sevda masalları eskilerde kalmış artık. Zaman, poşet aşklar zamanı. Yalan sevişmelerin sahte öpüşmelerin zamanı. Aşk sözcükleri anlamanı yitirmiş artık. Her önüne gelene can denmeye başlanmış, yar denmiş her yüze gülene. Oysa can olmak basit midir bu kadar. Sevgili olmak yar olmak kolay mıdır? Utangaçlığın yerini pişkinlik almış, gerçek yüzlere maskeler takılmış gerçek yüzler saklanmış artık. Aşk oyunları park köşelerine düşmüş, her önüne gelenle oynanır olmuş.

Bitmiş arkadaşlar, aşk bitmiş bu devirde. Zaman poşet aşklar zamanı şimdi. Şimdi her şey çok basit tanışmalar, kaynaşmalar, dokunuşlar ve öpüşler hepsi için dört gün yeter olmuş. Birinci gün tanışırsın, ikinci gün canım dersin, üçüncü gün el ele dolaşırsın ve dördüncü günde bir park köşesinde teslim edersin dokunuşlarını, öpüşmelerini.

Şimdi her şeyin hiçe sayıldığı zaman öpüşmek basit park köşelerinde, seviyorum demek basit, el ele yürümek yalandan sevgi sözcükleri söylemek basit, aşk oyunları oynamak olağan olmuş artık. Can dilden dile düşmüş, sevgili sözlük anlamını yitirmiş. Bir bedene bir yüreğe üç kişi girebilir olmuş artık. Yanında başkası, kalbinde başkası, aklında başkası olabilirmiş. Bir zamanlar suç sayılırken sevdiğinden başkasına bakmak, şimdilerde serbest olmuş. Birini severken başka biri ile tanışmak gezip dolaşmak normalmiş artık.

Tek sevgi yetmezmiş. Ölmüş arkadaşlar artık aşk ölmüş. Sevdalar yok olmuş.

Olmaz olsun o zaman sevda masalları. Biz aşkı böyle öğrenmedik. Sevdim dedin mi kalpten çıkar bizde o sözcük dilde değil. Can dedik mi birine canımıza kattığımız içindir. Değerlisin dedik mi yalan değil yürekten söyleriz ve bir ömür değerli biliriz. Düşürmeyiz sevdiğimiz dilden dile. Yaralansak ta sevdiğimizin sözleri ile bir zamanlar sevdiğimiz olduğu için nefret etmeyiz bir anda silip atmayız arkasından konuşmayız. Af etmeyi de biliriz, af dilemeyi de. Ölümse seve seve biz kurban oluruz sevdiğimize. Her şeyimiz yapar ömrümüzle bir koyarız.

Biz sevdiğimizin bedenini değil ruhunu isteriz ilk önce. Bir öpücük niyetine değil, sevdaların bir emaneti bilip bir yastıkta ömür geçirmek için severiz.

Basit değildir öpüşmek koklaşmak aşk oyunu oynamak, kaldırmaz bizim yüreğimiz yalan sevişmeleri, değerlidir o özel anlar herkesle yaşanmayacak kadarda özeldir gözümüzde. Biz de sahte duygulara yer yok, seviyorsak sonuna kadar gideriz sevmiyorsak ta üzmeden çeker gideriz. Düşünürüz karşımızdakinin yüreğini. Biz adam gibi severiz sevdik mi. Elma yanaklım kiraz dudaklım hurma gözlüm üç kilosu bir liralık aşklardan değil bizimkisi. Poşet aşklar bize göre değil.

Biz sevdiğimize ömrüm deriz…Bir ömür severiz.

Çekip gitse de ihanet etse de atamayız içimizden bir kere girdimi o yüreğe anca azrail söküp alabilir onu kalbimizden. Biz unutmak için sevmeyiz. Biz sevdayı böyle bildik biz aşkı böyle öğrendik. Şimdi kim kızarsa kızsın bana, kim ne düşünürse düşünsün ardımdan, utanmıyorum kimseden başım dik alnım açık. Ben adam gibi sevdim, ölümüne sevdim. Utanmıyorum, aldırmıyorum, hor görülmeyi. Ben sevdaya ihanet etmedim, poşet aşklara kurban etmedim yüreğimi kuytu köşelerde...

Yüreksizlerin olsun poşet aşklar, yalancı sevişmeler onlarda kalsın. Bundan sonrada esiri olmak istemiyorum yalan sevişmelerin varsın boş kalsın yüreğim, bir zamanlar sevdim der avuturum kendimi hatıralarla.

Yalnızlıktan ölmekte olsa sonu kirletmem yüreğimi.
 
 
Likya Yolu yürüşünden önce Karadeniz'in bana mail olarak gönderdiği "Sevda Masalları" adlı yukarıda ki yazısına cevaben bende bu yazıyı yazarak mail atıp göndermiştim. 

11 Kasım 2010 Perşembe

Haklıyım Haklısın Haklı!


Msn'de yaptığımız sohbetten sonra bana nikahı konusunda açıklama yapmakta sıkılan! Karadeniz'i cezalandırmaya karar verdim. O benim hayatım hakkında ne var ne yok biliyorken ben Karadeniz'in nikahlı olduğunu bile otobüste öğrenmiştim. Bunu kaldırabilir miydim? Tabi ki hayır. Bloğuma hayatımda ne olup bitiyorsa yazıyor, Karadeniz ise  yazdıklarımı okuyup msn'de  yazdıklarım (dolayısıyla hayatım) üstüne yorum yapıp merak ettiği herşeyi soruyor, cevabını da benden alabiliyordu. Benim ise onun hakkında bilgi alabileceğim hiç bir kaynağım yoktu. Konuşmaya çalışıp bilgi almaya çalıştığımda ise beni fırçalamıştı!! Likya yolunu yürürken bloğumda yalnızlıktan dert yandığım yazıyı baz alarak oruç hakkında bana ders vermesi ise hiç hoşuma gitmediğinden Karadeniz'in eline artık bana karşı kullanabileceği koz vermek istemiyordum.   Ben kabak çiçeği gibi açılırken onun sır küpü gibi olmasını kendime yediremezdim. Bloğumu bir kaç kişinin okuyabileceği şekilde davetli okuyuculara açık hale getirip, Karadeniz'i saf dışı bıraktım. Bu ona çok koydu tabi. Onu bloğumdan, kendimden, hayatımdan mahrum etmek verebileceğim en büyük ceza gibi gelmişti.
Kız-erkek arkadaş konusu hakkında mailleşmimizin sonunda Karadeniz'in "HAKLISIN...:(((("  demesi üzerine yarım saat gülüp, göbek atmıştım. Sonunda Karadeniz'e bir konuyu kabul ettirebilmiştim. Ona karşı aldığım en büyük galibiyet buydu. Dünya kupasını kazansam bu kadar sevinmezdim. Karadeniz karşısında aldığım en büyük ve güzel galibiyet bir "haklısın!" sözcüğüydü. Ona  yaptığı bütün yanlışları, hatalarını, kusurlarını, eksikliklerini kabul ettirebildiğimi sanmış, artık her şeyin daha kolay olacağını düşünmeye başlamıştım. Ne de olsa ben haklıydım!!!
Bloğumu herkese kapattıktan sonra bloğuma yazma isteği gelmedi içimden. Kendimi zorlayıp bir-iki post yazmıştım, hiç de keyif almayarak. Karadeniz nasılsa okumuyordu, yazmamın ne önemi var ki!!! Cezayı ona değil kendime kestiğimi şimdi anlıyorum. Bloğumda ki 6 ay suskunluğun ardından Karadeniz defterini kapatarak bloğuma tekrar yazmaya başladım. Ancak bu defter henüz kapanmamış, Likya yolunu yazdıkça kolay kolay kapanmayacağını da anladım.
Bloğumu kapattıktan sonra cezalandırdığım Karadeniz'le e-posta ve facebook üzerinden görüşmeye devam ettik.  Birinci sırayı facebook almıştı. Gözümün nuru olan bloğum ikinci sıraya düşmüştü.  Facebook'ta iş, aile, sosyal çevrem... hayatımda kim var kim yoksa hepsi ile arkadaşız. Karadeniz artık sanallıktan çıkmış gerçek hayatımda kim varsa hepsinin tam ortasındaydı. Artık bloğumda ki yazıları okumuyordu ancak fotoğraflarımı, arkadaşlarımla karşılıklı yaptığım yorumları, hayatımda ki gelişmeleri, kısaca herşeyi yine öğrenebiliyordu. Ne ceza ama!
Şu an bloğum herkese açık durumda. İsterse her an Karadeniz'de bloğumu ziyaret edebilir. Umarım şu an ziyaret etmez! Daha zamanı var, yazacaklarım henüz bitmedi. Herşeyi yazıp bitirdikten sonra okusun istiyorum. Ancak Karadeniz kendisine hala yasaklı sandığı için bloğuma bakmayı aklına hiç getirmiyor. Yeni bir adreste ve farklı bir kullanıcı ismiyle gizli olarak yazdığımı düşünüyor. Bunu sonra anlatırım. Sevgili Asortik Krep'in merağı umarım gitmiştir. 
9 günlük bayram tatili süresince bloğumu herkese kapatıp sadece davetli okuyuculara açmayı düşünüyorum.  Bayram tatilinde Karadeniz bloğuma girebildiğini keşfederse bu durumdan habersiz olmak istemiyorum. Karadeniz'in bütün yazdıklarımı okuması için henüz erken. Önceki davetli olan arkadaşlarımın dışında davetiye göndermemi isteyen okuyucular haccecancan@gmail.com adresine mail atabilirler. Yarın bloğumu 9 günlüğüne kapatacağım.
Bayramınız kutlu olsun. Herkesin bayramı bayram tadında geçer inşallah.

İç sesimin haykırdıkları...



Nikah olayını nihayet Karadeniz'le konuşabilmiştik. Aramızda geçen diyalogtan da anlaşılacağı üzere Karadeniz benim nikah olayını öğrendiğinde duygusal bir tepki vermiş, kendi nikâhı hakkında konuşmayı red etmiş, onun yerine beni eşşeğin götüne sokmayı tercih etmişti. Yere bakan yürek yakan Haccecan diyalog sırasında sakinliğini korumuştu ancak  içinde fırtınalar kopuyordu. Daha son sözünü söylememişti!!
Nikah kıydığı kızın kendinden hoşlandığını bile bile onunla nikah kıymış, kıza karşı mesafeli ve uzak durduğunu söylemişti. Mesafeli durduğunu söylediği kızla onların mutfağında ayak üstü sohbet ediyorken, salondan birisinin bana seslenmesiyle sohbeti yarıda kesip içeriye gitmiştim. Birileri bu kızla karşılaşmamızı istemiyor muydu? Bu kız bunların evlerine sürekli girip çıkıyor muydu?!!! Karadeniz, benim uyduruk Ferhat'ın benden hoşlandığını bilse ve evimin mutfağında Ferhat ile karşılaşsaydı nasıl düşünüp, ne tepki verirdi acaba?!!! Karadeniz bana karşı da mesafeli ve dikkatli davranıyordu ancak asla  ilgisiz ve boş olmadığını da hissediyordum. Nikahlı eşine karşıda aynı şeyi yapıyor olmasın sakın bu!!! 
Kızla ayak üstü bir dakika sohbet etmiştim ancak ondan çok farklı bir elektrik almıştım. Merak, ilgi, sevgi yüklüydü bu kız. Ondan hoşlanmıştım. Karadeniz'i gerçekten sevdiğini hissediyordum. Karadeniz bu kızla arasına neden mesafe koyuyordu? Kızın karşısına; nikahlı eşinin Likya yolunu beraber yüreyeceği arkadaşı olarak çıkmıştım. Beni görünce hayal kırıklığına uğrayıp çok üzülmüş müydü? Hemcinsimin duygularına karşılık bu kadar tepkisiz kalan Karadeniz'e karşı içten içe kızıyor, bana da aynısını yaşattığı için kızla kendimi kaderdaş olarak görmeye başlamıştım. Ah canım hemcinsim neler çektiğini çok iyi anlıyorum! Bu erkeklerin hepsi odun zaten!!!! Nikahlı eşiyle beni evlerinde karşı karşıya getirmesi ise affedilemez büyük bir hataydı!!! Karadeniz nikahlı eşine kendisini asla sevemeyeceğini göstermek için beni mi kullanmıştı yoksa!!!
 Bu ve bunun gibi yüzlerce soru-düşünce kafamda dönüp dolaşıyor, beni uykularımdan ediyordu.  Karadeniz'le msn'de yaptığımız sohbetimizde sorularımın cevaplarını öğrenememiş, aksine gösterdiği tepki nedeni ile kafamda yeni yeni soruların oluşmasına neden olmuştu. Bana bu yaşattıklarının cezasını Karadeniz'e çektirmeli, kafasında benim nikahım hakkında cevapsız sorular bırakmalıydım.
Karadeniz'in nikahlı olduğunu öğrenmemden tam iki ay sonra boşandığını söylemişti. Demek ki iki ay daha ben ve uyduruk Ferhat'ın nikahlı olduğumu sanmasında bir sakınca yoktu!!!
Arkadaşlarımın bana gönderdiği, beğendiğim e-postaları bende  Karadenizle birlikte diğer arkadaşlarıma gönderiyordum. Gönderdiğim mailler hakkında Karadeniz düşüncelerini yazıp gönderiyor, onun düşünceleri hakkında bende fikirlerimi yazıp ona gönderiyordum. Bir konu hakkında karşılıklı mailleşmemiz bazen günlerce sürüyordu. Aramızda nasıl bir diyalogun yaşandığını artık tahmin edebiliyorsundur okuyucu. İnatlaşma, çekişme, birbirimizi yerden yere vuran diyaloglardı bunlar.
Nikah olayını msnde konuşmamızdan sonra gönderdiğim bir e-posta sonrası aramızda gerçekleşen konuşmaları da olduğu gibi yayınlıyorum.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan: (Beğenip gönderdiğim e-posta)
-Kız arkadaşın yok mu?
- Cumaya gitti, gelecek.

- Kız arkadaşın yok mu?
-Yok mu derken bir alay mı sezdim yoksa bana mı öyle geldi?
- Yok canım ne munâsebet!
- Yıkıl karşımdan!
- Emredersin abi!

- Kız arkadaşın yok mu?
- Olsa dükkan senin.

- Kız arkadaşın yok mu?
- Dur bakalım bi dakka... Karyolanın altında bi tane olucak..

- Kız arkadaşın yok mu?
- Erkek adamın erkek arkadaşı olur.

-kız arkadaşın var mı senin?
-Olamıyor... Kadınlarla arkadaş olduğunda sana aşık oluyorlar, Sen de kaptırırsan kendini aşka, o zaman arkadaşlık yok deyip, yeni arkadaşlar aramaya gidiyorlar. (Karadeniz'in vereceği cevap tam olarak bu olurdu)
-Kız arkadaşın yok mu senin?
-Yok, karım kızıyo..(kılıbık)


- Kız arkadaşın yok mu?
- Peki ya senin!
-Abi sana sordum ben !
- Tamam bende sana sordum!
- Ama önce ben sordum!
- Olsun bende sordum!
- Tamam tamam sustum!

- Kız arkadaşın var mı Nurten ?
- Erkek olanı soracaktın galiba baba ??
- Yakaladım demek bi erkek arkadaşın var !
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
Arkadaşın kızı erkeği ne ola ki? Bu soru sevgilin var mı diye yeniden düzeltilirse daha iyi olur. Yalnız cevaplar çok ilginç. Aslında bu kız arkadaş konusu incelenmeye değer. Eğer bu bir sosyal statü olarak arkadaştan farklı algılansın diye başına kız yada erkek sıfatı ekleniyorsa bunun anlamı şöyle olabilir:
Kız arkadaş = Tam sevgili değil yani sevgili adayı...:(((
Erkek arkadaş = Daha iyisini bulana kadar şimdilik takıldığım şahış :((
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Bu konuya cevap vereceğim ama henüz zamanı değil!...
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
Bence bugünün işini yarına bırakma :))
Yeni yılın kutlu olsun arkadaşımmmm:)))
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Yok yok bugün eşşeğin götüne girme günümde değilim. Cevabım için zamanını bekleyeyim en iyisi.
Yeni yıla daha var. Yarının işini bugünden mi yapmak istedin?
Seninde yeni yılın kutlu olsun Karadeniz. Nice senelere hep birlikte.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
Yani arkadaş sende birşey belledi mi belliyorsun. Açın çöreği gibi elinden düşmüyor yani. :))) Hayırdır gönül falan mı koyuyorsun. Yoksa küstük falan da haberim mi yok. Bu arada senin blog niye benim hesapla açılmıyor. :(((
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Yok yahu ne küslüğü. Küsmek çocuk işidir. Bellemek konusunu doğru tespit etmişsin. Bir şeyi bellemem çok zor oluyor ama belledim mi bir daha asla unutmam. Unutmadığım içinde unutturmam. Yeni blog adresim şu adres. Beğendiğim hikayeleri ve düşünceleri artık bu adresten okuyabilirsin.. Bloğumu facebookada aktardım. Nerden istersen oku seçenek çok :))
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
Eski blog ne oldu :)))
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Eski blog duruyor. :))) Zamanı gelince açıklamasını yaparım. Şimdi anlatsamda anlamazsın...!!!! Bende anlatamam zaten. Anlatmayı beceremem...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
Eksi blog duruyor, giriş iznimiz yok. İlginç! :((( Şimdi ben ne düşünüp nasıl hissetsem acaba????
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Eşitliği sağlıyor diye düşün!!! Ne hissedeceğine ise sen karar ver.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
Eşitlik derken!! Bir dengesizlik mi var dı? Madem blogdan atıldık sen bilirsin!!! Demek öyle olduk. Sende sağ ol arakadaş. Bunu da yaşadık ya çok şükür.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Dengesizlik değil eşitsizlik vardı... (Sende kendinden birşeyler katıyorsun dikkatini çekerim!!!) Bloğumu okuyarak hayatımla ilgili ne var ne yok öğreniyor ve yorum yapabiliyordun. Aynı şey benim için söz konusu değildi. Bu eşitsizlikti.
Senin evli bir adam olduğunu öğrenmemden sonra başladı herşey.
Hayatınla ilgili şeyleri paylaşmak istemeyebilirsin bu senin en doğal hakkın ancak en azından evli bir adamla yola çıktığımı bilmem gerekiyordu. Nikah kıyma amacınla ilgilenmiyorum, senin amacın evli olduğun gerçeğini değiştirmiyor.
Benimde nikahlandığımı öğrenmenden sonra yaptığın karamizahlar ise işin tuzu biberi oldu. Her şakanın altında bir gerçek olduğuna göre; biraz düşününce bu gerçekler şamar gibi yüzüme vurdu.
Evli olman konusunda bana açıklama yapmadığın halde açıklama yapmaktan da sıkılmışsın!!
Sen erkek! olduğun için likya yolunu bekar bir kızla yürüyebiliyorsun ama ben evli bir bayan olarak bilgisayar başında sohbet etmem sorun oluyor ha? Bunda da bir eşitsizlik yok mu sence?
Kadın - erkek ayırdımından hoşlanmayan, feministliği savunan, arkadaşı bile kadın erkek olarak ayırmayan Karadeniz; likya yolunu bekar bir kızla yürürken erkek! oldu birden. Duruma, zamana ve kişisine göre davranışların değişiyor. Söylediklerinle davranışların arasında ise çelişki yok mu sence?
Daha bu yaşadıkların ne ki Karadeniz? Sen olsan bu maili yazmaz açıklama yapma gereği bile duymazdın. Eşşeğin götüne sokulmayı hakediyorsun ama anlamayacağın için onu yapmayacağım. Ama böyle giderse sokacağım günler uzak değil.
Aynı dili konuşmadığımız için bu yazdıklarımı anlamadan geç ve beni yine eşşeğin götüne sok!!!
İç sesim ne zamandır bunları haykırıyordu ve bu haykırdıkları beni acayip rahatsız ediyordu. Ağır gelirse kusura bakma ama inan banada çok ağır geliyor. Kendime kusura bakma diyemiyorum ne yazık ki!!!
İç sesimin haykırdıkları seninle ilgili olduğu için bil istedim.Kendini bilen bir insan olarak bu söylediklerime çok takılacağını sanmıyorum... Nasıl olsa bu sözleri sen hak etmedin ben abarttım!!!.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
İğneleyici mizah anlayışım sanırım amacından sapıp başka platformlara kaymış. Orta yerde mizahın ciddiye alınışı hatta aşırı ciddiye alınmasına rağmen eğer bu kadar üzüleceğini bilseydim bu tür bir şaka yapmaktan geri dururdum. Zira; hiç bir gülmece konusu bir arkadaşın mutluluğundan ya da huzurundan daha kıymetli olamaz. Herşeyden önce verdiğim rahatsızlık için özür dilerim..!! Zira; bunun bilmeden de olsa başlamasına sebeb oldum.
Eğer, ben gerçekten evli bir erkek olsa idim değil seninle likya yollarına  gitmek internette dahi görüşmezdim. Bunuda bilesin. :(( Beni yanlış değerlendirmişsin.
O konu ile ilgili konuşmak istememem gayet doğal. Zira; konuşmaya çalıştıkça çevremdeki insanlara karşı içimde öfke birikiyor. Onun yerine unutmak ve affetmek yolunda hareket ediyorum. Yani bu konuyu hiç kimse ile görüşmedim.Hatta sana bahsettiğim kadar bile konuşmadım.
(Sanada neden bahsettim bilmiyorum..Belki anlayacağını düşündüm.Belki bir an güveneceğim birisine içimi açmak istedim.Sanırım bir zayıflık anıydı.:((  )
Kusura bakma arkadaşım. Kendine iyi bak Dostlara selam!!
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Bana zamanında söylemediğin için sana sitem ettiğim konu yüzünden sen; bana bahsettiğin için pişmanlık duygusu yaşıyorsun. Sana bu pişmanlık duygusunu yaşattığım için benimde pişman olmamı sağlıyorsun!!
Otobüste bu konuyu öğrendiğim halde likya yolunda; ne seni yarı yolda bıraktım, ne de sana başka bir laf ettim. Sana güvenme konusunda hiç bir zaman tereddüt etmediğim halde seni yanlış değerlendirmemle itham ettin.
Zayıflık anında söylediğin konu yüzünden seni anlayamayan birisi yaptın.
Msndeki sohbetimizde benim nikah olayı üstünden karamizah yapıp bana iğneli laflar sokmaya çalışırken konu senin nikah olayına döndüğünde "boşver" deyip konuyu kapattın, ben kapatmayınca beni fırçaladın!
Karamizahlarının çok can yaktığını daha öncede söylemiştim. Yaktığın canın acılarını dinledin. İçimde bunlar varken birşey olmamış gibi davranamazdım. Kendime bunu yapamazdım. Söylenmemiş sözler, çelişkiler ve pişmanlıklar üstüne bir hayat yaşamak istemiyorum.Yaşamayacamda.
Bu son mailinde beni yine eşşeğin götüne soktun Karadeniz. Ama bu en kibar sokuşundu. İsteyince pek kibar oluyorsun!!!!
Sosyal bir insan gibi gözüksende özelde iletişime kapalı bir insansın. Söylemek istediklerini ima ederek ve iğneli laflar ile söylüyorsun. Nikah olayı yüzünden de çevrene öfke duymaktan vazgeç. Sana kimse o imzayı zorla attırmadı. En başından beri bildiğin ve sezdiğin halde olayların kurbanı değil ortağı oldun. Hissettiğin bu öfke çevrene değil kendine. Bunuda kendine itiraf et. O zaman bu olayın üstesinden gelirsin. Unutmaya ve affetmeye çalışman boşuna. Ortada affedilmesi gereken kimse yok ki. (Bana anlattığın kadarı ile diyorum)
Bilmiyorum hissettiklerimi duygularımı anlatabiliyor muyum? Aynı dili kullanmasakta anlaşmaya çalışıyorum. Bu seferde olmazsa konuyu kapatalım ve bir daha asla açmayalım.
Bloğum konusunda kararlıyım... Senin hayatın konusunda birşey bilmiyorken, benim hayatım konusunda herşeyi bilip yorum yapabilmen hoşuma gitmiyor. Eşitlik ilkeme ters...
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
Kimseye öfke duymuyorum zaten. Ben o olayı çoktan geçmişe gömdüm gitti.Özel iletişime kapalı olmamanın ne kadar iyi birşey olduğunu son mailinde daha iyi anladım. Artık bu konuda daha titiz olacağım. Blog zaten önemli değil. Sadece bana niçin yasakladığını daha net anlamak için ısrar etmiştim. Sanıyorum anladım. Şimdilik iyi akşamlar.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Haccecan:
Beni anladığını hissettim. Bu ilk defa oluyor.
Zamanının geldiğini düşündüğüm kız-erkek arkadaş konusu hakkında ki kendi düşüncemi söyleyeyim. Genel olarak düşüncene katılıyorum. Erkek arkadaş, kız arkadaş günümüzde sevgili anlamında kullanılıyor. Herkes hak ettiğini bulur. Bu özgürlük ortamında herkes istediğini yaşasın, yaşadıklarından hakettikleri tecrübeleri alsınlar.Bu genel bir konuydu.
Özelde ise iznin olursa birşey söylemek istiyorum.
Bir konuda davranışını değiştirmen gerektiğini düşünüyorum.
İlişkiler konusunda çok tecrübem yok ama ilişkilerin ve iletişimin nasıl olması gerektiğini biliyorum. Bilgi, tecrübe, zeka gibi bir çok konuda benden daha iyi olduğunu kabul ediyorum ancak duygular ve hisler konusunda benden daha iyi değilsin. O yüzden kulak ver bana.
Temelde her iki cinsede insan gözüyle bakıp yaklaşman güzel bir şey ama sonuçta insan kadın-erkek olarak ayrılıyor. Her insana arkadaşım, dostum, kardeşim diye hitap ederek karşı cinsin sana- seninde karşı cinse olan duygularının önüne geçiyorsun. Bu konuda bir çok kıza acı çektirdiğine adım gibi eminim. Anlattıklarından da bu anlaşılıyor. Çektirdiğin acıların bedelini ise şu an ödüyorum diyerek kendini de acılara gömüyorsun. Yüreğin, gözlerin acı dolu.
Söylediğin her sözde yaptığın her davranışta gerçekten aşkı hak eden biri olduğu sinyallerini çevrene veriyorsun ancak aşkı yaşamak konusuna gelince bir taş-kaya oluyorsun. Buda sanırım kasıntı Karadeniz yüzünden.
Söylemek istediklerini ima ederek ve iğneli laflar ile söylemenin nedeni ise karşılaştığın sıkıntı ve zorlukların sende bıraktığı izler. Bir tür savunma mekanızması. Nerden mi biliyorum, aynı şeyi bende çok yapıyorum. Bu yüzden bu konuda seni analiz etmem kolay oluyor. Ama bu konuda benden betersin. Beni bile sindirdin.
Valla ben yine söyleyeceğimi söyledim. Güzin ablalık huyum çıktı ortaya. Biri beni durdursun. (Umarım haddimi aşmıyorumdur)
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Karadeniz:
HAKLISIN...:(((
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Devam Edecek

10 Kasım 2010 Çarşamba

Haccecan'a eden bulur!!!

(Ruhun Şad Olsun Atam)

Daha önce şurada bahsettiğim Karadeniz'in kıydığı nikah olayının yazı dizisine başlıyorum. Ya bismillah!
Likya Yolu yürüyüşü için otobüsle Fethiyeye giderken Karadeniz "evlerinde mutfakta sohbet ettiğim kızın nikahlı eşinin olduğunu" söyledi. Kimsesi olmayan ve Ankara dışında ki başka bir ilde sözleşmeli memur olan bu kızın tayininin eş durumu nedeniyle Ankara'ya çıkmasını sağlamak için ikisinin nikah kıydığını söylemişti bana. Bunu söylerken şaşkın şaşkın Karadenize bakıyordum. Ona tek bir kelime bile etmemiştim. Önüme döndüm ve iç dünyama kapandım. Bu kadar tepkisiz kalacağımı Karadeniz de beklemiyordu sanırım. Ama içimi bilseydi bunu söylediğine bin pişman olurdu! Benim yaşadıklarımı hissedebilmesi ve anlayabilmesi için bana yaşattığının aynısını ona yaşatmaya karar verdim. Bunun için uygun zamanı beklemeliydim. Sahte nikah olayı hakkında konuşup Karadeniz'in uyanmasını sağlayacak tek kelime etmiyor, hiç önemsemiyormuş gibi davranıyordum. Bayram için memlekete gidip döndükten sonra tayin isteyebilmek için bir arkadaşımla resmi nikah kıydığım yalanını bloğumda yazarak yayınlamış Karadeniz'in ne tepki vereceğini merakla beklemeye başladım. Bu yalana bloğumu okuyan arkadaşlarımıda ortak ettiğim için üzgünüm. Ulvi bir görev için söylenen ve yazılanlar yalan olarak kabul edilemez demi?!!!! Kandıranı kandırmak gerektiğini Karadeniz söylemişti zaten.
Ankara'da çadır almak için geziyorken Karadeniz yaşadığı bir olayı anlatmaya başlamıştı. Taksici olarak çalıştığı dönemde Karadeniz'in aracına sarışın, bakımlı, hoş bir bayan binmişti. Kadın kocasının kendisini aldattığını öğrenmiş, alkollü olmasının da etkisiyle ağlıyordu.  "İş için şehir dışına çıkacağımdan bu gece eve gelmeyeceğim" diyen kocası o gece bir barda başka bir kadınla birlikte görülmüştü. Kocası tarafından aldatıldığını öğrenen kadın alkol alıp ne yapacağını kara kara düşünürken, Karadeniz kadına Güzin ablalık yapıp  "yalanıyla eşinizi vurun, bu gece rüyamda başka bir adamla seni aldatırken gördüm diyerek tepkisini ölçün. Aldattığınızı duyduğunda size gerçekte nasıl tepki vereceğini söylüyorsa sizde öyle davranın!" demişti.
Verdiği akılla Karadeniz'i sırtından vuracaktım. İnsanlara akıl vermesi kolay, bakalım sen ne yapacaksın Karadeniz!!!
Likya yolu fotoğraflarını slayt haline getirip flash belleğime yüklemiş 2009 yılı kurban bayramından önce kargo ile Karadeniz'e postaladım.  Kızkardeşine, annesine ve yeğenlerine çam sakızı, çoban armağanı bayram hediyesi diye Kargo kutusunun içine bayram şekeri, buzdolabı süsü (buzdolabı süsüne büyük bir zaafım var!!), ve anahtarlıkta koymuştum.
Bayram sonrasında Karadeniz'le msn'de sohbet ediyorken bayramda ne yaptın? Görücülere göründün mü? diye sorduğunda "yok bu bayram kimseye görünmedim, nikah kıymam dışında bir gelişme yok!" dedim. Canım arkadaşım benim görücüleri nedense hep merak eder!!! "Ne nikahı?" diye sorduğunda "tekrar yazmak zorunda kalmayayım, buraya yazdım al oku!" diyerek yazdığım belgeyi ona gönderdim. O gece belgeyi açamadım diyerek ertesi gün tekrar yazdığım yazıyı istedi benden. Tekrar gönderdim! O gün gönderdiğim kargo eline ulaşmıştı.   Benim nikah olayı  üstüne tek kelime etmeyen Karadeniz boşandığını ve kargo ile gönderdiğim şekerleri handa dağıttığını, anahtarlık ve buzdolabı süslerini başkalarına verdiğini, flash belleğe kayıt ettiğim slayt gösterini ise bilgisayarın açmadığını söylemişti!!!  Anam ben bu sözlerine bir bozuldum bir bozuldum ki. Facebook'tan kız kardeşine mesaj atıp Karadeniz'den dert yandım.  Kızkardeşi telefonda arayıp Kargo'da gönderdiğim her şeyin ellerine ulaştığını söylemişti. "Abim seninle nedense çok uğraşıyor!" demişti. Hımmm demek öyle!
Ertesi gün Karadeniz'le tekrar Msn'de sohbet etmeye başladık. Konuşma metninin bir özetini çıkartamadığımdan aynen yayınlıyorum.
Karadeniz: Yeni yılda parti veriyor muşsun? Hindi kızartacak mışsın?
Haccecan: Hangi istihbarat ajanı yumurtladı bunu?
Karadeniz: Senin çılgın partiler düzenleyen bir yanın varmış. Öyle diyorlar. Sabahlara kadar dans müzik, eğlence, insanlar çoşarmış. Bu parti hepsini unuturacak falan diyor muşsun!
Haccecan: Senin yapmak isteyipte yapamadığın şey bu olmasın? Bana mal ediyorsun ki dışa vurabilesin?
Karadeniz: Bizsiz parti mi olur kız aşk olsun! Evlendin sen de değiştin ya ne diyeyim :(
Haccecan: Bak allasen. Benden daha tecrübelisin evlilik konusunda. Sen de mi değişmiştin böyle! Çılgın partiler vermiştin. Ha sen ondan böyle uslandın..
Karadeniz: Senin kadar olmasada ben de bir zamanlar verdim parti.
Haccecan: Evli adamdınya ağır takılıyordun!
Karadeniz: Evlilik bir oyun imiş, kumpas yani. O konuda hesap sorulacak bir iki insan var ama artık ben eski Karadeniz değilim. Kimseden birşey soracak halim yok
Haccecan: Birşey anlamadım!
Karadeniz: Boş ver. Şeytan kazdığı kuyuya düştü hepsi bu..
Haccecan: Bak böyle yapınca bozuluyorum. Yahu anlatsana...
Karadeniz: Anlatacak birşey yok. Asıl amaç tayin için evlilik değil miş. Bunu bil yeter.
Haccecan: Kimin amacı kızın amacı mı? Dün boşandım demiştin!?
Karadeniz: Bilmiyorum araştırmadım. Evet boşandım. Benimle oyun olur mu? Bana yüreğindeki ne ise çıkartıp söyleyeceksin. Öyle dilin ayrı yüreğin ayrı konuşmayacak.
Haccecan: Yap boz parçalarını attın önüme, Haccecan sen birleştir mi diyorsun? Ne olmuş kız seni mi seviyormuş? Delirtme beni ya konuşsana!
Karadeniz: Beğen miş diyelim... Bizimkilerde akıllarınca nikahta keramet vardır hikayesi. İnsanın sevdiklerinin insana yaptığını düşmanı yapmaz. :( Ben çıkıyorum. Kendine iyi bak. eşine selam saygı adı Ferhat mıydı?
Haccecan: Ya bi dur. Az dur. Olayın kritiğini yapalım kaçma hemen!
Karadeniz: Bye. Boş ver. Konuşmaya değmez. Sevmem öyle ikircikli işleri.
Haccecan: Az dur. Valla dünya siyasetinden daha güzel konu. En azından sana laf yetiştirebilecem.
Karadeniz: By
Haccecan: Çevrendekilere de bana yaptığını yaparsan çevrendekiler ne yapsın? Hem bütün kapıları-pencereleri kapat, sonrada kaleye usulsüz girdiler diye veryansın et.Seninle konuşmak kolay birşey de sanki.
......
Karadeniz: Evet evdeyim
Haccecan: Evet bende evdeyim.Kızın sana karşı duyguları olduğunu nerden biliyorsun? Bunu daha önce anlayamamış olman anormal!
Karadeniz: Yardıma muhtaç birine yardım amacı ile yola çıkmışsan, sadece yardım edersin. Gözünde mistik bir kahraman olmak amacı gütmezsin. İlgiyi baştan beri fark ettim. Bende o yüzden fazla ısınmaması için uzak ve mesafeli durdum. Sonuç daha fazla üzülmesin diye. Sanırım başarılı da oldu.
Haccecan: Senin oyuna gelmiş olabileceğini sanmıyorum.Nikahta keramet vardır diye bu oyuna ortak olmayacak kadar zekisin.Şimdi niye bana oyun yaptılar diye hesap sormaya kalkıyorsun?
Karadeniz: Bu bir tayin evliliği ne kerameti? Ne nikahı? Yalan başlayan herşey gerçekle biter. Buda öyle oldu. Hayat işte! İnsan. Diyecek birşey yok!
Haccecan: Bizimkiler de akıllarınca nikahta keramet vardır hikayesi dedin onu kast ediyorum. Başta bu oyuna gelmeyecek kadar zekisin diyorum, şimdi hesap sormaktan bahsediyorsun.
Karadeniz: Hesap sormak gerekir diyorum. Ama yoruldum artık. Sana da izah vermekten gına geldi, yani bilesin. Herşeyi yeniden yeniden anlatıp duruyorum. Başka bir konu bulalım. Bu konu zaten yeterince can sıkıcı.
Haccecan: Bende beni eşşeğin götüne sokmandan sıkıldım. Şamar oğlanı değilim ben!
Karadeniz: Ha şunu bileydin!
Haccecan: Kurduğun cümleleri görsen sende sorardın. Kendinin bile ne yazdığından haberin yok.
Karadeniz: Ne diye ısrar ediyorsun ki o vakit?
Haccecan: Neyi ısrar ediyorum be?!
Karadeniz: Boşver diyorum, yok diyorsun. Boşver işte sadece boşver. Hayata dön başka yöne bak. Görmek istemiyorsam ben öyle yapıyorum. Bakmıyorum artık hepsi bu.
Haccecan: Senin yarım yamalak anlattığın bir şeyi boşverip geçemem ben! Boşvermek sende var bende yok!
Karadeniz: Düzeltmeye çalışmaktan yoruldum. İzah etmekten sıkıldım. 40 yıl oldu kendimi anlatıyorum. Hala anlatıyorum. Anlatmak zorunda olmaktan sıkıldım. Olduğum gibi biriyim işte. Hepsi bu ne eksik ne fazla. Boşver hayata dön. Dünya insanlardan teşekkül değil sadece. Ağaçlar, kuşlar, böcekler, dağ, deniz, orman. Bunlara bak!
Haccecan: Valla şu an bir odada bilgisayara bakıyorum. Ne ormanı ne dağı? Senin nikah olayını otobüste söyledin Fethiyeye giderken. Bir kere konu açıldı. Üstüne daha bir şey ne sordum ne söyledin. Bu günde iki satır yarım yamalak yazdın. Sonra anlamayan salak yerine koydun. Konuşmak istemiyorsan tamam.
Karadeniz: Boşver. Haccecan boşver yeni bir yıl geliyor. Yeni yılda ne yapacaksın? Memlekete dönmek dışında bir plan var mı?
Haccecan: Memlekete gidemiyorum. Tayin hakkım yok benim. Malak gibi buraya mahkûmum.
Karadeniz: Niye şu nikah işi ile olmuyor mu yani!
Haccecan: Boşver! Dağ deniz orman... Bunlara bak sen! O konuyu konuşmak istemiyorum.
Karadeniz: Peki..
Haccecan: Seninki kumpasla da olsa Ankara'ya gelebilmiş. Benim öyle bir şansımda yok!
Karadeniz: Ne yapacaksın? Orada bir ömür devam mı edeceksin?
Haccecan: Başka çarem mi var?
Karadeniz: Bir ömür ne kadar kolay bir kelime. Bir ömür. Offf ... Olan zaten bir tane.
Haccecan: Yaraya tuz basma istersen!
Karadeniz:Yapacak birşeyler illaki vardır. Ama artık zaman az. Bıktım usandım rüzgara karşı koşmaktan, dalgaya karşı yüzmekten, sürekli yokuş tırmanmaktan. Elimdeki herşeyin kağıt bir kule gibi yıkılıp gitmesinden.
Haccecan: Bende yoruldum. Ama pes etmek yok! Senin ruh halin kötü. Git yat. Uyku iyi gelir. Her zaman iyi geldi.
Karadeniz: Kendine iyi bak arkadaşşş. Kurda kuşa yem olma! Fırsat bulursan bana da bak. Hayat benim istediğim gibi olmayacaksa, hiç olmasın daha iyi derdim bir zamanlar. Zaten hiç olmuş.
Haccecan: Hayatı kendin için sen zorlaştırıyorsun. Sana bakıyoruz da ne oluyor?! Eşşeğin götüne layık görüyorsun beni...
Karadeniz: En azında bir yerin var kıymetini bil bari. Bizim o da yok. :(  Kira falan istemez.
Haccecan: Senin 15 sene önceki halinle şimdi kıyaslanamazsın bile. Yeni yeni eğilmeye bükülmeye başladın... Söyleseydin bir deve ayarlardım sana. (Devenin götünü kasdediyorum :) )
Karadeniz: Niye orası daha mı rahat?
Haccecan: Daha büyük konforlu!
Karadeniz: Biliyorsun yani. Senin girip çıkmadığın yer yok hani!
Haccecan: Yok henüz oraya kimse layık görmedi. Sen bir el atda beni de al oraya.
Karadeniz: Senin tayin hakkın yok, bildiğim kadar ile olmaz yani!
Haccecan: yokkkk yokk yokkk yok
Karadeniz: Deve işi yatar o vakit
Haccecan: Eşşekle idare et diyorsun!
Karadeniz: Öyle devlet diyor. Ben ne edeyim? Sen devlet ile sözleşmemiş, ayrıca nikahta kıymışsın. Mutluluklar!!
Haccecan: Şu iğneli lafların çok can yakıyor bilesin
Karadeniz: Espiri yaptık.
Haccecan: Kendi yaşadığın acıları bana yaşatmak zorundamısın?
Karadeniz: Buna karamizah diyorlar.
Haccecan: Karası batsın. Mizah isteyen kim?
Karadeniz: Ağlanacak haline gülüyorsun.
Haccecan:Ağlanacak halime ben gülerim. Sağol.
Karadeniz: Bende gülerim. Senin ipotekinde mi? Haha hahaaa İşte güldüm bak!
Haccecan: Rüzgara karşı durmak senin karakterinken işin zor. Rüzgarla aynı yöne gitmek senlik değil.
Karadeniz: Sen bir yelkensin. Rüzgarla gidersin diyorsun.
Haccecan: Heee
Karadeniz: Tayin olmayacaksa evlilik ne olacak?
Haccecan: Boşver!
Karadeniz: Bana denileni sana da diyeyim. Belki faydası olur.
Haccecan: Ne?
Karadeniz: Hazır koca bulmuşsun işte! Daha ne istiyorsun? Nasıl güzel mi?
Haccecan: :) Bunumu dediler sana. Anam ne ızdırap olmuştur.
Karadeniz: Eskiden olsa ümüğünü sıkardım. Ama şimdi sadece bir salağa bakar gibi bakıyorum. Umarım anlıyordur.
Haccecan: Diyen kişinin anladığını sanmıyorum. Oğlumuz evleniyor diye annenler bu nikahı desteklemiştir! ...
Karadeniz: Tezgahlamış desende olur.
Haccecan: Valla beklenir, zeki kadın. Zekiliğin ona çekmiş :) Sen beni şaşırttın, nikahın başında nasıl oldu da anlayamadın?
Karadeniz:Aslında anladım. Ama bu kadar tezgah olacağına inanmak istemedim. Zira en değer verdiğin insanlar. İnsan inanmak istemiyor. Olmaz diyorsun.
Haccecan: Anlaman daha kötü. İçi dışı farklı dediğin insanlarla aynısın. Ama bunu hep yapıyorsun kendine. İçin farklı dilin farklı diyor.
Karadeniz: Bende oyunu onların taşları ile oynadım. Madem oyun, öyle olsun dedim.
Haccecan: Bu oyun için demiyorum. Sen bunu kendine hep yapıyorsun.
Karadeniz: Neyi kendime yapıyorum? Sen gene ne kurdun de bakim hele.?
Haccecan: İçin farklı, dilin farklı konuşuyor.
Karadeniz: Hiiiç bir zaman öyle birşey demem.
Haccecan: Kurmadım. Kanıtlarım var.Tabi sen yine çamur at izi kalsınlıkla suçlayacaksın beni..
Karadeniz: Nereden çıkarttın bunu bakiyim.
Haccecan: Ben söylersem önemi kalmaz. Kendini yokla.
Karadeniz: Sen gene kazı koz anlamış olmayasın. Anlatta anlayalım.
Haccecan: Yok! Ben doğru anlıyorumda sen her halukarda laflarınla mat edeceksin beni. Konuşmanın sonunda nasıl olsa mat olacağım. O yüzden sorgulamayı bırak. Bu lafımı ciddiye al.
Karadeniz: Benim içimde, dışımda, dilimde, belimde bir. Neysem oyum arkadaş! Kendini bana yansıtıyor olmayasın.
Haccecan: Dur bu lafını bir yoklayayım doğru mu diye. Duruma göre değişiyor benimkisi. İlk önce iç baskı, dış baskı derken farklı konuşuyor olabilirim ama sonuçta hep içim-dışım bir olur. Korkularımın üstesinden gelmem için zamana ihtiyacım vardır.
Karadeniz: Eeee...
Haccecan: Ama sen konusunda hala ısrarcıyım.Kanıt olarak göstereceğim konuyu çok örnek verdiğimden dolayı bu örnekten bende sıkıldım. Elime bir malzeme verdin diye pişman olmanı istemem. O yüzden yine sorgulama beni kendini sorgula. (Burada duygularını itiraf etmeye çalışan sevdiği kıza git evlen!! demesini kast ediyorum. İçinden seviyorken dışından git diyen Karadeniz'in içide, dışıda, belide, dilide bir!!!)
Karadeniz: Bir çiftte zil vereyim. İyi gider.
Haccecan: Ne zili?
Karadeniz: Kıvırırken diyorum. Bir çift zil iyi gider.
Haccecan: Aaa... Kıvırmayı senden öğrendim biliyorsun...
Karadeniz: Benden kıvırmayı öğrenmiş gibi bir halin yok. Sanki doğuştan bir yetenek var gibi daha çok.
Haccecan: Sana neyi kabul ettirebildim ki? Muhalefetlik, karşıtlık senin karakterin.
Karadeniz: Seni seviyorum arkadaş ilaç gibi bir şeysin. Haydi kendine iyi bak! Yorgunum uzanıyorum. Umarım bir daha kalkmam. Haydi bye. İyi geceler
Haccecan: Dur şu lafı şöyle bitir. Umarım kalkmayız. Birimiz kalkmayacaksa bu ben olayım. İyi geceler.
Karadeniz: Olmaz birde orada seninle uğraşamam.
Haccecan: Neyimle uğraşacan? Burdakiler alır gömer beni.
Karadeniz: Biraz geç gel. Kafamı dinleyeyim bari
Haccecan: Ben seni ne zaman uğraştırdım? Seninle aynı yerde bulunacağımızı sanmıyorum, ben cennette sen ise azot olacaksın. Boşlukta!
Karadeniz: Ya öyle hiiiç uğraştırırmısın. Hemde hiiiççç!
Haccecan: Diyene bak!!!!!!
Karadeniz: Bakıyorum son derece beyefendi birinini görüyorum. Son Ankara beyefendisi. :D
Haccecan: Beyefendinin yanına eşşeğin götüne iyi sokan lafınıda ekle. Ukala ve gıcığı da...
Karadeniz: Senin elinde ayna mı var? Bakıp bakıp mı yazıyorsun bunları? Cık cık hiiiç iyi haller değil! Bilesin.
Haccecan: Ayna lafını ben kullanırdım. Çaldın onu.
Karadeniz: Haydi yat uyu.
Haccecan: Bu konuda ciddiyim senden yediğim fırçanın haddi hesabı yok!
Karadeniz: Sen evli barklı bir kadınsın. İşine gücene bak! Onunla bunla chat yapmak yakışıyor mu ?
Haccecan: Sende dul bir herif. Evliyken bekar bir kızla dağ tepe gezen sen mi diyor bunu?
Karadeniz: Ben gezerim arkadaş!! Ne olsa erkeğim! De bakiyim ne diyeceksen!
Haccecan: Bende chetleşirim. Yeni nesil kadın geliyor!! ...
Karadeniz: Dikkat et geliyor derken, gitmesin! Evli kadının chat yapması cinayet sebebi bu topraklarda.
Haccecan: Hala ayaktayım.
Karadeniz: Yalan! Oturuyorsun. Değil mi?
Haccecan: Ölü değilim anlamında kullandım.
Karadeniz: Bende ölebilirsin anlamında şey etmiştim. Ama neeredeee?!!! Tamam haydi. Kendine İyi bak. İyi geceler!!!
Haccecan: İyi geceler!!!

Devam Edecek....

8 Kasım 2010 Pazartesi

Bir Kez Daha Düşün...



Yüreğin bana süprizinden bir yada iki ay sonra Ankara'da yapılacak bir organizasyon için Orhan Baba ve Orhan babanın yeğeni ile birlikte bir araca atlayıp yola koyulduk. Aracın arka koltuğunu bana bırakmışlardı. Arabada yatıyorum, kalkıyorum, yan yatıyorum. Ohhh!! harika bir yolculuk geçiriyorum. Keyfim gıcır. Orhan Baba; "Ankara'daki organizasyonda Yüreği de görürsen şaşırma!"  dedinde yattığım yerden ani bir hamleyle  dikelip, celallenerek; "O kadar da uzun boylu değil Orhan Baba!!"  diye tepki verdim. "Bak görürsün Yürek'de orda olacak!" dediğinde espri yapıyor diye gülüp geçmiş böyle bir şeyin olabileceğine ihtimal dahi vermiyordum. Yürek keyfimi yeterince kaçırmıştı. Antalya'dan Ankara'ya bu organizasyonda da keyfimi kaçırmak için gelecek değil ya!!
Ankara'ya vardığımızda yaşadığımız yörenin tanıtımı amacıyla sergilenecek  tarihi eşyaları araçtan indirip, standa taşıdık. İnsanların gözlerine hitap edebilecek şekilde standı bir güzel düzenlenledik. Ertesi gün akın akın ziyaretçiler gelmeye başlamıştı. Soranlara stantda ki eşyalar hakkında bilgi veriyordum. Orhan baba bir iş için stantdan ayrılmış, tek başıma bekliyordum. Kendi halimde stantda takılırken arkamda birilerinin varlığını hissettim. Arkama dönüp baktığımda Yürek, Bay Uyanık ve bir kızı ayakta bana bakarlarken gördüm. Yalnız kalmamı özellikle bekleyipte geldi bunlar!!!  Beynimden aşağıya doğru dökülen kaynar suların yaptığı haşlanma etkisiyle birlikte yanlarına doğru gittim. Ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Bir zamanlar canım arkadaşım diye hitap ettiğim şahsı olur olmaz her yerde görmek korkulu kabusum haline gelmişti. Yürek; "Ne işin var burada?" diye sormuştu bana. Bu nasıl bir soru beee!!!. Benim yaşadığım şehirle ilgili geçen senede katıldığım bir organizasyona katılmam hanımefendi tarafından yadırganmış, ne işin var diye bana sorabiliyordu. Ne haklaaaa!!!   Antalya'dan  gelip, bana bu soruyu nasıl sorabiliyor ki?! "Organizasyonda görevliyim" diye cevap verip "Sen ne arıyorsun burada?" diye sormuştum. Yanında ki arkadaşıyla birlikte  Bay Uyanığın daveti üzerine gelmişlerdi. Aramızda yaşanan bu soğuk diyaloğun ardından "Kolay gelsin!" diyerek yanımdan ayrılmışlardı.
3-4 gün boyunca Bay Uyanığın başkanlığında ki stantda vakit geçirmişler, kah oturuyorlar, kah ellerine aldığı gitarla fotoğraf çekiniyor, kah Ankara'yı gezmeye çıkıyorlardı. Harika günler geçiriyorlardı. Bense koca organizasyon alanında onlarla karşılaşmamak için standımdan ayrılmıyor, onların bulunduğu yerden ırak durmaya çalışıyordum. Beni kıçına bile takmayan Yürek yine yapacağını yapmış, güzel günlerimi zindana çevirmişti. Bay Uyanık Yüreğe çektiği fotoğrafları stantda boy boy asmıştı. Bay Uyanığın bu yoğun ilgisinden dolayı Yüreğin başı dönmüş olmalıydı.  Bir zamanlar gösteri ve sergilerde bana çektiği fotoğrafları bende gördüğümde gurur duyduğumdan Yüreğin hissettiklerini tahmin edebiliyordum.
Köşe bucak kaçtığım Yürek'le organizasyonun son günü malzeme arabasını taşırken tekrar karşılaştım. Görmezlikten gelip yanından geçmeyi düşünüyordum ancak bana yaklaşıp "Hadi görüşürüz!" diye öperek ayrıldı benden. İnşallah bir daha görüşmeyiz!!!
 Üç yıl önce internette bir sitede görüp beğendiğim güzel bir fotoğrafa  "Bir gün bende böyle güzel fotoğraf çekeceğim!" diye yorum yapmıştım. Fotoğrafın sahibi tarafından yorumuma  "İsterseniz fotoğraf çekimlerinin yapıldığı doğa gezilerimize sizde katılabilirsiniz" diye cevap gelmişti. Bay Uyanık tarafından gelen bu davet üzerine iki arkadaşım ve ben bir doğa gezisine katılmıştık. Bundan sonra, ortamı ve insanların davranışlarını seviyeli bulduğum bu geziler benim için sürekli bir hal almış, fotoğraf çekmek ve dağ -tepe gezmek tutkuya dönüşmüştü.
Ekiptekiler için yeni ve farklı bir yüz olduğumdan çokca fotoğrafımı çekiyorlardı. Fotoşopta düzenlenen fotoğraflarımı gördükten sonra kendimi Paris Hilton sanmaya bile başlamıştım. Bir süre sonra ikinci el yarı profosyonel bir fotoğraf makinası alıp  fotoğraf çekmeye de başladım. Her haftasonu farklı mekanlara gidip fotoğraf çekiyorduk.  Gittikçe işin tekniklerini öğrendim. İçlerine girdikçe aralarında çekememezlik, kıskançlık ve rekabetin bolca yaşandığına şahit oldum.
Bay Uyanık çektiği fotoğraflarımı internet ortamında bana gönderiyor, "şu fotoğrafta güzel çıkmışsın" diyerek görüşlerini bildiriyordu. Fotoğraflarımın kenarlarına şiirler yazıp gönderiyor, kendimi önemli birisi gibi hissetmeme neden oluyordu. Fotoğraf alıp verme bahanesiyle her gün msn'de sohbet ediyor, sevdiği müzik parçalarını bana gönderiyordu. Samimiyet belli bir düzeye geldiği için olanları yadırgayıp, niyetini sorgulama yoluna hiç gitmedim. Bay Uyanığı duygusal, romantik, paylaşımcı birisi olarak kabul ettiğimden ters giden birşeyler olduğunu görmezlikten geliyor; bana davrandığı gibi diğer bayanlara da  davrandığı için aramızda olup bitenleri bana özel bir davranış olarak algılamıyordum. Herkese mavi boncuk dağıtan birisiydi!!! Ters giden hiç bir şey yoktu! Her şey yolundaydı! Kendimi mi kandırdım yoksa gerçekten yanlış olan bir şey yok mu cevabı şu an bile bilmiyorum. Bekar bir kadın ile evli bir erkek arasında ki iletişimde sınır ne olmalı? Hangi davranışlar yanlış, hangi davranışlar doğru olarak kabul edilmeli? Ben niyetimden eminsem karşımda ki insanın niyeti beni bağlarmıydı? Bay Uyanığın bana karşı olan davranışlarıyla, fotoğrafımı çeken diğer insanların davranışlarını kıyasladığımda bir şeylerin ters gitmiş olduğunu ve ters giden bu duruma alet olduğumun farkına şu an varıyorum. Hatayı kabul etmek istemeyen yanımı alt edip hatamı kabul ediyorum. Kendimi esefle kınıyorum, o zamanlar neden öyle düşünmedim bilmiyorum. Körmüydüm ne? Aslında onuda biliyorum.
Karşı cinsle özel ilişkiler konusunda hiç bir zaman başarılı olamadım. Erkeklerle göz göze gelip, onlarla rahat konuşamayan çekingen bir tarafım var. Baba, abi, dede, amca diye isim verdiğim ve öyle gördüğüm erkeklere tüm içtenliğim ve sevecenliğimle iletişim kurabiliyorken, bekar erkeklerden köşe bucak kaçıyorum. En yakın iletişim kurabildiğim Karadenizle nasıl iletişim kurabildiğimi  okuyanlar bilir.  Rahat iletişim kurmamı, sevecenliğimi ve cana yakınlığımı amcalarım, abilerim, babalarım, dedelerim yanlış anlayabiliyorlarmış!! Benim abi, baba, dede, amca dediğim olgun erkek katogorisine giren erkekler andropoz dönemi orta yaş bunalımını atlatmalarını sağlayacak kendinden yaşça genç kızların ilgileriyle yaşam enerjilerine enerji katıyor, kendilerini genç hissetmelerine neden oluyormuş.
Şurada bahsettiğim  bir önceki sene yapılan organizasyon için Ankara'ya gittiğimizde Karadeniz'le buluşmama en büyük tepkiyi Bay Uyanık ve Bay Uyanığın gaza getirdiği Bay Kırsaçlı vermişti.  O zaman kızdığım, anlam veremediğim tavırlarına şimdi şimdi  bir anlam vermeye başladım. Bay Uyanık bana karşı görmezden geldiğim hep farklı duygular içerisinde,  Karadeniz'i rakip olarak görerek, duygusal bir yıkıma uğramıştı. Karadeniz karşısında hiç şansı olmadığını biliyor tabi.  Ankara dönüşünde Bay Uyanık; Facebook'a yüklediğim organizasyon sırasında çekindiğimiz Karadeniz'inde içinde bulunduğu grup fotoğraflarını iş çevresinde yanlış anlaşılmalara neden olacağını ileri sürerek!! sildirtti bana. Her geziye beni davet edip, beraber gidiyorken bundan sonra beni hiç bir geziye davet etmedi. Benim yerime yakın arkadaşlarımı davet etmeye başlamıştı. Yürek'e karşı bu kadar ilgili ve yakın davranmasının benimle bir ilgisi var mı yok mu onun hakkında da yorum yapmayayım!!!! Takdiri siz değerli halkımıza bırakıyorum.
Yürek de baba sevgisini yeterince görmeyen, özel hayatında sevgiyi bulamayan garibin tekidir. Yürek, Bay Uyanığın ilgili, sevgi dolu tavırlarına kapılmış olmalı. Bu olaylardan çıkartılacak toplumsal ders ise; kızlarınızdan sevgiyi, ilgili eksik etmeyin. Sevgi her canlının kendini teslim ettiği sıcacık bir duygudur. Bu sıcak duyguyu kullanmasını öğrenen kötü niyetli insanlara kızlarınızı kurban etmek istemiyorsanız onları sevin, aklı başında, kendi ayakları üzerinde durabilecek, kimseye muhtaç olmayacak şekilde yetiştirin. Evli erkekler orta yaş bunalımlarınız için kızınız yaşınızda kilerden medet ummayın!!! Eşinize, çocuğunuza çoluğunuza, yuvanınıza dönün. Dönün ki Haccecan gibi safların kanına girmeyin...
Yürekle aramızda geçen bütün bu olaylardan sonra aramızda kötü hiç bir diyalog yaşanmadığı halde Yürek, kızkardeşleri ve Bay Uyanık  ile birlikte beni ve Karadeniz'i  facebook ve msn'den sildiler. Facebookta yaprak dökümünü yaşadık resmen. Bana karşı tepkilerini anlayamamış olsamda Karadeniz'e karşı tepkilerinede  hiç mi hiç bir anlam veremedim.  Acaba aralarında benim bilmediğim diyaloglar mı yaşandı da Karadeniz'i silmişlerdi?
En son ki Ankara organizasyonundan sonra geçenler de Bay Uyanıkla bir gezide karşılaştık. "Uzunnnn zamandır neden büyüklerini arayıp sormadın?!" diye görüş(e)meme nedenimizi sorarak bu diyalogsuzluğun günahını omuzlarıma attı. Diyaloğu birden kesip araya mesafe koyan kendisi olduğu halde zeytinyağı gibi üste çıktı sayın büyüğüm!! Zeytinyağı olmak genç-ihtiyar bütün erkeklerin klasik özelliği olduğundan bu kıvırmasını yadırgamadım.  Bay Uyanığın Yüreğe ilgili davranmasının temelinde uğradığı duygusal yıkım olmasına rağmen, aralarında ki bu isim verilemeyen ilişkiyi kıskanan birisi konumuna düşmek hiç hoşuma gitmesede bütün bu olanlarda ki hata payımı göz önüne alıp susmamın yapacağım en doğru hareket olduğu kanısına vardığımdan SUSUYORUM.
Üç yıl boyunca yaşanılanları parça parça düşündüğümde hiç bir anlamı ve önemi yokken yapboz gibi parçaları birleştirdiğimde hepsi bir bütün olup, bir anlam kazanıyor. Kimse tam olarak ne suçlu, ne de masum. Hepimizin yeryüzündeki yaşanan olaylar da az veya çok katkısı var. Olaylarda ki katkılarımızın nedeni ise daha önce yaşadığımız olayların bize yüklediği duygusal yükler. Etki tepkiyi, tepki ise sonucu doğuruyor.

7 Kasım 2010 Pazar

Arkadaşım demeden önce...


Yaşadığım şehre gelmeleri için iki senedir Yürekleri davet edip duruyordum. Yürek ve kızkardeşi Likya yürüyüşünden on gün sonra  uçakla geldiler. Havaalanına almak için çok sevdiğim bir abim ve arkadaşı ile gittik. Abim ve arkadaşı onları hava alanında almakla kalmamışlar  on gün boyunca buralarda gidilip, görülecek, gezilecek neresi varsa arabalarıyla bizi götürüp, yediğimiz içtiğimiz her şeyin hesaplarını ceplerinden verdiler.  "Haccecan senin misafirin bizim misafirimiz diyerek beni onure etmişler, Yüreklere iyi ev sahipliği yapmak için eksik kaldığım her konuda  bana yardımcı olmuşlar, gezdiğimiz yerlerde an be an fotoğraflarımızı çekip yaşanılan bu güzel günleri ölümsüzleştirmişlerdi.   Benden daha fazla ev sahipliği yaptılar desem abartmış olmam. 
Her akşam tanıdığım, bildiğim bütün arkadaşlarımla bir mekanda toplanıp Yürek ve kızkardeşini  arkadaşlarımla tanıştırıyor, birlikte oturuyor, sohbet ediyorduk. Yürekleri herkes benim kadar sevmişti. Hafta içi ben işte olduğum zamanlarda onlar şehir içinde gidilebilecek yerlere gidiyor, haftasonları ise gezi ekibimizle birlikte civarda ki gezip fotoğraf çekilecek doğal yerlere gidiyorduk. Fotoğrafçı arkadaşlarım Yüreğin yüzü farklı ve güzel olduğu için onun fotoğrafını çekip, ona modellik yaptırıyordu. Yürek ve kızkardeşi yoğun ilgi ve sevgi ile karşılaşmışlardı. Yürek yaşadığım şehre, çevreme, arkadaşlarıma "Bu ortam Antalya'da yok, olsa ne güzel olur!" diyerek imrendiğini belli ediyordu.  Antalyada iş dışında bir ortamı olmadığını düşünüp üzülüyor, imrenmemesi için "Kafa dengi 3-5 kişi bulsan az bir maliyetle sizde bizim gibi ortam kurup, gezip eğlenebilirsiniz" diye cevap veriyordum. 
Manavgat'ta iki senedir bana güzel bir ev sahipliği yaptığı için Yüreklere karşı kendimi borçlu hissediyor, güzel vakit geçirmeleri için elimden geleni yapmaya çalışıyordum. On gün deli danalar gibi gezip, tozduk, yiyip, içtik.. On günün sonunda ise istemeye istemeye ayrılıp, havaalanına kadar onları yolcu ettim. Vedalaşmamış zor olmuştu. 10 günlük yoğun temponun ardından monoton hayatıma geri dönmüştüm.
Yaşadığımız güzel günlere ait fotoğrafları Facebook'a yükleyip yorum yapıyor, gülüyor, eğleniyorduk. Çok geziyoruz, eğleniyoruz, mutluyuz diye arkadaşlarımızı çatlatıyorduk. Biz çok iyi arkadaştık be!!!!   
Yaklaşık iki ay sonra civar ilde bulunan kayak merkezinde bir anıtın açılışı için tören yapılması planlanıyordu. Kışlık kamp malzemem olmadığı için soran herkese bu törene  katılamayacağımı söylüyordum. Arkadaşım Yakut'un bana ödünç kışlık uyku tulumu bulması ve o gece çadırında kalabileceğini söylemesi üzerine onların klübü adına ayarlanan araçla birlikte kayak merkezine doğru yola koyulduk. Gidişim çok ani ve plansız olmuştu. Kayak merkezine vardığımızda bütün dağcılar gibi kamp alanında çadırlarımızı kurmak için uğraşıyorduk. Şiddetli soğuk bir rüzgar esiyordu. Ellerim buz gibi olmuş, hareket ettiremiyordum. Kar eldivenlerini elime geçirdim. Kafanda ki soğuk kavramının çok üstünde bir soğuktan bahsediyorum okuyucu. O kadar ki soğuk!!! Biz çadırı kurmakla uğraşırken bizden önce başka bir klüple gelen Bay Uyanık, Hasan Abi ve Başı gözü sarılı bir kızın bize baktığını farkettim. Hasan Abi'nin kızkardeşi olarak tanıttıkları kızın gözlerine bakıyorum. Gözler çok tanıdık. Ama kimin gözleri? Biraz daha dikkatli bakınca bunun Yürek olduğunu anladım. "Süpriz yapmaya geldim!" dediğinde boynuna sarıldım. "Canım arkadaşım taaa oralardan bana süpriz yapmaya gelmiş demek!!!" Beraber geldiğim Yakut ise bu süprize kıl olmuş;  "Buraya gelip gelmeyeceğimiz belli değilken o buraya sana süpriz yapmaya mı gelmiş!" diyordu.
Bay Uyanık ile Yürek tesiste birlikte vakit geçiriyorlardı. Yakut'un sözlerini anlamazlıktan geliyor, "Yürek'in süpriz yapmak için!" geldiğine kendimi inandırmaya çalışıyordum. Bana süpriz yapmaya geldiğine göre ev sahibi gibi onunla ilgilenmeliydim ancak Yakut'la birlikte buraya geldiğim için onu yalnız bırakmakta istemiyordum.   Ne yapacağımı, ne düşüneceğimi, nasıl tepki vermem gerektiğini bilmeden arada kalmış gibi hissederek akşamı zor etmiştim. Akşam olduğunda ben, Yürek ve Yakut; Bay Uyanığın çadırında çay içmek için buluştuk.  Baş başa kaldığımızda Yüreğe bu akşam nerede kalacağını sordum; Bay Uyanıkla aynı çadırda kalacağını söylediğinde hafif bir şaşkınlık yaşayarak "isterse bizim çadırda kalabileceğini" söylediğimde teklifimi red etmişti. O gece Yürek ve Bay Uyanık aynı çadırda kalmışlardı. Bay Uyanığın evli 3 çocuk babası olduğunu yazmama gerek var mı bilmiyorum.  
 Yakutla birlikte -20 derece soğukta karın içinde çadırda yatarak sabahı ettik. Ertesi sabah; Yakut ve birlikte geldiğimiz arkadaşlarıyla birlikte kahvaltı masasında oturuyorduk. Havadan sudan konuşuyorken sohbetin ortasında Yakut, "Haccecanın arkadaşı da süpriz yapmaya gelmiş! Nasıl süprizse o öyle!. Bay uyanıkla birlikte aynı çadırda kaldılar!"  dediğinde hiç tanımadığım insanların içinde yerin dibine girmiş gibi hissettim kendimi. Yakut'un tavrı ve tepkisine de bozulmuştum.  
Öğleden sonra; Yürek"le tanıştırdığım arkadaşlarımın da aralarında bulunduğu 30 kişilik bir başka ekip daha bulunduğumuz tesise geldiğinde olaylar tamamen kontrolümden çıktı. Yüreği tanıyanlar "Antalyalı arkadaşın değil mi o? Ne işi var burada?"  diye sorduğunda verecek cevap bulamıyor, bazılarına "Süpriz yapmaya gelmiş!" diyordum. Bütün bu olanlardan sonra ne Yüreği, ne Bay Uyanığı ne de Yakut'u görmek istiyordum. Yürekleri havaalanından birlikte aldığımız ve 10 gün boyunca bizi gezdiren abimde gelenlerin arasındaydı. (Takma adı Orhan Baba olsun.) Orhan Baba'da bu süpriz karşısında benim kadar bozulmuş, süprize bir anlam vermeye çalışıyordu.
Anıtın açılış töreninden sonra Yakut'tan da ayrılarak şehir merkezine tesise en son gelen arkadaşlarımın geldiği gezi ekibiyle birlikte döndüm. Bu süprizin bir açıklamasını Yürek'ten duymak , bana yaşattıklarını ona söylemek istiyordum. Yüreği telefonla arayarak " Ben şehir merkezine vardım. Seninle çok ilgilenemedim, senin gelmeni bekliyorum. Geldiğinde beni arada biraz vakit geçirelim" dediğim Yürek; "beklememi, evime geri dönmemi" söyledi.
Birlikte eve dönerken Orhan Baba; "Yüreğin yaptığının arkadaşlığa sığmadığından, Yüreğin beni arkamdan vurduğundan, yaptığımız bunca fedakarlığa ve iyiliğe karşılık Yüreğin nankörlüğünden" bahsedip durdu. Bundan sonra daha çok zaman Yürek ve yaptığı süpriz konuşma konusu oldu. Onun hakkında konuşuldukça ezilen, büzülen, üzülen ben oldum. 
O akşam Msn'de bütün olup bitenleri anlattığım Karadeniz şunları söyledi; Yüreğin senin toplumsal durumunu göz önüne bulundurması ve seni utandırmaması gerekirdi. Sonuçta orası senin evin, onlar senin dostların. Bu durumda insanların sana bakışları ve yaklaşımları  farklılaşacak. Arkadaş olarak Yürekle devam edeceksen onu bu şekilde kabul etmen gerek. Yürek istediği gibi yaşamayı seçen biri. Ben fazla tanımıyorum ama gördüğüm ve hissettiğim kadarı ile avrupai bir yaşamı benimsemiş gibi. Sen düzen içerisinde onun korunaklı duvarlarını seven bir insansın. Erdem ve ahlak anlayışın geleneksel ki böyle olması bence çok güzel. Bunu şöyle betimleyelim: Bir insan düşün çok güzel bir bahçeye giriyor..  Çiçekler.. ağaçlar.. Belli bir intizama ve ihtişama sahip bir bahçe. Bahçeye giren insan  onu koparıyor,  bunu yoluyor ve gönlünce yada gönülce eğlenerek çekip gidiyor  ama arkasında tarumar olmuş bir bahçe bırakıyor...  Bir de diğer insan var oda güzel bir bahçeye giriyor..  Orada geçirdiği her vakitte düzeni görüyor. İhtişamı bozulur diye tek bir gülü dahi koparmıyor,  bahçevana saygı duyuyor...  ve çekip gidiyor...  Bahçe olduğu gibi kalıyor...  Sen ikinci insansın  zira bende ikinci insanım, biliyorum.
Karadeniz olaylara geniş açıdan bakmamı sağlayıp, olaylara çok takmamı söylüyordu. İyiki varsın Karadeniz. Karedeniz; Likya yolu yürüyüşü sonunda evlerine gittiğimizde Karadenizle beni aynı odada yatırdığı için Yüreğin geniş  mezhepli bir insan olduğunu söylediğinde Yüreği savunup "aynı odada yatabileceğimizi Yüreğe ben söylemiştim" diyerek Yüreği savunmuştum ancak Karadeniz haklı çıkmıştı. Yürek kimseyi düşünmeyen, geniş mezhepli bir insandı.   
Yürek ertesi gün cep telefonuma özeti "Elveda! " olan bir mesaj attı"
 Yürek kayak tesisine gelmeden bir gün önce uçakla gelmiş, sosyal bir tesiste kalması için Bay Uyanık ona yer ayarlamıştı. Sosyal tesisin lokalinde  Bay Uyanıkla saatlerce oturmuşlardı. Anıt töreninin olduğu günde sosyal tesiste kalıp uçakla geri dönmüştü.
Yürek kayak tesisinde yaşadığı güzel günlere ait fotoğraflarını; Facebooka yüklediğinde tanıştırdığım ortak arkadaşlarımız fotoğraflarını beğenip yorum yaptılar. (Fotoğraflarına bakıp beğenenler arasında Karadeniz'de vardı.) Bay Uyanık ve (Yüreğin sayemde tanışıp kayak  tesisine birlikte geldiği) klüp üyeleri karşılıklı yorumlar  yapıp eğleniyorlardı. Facebook tarihinde ki en sosyal ve yoruma doymuş günlerini yaşıyordu sayelerinde. O güzelim günler benim için tam bir hayal kırıklığı olduğu için mutluluklarına uzaktan sessizce bakıyor, yorum  yapmıyor, şu şarkıyı  dinleyip Yüreğin bana yaşattıklarını aklıma getirip öfkeleniyordum.  Facebooktaki sosyallik karşısında ki sessizliğim ise Yüreği çekemeyen, kıskanç bir insan konumuna düşmemi sağlamıştı.
Yaşattıklarını Yürek'le konuşmalı ve paylaşmalıydım. Yoksa patlayabilirdim. Yüreğe Msn'de selam atıp, "O gün bana süpriz yapmak için geldiğin tesise benim gidip gidemeyeceğim kesin değildi. Benim orada bulunmam bir süprizdi" diye yazdığım Yürek; "Sonuçta geldin!" diyerek yanıt verdi. Bu sözleri karşısında Yürek'e karşı içimde olan son sevgi parçacıklarıda uçup gitmiş oldu.
Devam Edecek....

6 Kasım 2010 Cumartesi

Bilgenin Aşkı

Aşkı merak eden kadın Bilgeye yaklaşır ve sorar: Sevgili Bilge aşk nedir? Bilge cevaplar: "Aşk, evrende uçmaktır. Şartlar ne olursa olsun karşı çıkıp direnmektir. Engelleri ısrarla aşmaktır ve inadına yoluna devam etmektir. Mutluluğa giden yoldur AŞK. Aşk, cennetin anahtarıdır. Var olan bütün alışkanlıkları geride bırakmaktır. İrade ve mantığın bittiği yerdedir. Vakti geldiğinde göçmen kuşlar gibi uçmaktır. Acı veren mutluluktur AŞK. Yaratıcıdır, yoktan var edendir. Aklın savaşamadığı şeydir AŞK. " Bilgenin bu sözleri kadını çok etkilemiştir. Kadın Bilgeye derki:
"Sevgili Bilge demek ki ben bu zamana kadar hep aşık olduğumu sanmışım ama yanılmışım. Sizin aşk anlayışınız çok farklıymış.` ` Bilge gülerek cevaplar:
``Güzel bayan, bastırılmış duyguları ve arzuları aşk ile karıştırma! Bedenlerin aynı çatı altında yaşaması aşk değil bir ihtiyaçtır. Aşk ruhların sonsuza kadar birleşmesidir. Ayrılık söz konusu değildir. İnsanoğlu bir takım dürtülerin adına aşk diyor. Aşk hayvanlara özgü bir şey değildir. Dürtülerin adı aşk olsaydı maymunlar şair,eşekler ozan olurdu.``   Aşık kadın güler ve Bilgede gülmeye başlar. Kadın Bilgeye aşık olmuştur. Bir süre sonra aşık kadın hüzünlenir. Bilge merak eder ve sorar:
``Güzel bayan neden hüzünlendiniz? Güzel yüzünüze hüzün yakışmıyor.`` Aşık kadın cevaplar:
``Galiba ben size aşık oldum.`` Uzun bir zamandır kadına platonik aşk duyan Bilge aşık kadına derki: "Nihayet beni fark ettiniz. Size olan ölümsüz aşkımı anlatamam`` Kadın yine hüzünlenerek Bilgeye derki: ``Ama aramızda engeller var. Aşkım ruhlarımız nasıl sonsuza kadar birleşebilir ki?`` Bilge cevaplar: ``Ruhlarımızın sonsuza kadar birleşmesi için birlikte ölmeliyiz. İstersen güzel bayan şu hazırladığım zehiri içebiliriz.' '  Aşık kadın Bilgeye bakar ve aşkın vermiş olduğu heyecanla gülümseyerek oradan uzaklaşır.
Bilge ise her zaman yaptığı gibi Dünya ile ilşkisini kesip, başını önüne eğip düşünmeye başlar.

5 Kasım 2010 Cuma

28 Ekim 2009

O sabah boğazımda koca bir düğümle uykumdan uyandım. Bugün ayrılık günüydü.
Yürek ve kızkardeşleri çoktan işe gitmek için evden ayrılmışlardı. Kahvaltıyı hazırlamak için mutfakta uğraşıyorken, Karadeniz " bu kadar uğraşmana değmez!" diyordu. Uğraşma diyene kadar gelip yardım etsen ya! Misafir olduğum bu evde kendimi ev sahibi gibi hissediyor, Karadeniz'i ağırlamak için elimden geleni yapmaya çalışıyordum. 
Kahvaltı masasında ünlü felsefecilerin düşünceleri üzerine konuşmaya başladık. Tartışmaya ortak olmak için söyledikleri konular üstüne düşüncelerimi söylediğimde fikirlerimi doğru bulmayıp sert bir tepki veriyordu.  Bilgi ve düşünce farkından doğan aramızda ki dipsiz uçurumlara düşüyor gibiydim. Kaya gibi dile getirdiği ifadeler yüzünden kabuğuma çekiliyor, düşüncelerimi söyleme cesaretini kendimde bulamıyordum. Felsefe, bilim, düşünce... Bunlar benim konuşma kabiliyetlerimin çok üstünde konulardı. Karadeniz'in konuştuklarından yola çıkarak fikir sahibi oluyor ancak tavırları yüzünden fikirlerimi dile getirmekten çekiniyordum. Suskunluğumu haklı olduğunu düşünmesini sağlasada, bütün varlığımla düşüncelerine itarâz etmek istiyordum.  Büyük filozofların düşüncelerine herkes doğru diye onay versede, herkesin doğru diye onay verdiği konular gerçekten doğru muydu? Doğru neydi ki? Yeşil rengini herkes seviyor ve yeşil rengin insana huzur verdiği konuları genel kabul gördü diye bende mi yeşili sevmeli ve bana huzur verdiğini düşünmeliydim? Ben kırmızıyı seviyorum ve kırmızı bana huzur verdiğini savunuyorum diye yanlış mı davranıyordum? Bilgili ve konuşma kabiliyeti güçlü olan Karadeniz tartışmanın galibi olarak kahvaltı masasından kalkmıştı.
 Dudağımda mırıldandığım şarkı  eşliğinde bulaşıkları yıkarken Karadeniz ise kitap okuyordu. Bulaşığın ardından balkona gidip minderin üzerine oturdum. Karadeniz ise karşıma oturup, gözlerinin içi gülerek bana bakıyordu. Gözleri bir şeyler anlatıyor ama ne? Oturduğumda üzerimde ki paçası kısalan eşofmandan bacaklarımda ki uzayan kıllar görünüyordu. Görünen kılları ellerim ile kapatarak Karadeniz'in görmemesi için uğraşıyorum. Yoksa kılları göstermeme çabamı farkettiğinden mi gözleriyle gülüyor!!!
Kıl, tüy derdiyle bu kadar muzdarip olmaktan da sıkıldım artık. Yeri gelmişken bunu da yazayım. Bu kıllların iki cinstede olması olağan bir durumken neden sadece kadınlar kıllarını yolup, acı çekmek zorundalar ki?  Kıllarını yolmamış, bacakları, kolları kıl içinde olan kadınlar neden itici olarak algılanıyor? Erkeklerin yüz, el, ayak, bacak, kol, göğüs demeden tüm uzuvlarında kolum kadar kılları ile gerim gerim gerinebiliyorlarken neden kadınlar yeni çıkmaya başlamış kılları için  bile yerin dibine girmesi gerekiyormuş gibi bir psikolojinin içine girmek zorunda bırakılıyorlar? Kadınların tavuk gibi yolunup bunun adına da güzellik dendiği bu düzene isyan ediyorum!!! Kıllara, tüylere ve de kadınlara özgürlük!!! Protesto için bir sene bacak almayacağım!!!!
Karadeniz sırt çantasına eşyalarını yerleştirmeye başlıyor. İşiyle ilgili bir toplantıya katılacağından Antalya'ya gidip kalacak bir otel ayarlaması gerekiyordu. İkimizin beraber çıktığı bu tatilden ilk olarak o ayrılacak, yolcu eden ve geride kalıp ardından bakan ben olacaktım. Yürüyüş boyunca kendisinden daha çok taktığım, geniş kenarlı dağçı şapkasını "istersen alabilirsin" dediğinde "kafama büyük geliyor, kullanamayacağımdan almayayım" demiştim.  Kafama büyük geldiğini ve bana yakışmadığını çekindiğim fotoğrafları gördükten sonra anlıyorum. O şapkayı alırmıyım daha!!! Onun yerine Kabak Koyunu tırmanırken bulduğu beyaz şapkayı aldım.
 Karadeniz'in "Likya yolu yürüyüşü sence nasıldı?" diye  sorduğu genel sorusunu özelleştirerek şahsını eleştirecek şekilde cevap verdim. İçimde kalan konuları dile getirecek böyle fırsatları kolay kolay bulmuyordum.  Felsefe, din, bilim vs. konuları konuşmaktansa şahsı adına konuşmak çok daha fazla dikkatimi çekiyordu.     
"Sürekli değişen ve sert bir yapın var. Bazen beni.... Neyse söylemeyeyim, ifade biraz ağır. "
"Yoo söyleyebilirsin" 
"Bazen beni eşşeğin götüne sokuyorsun. (Bizim oralarda kullanılan bir deyim bu, "yerin dibine sokmak, aşağılamak, küçük görmek, yermek" anlamında kullanılıyor.) Çok sertsin, Ankara'da ilk karşılaştığımızda arabanın içinde direksiyonu tutuşun nasıldı öyle!! Hiç bırakmak istemiyormuş gibi!!" diye gülerek cevap verdim. Bu yürüyüşün bana çok şey kazandırdığını, yürüyüşün kendimi tanımak için yaptığım bir yolculuk olduğu, bu yolculukta bana yol arkadaşı olduğu için sana çok şey borçluyum... vs gibi daha farklı, güzel ve anlamlı cevap bekliyordu benden. Yürüyüş boyunca bana baş belası, cahil, güçsüz, zavallı, ders verilmesi gereken çocuk muamelesi yapan Karadeniz'in sorusuna istediği gibi cevap verme niyetinde değildim!!
Karadeniz sırtına çantasını, ben ise evdeki çöp poşetini elime alarak evden çıktık. Terminale giden dolmuş durağına kadar yürümemiz gerekiyordu. Çöpler belirli bir vakitte dışarı çıkartıldığından, çöpü atacak bir çöp kutusu bulamamamış, poşeti elimde gezdirip durmuştum. Karadeniz sırtında ki çantaya rağmen elimde ki çöpü de almak istediğinde itiraz edip vermedim.  Çöp atıldığı belli olan bir köşeye poşeti bırakıp yürümeye devam ediyoruz. "Terminale kadar gelmeme gerek olmadığını, boşuna geldiğimi" söylüyor Karadeniz. Susuyorum. Yola koyulduktan sonra mı söylüyorsun bunu!!! Hem buralara kadar gelmişim, neden gelmemin önemsizliğini yüzüme vuruyorsun ki!!!
Dolmuşa binerken  Karadeniz'in cep telefonu çaldı, terminale varana kadar telefonla konuşmaya devam etti. Terminale vardığımızda Antalya'ya gidecek olan ilk otobüsten bilet aldık. 20 dakika sonra otobüs kalkacaktı. Bekleme salonunda bir banka oturduk. Tek kelime bile etmiyorduk. Sabah uyandığımda ki boğazımda  düğüm gittikçe kördüğüm olmaya, beni boğmaya başlamıştı. Kaç gündür birlikte yemiş, birlikte içmiş, birlikte yürümüştük. Birlikteydik işte. Bir olmuştuk. Şimdi ayrılıp iki mi olacaktık? Ayrılacak mıydık?  Karadeniz terminalin dışına ben ise önüme bakıyordum. Göz göze gelmiyorduk.
Antalya otobüsünün geldiği, yolcuların aracın yanına gitmesi gerektiği anonsu yapıldıktan sonra dışarı çıkıp otobüsün yanına gittik. Sırt çantasını bagaja yerleştirmesi için hostese verdikten sonra ayak üstü iki dakika kadar bekledik. Ayrılma vakti geldi.!!! El sıkışıp mı yok sa sarılıp mı ayrılmalıydık? Kafa kafaya tokuşturup yanak yanağa öpmüş gibi yaparak mı vedalaşmalıydık yoksa? Kendimi sakınmam gereken bir erkek olarak görmüyordum ki onu. "Haydi eyvallah!!" deyip çekip gitmeyi gerektiren soğuk bir vedâyı hak etmiyordu yaşadıklarımız. Sarıl boynuna Haccecan.  Boynuna sarıldığımda iteledi beni.  Veda olayını o kadar kısa tutmuştu ki, bir an önce kaçıp gitmek, kurtulmak istiyor gibiydi. Bu veda anında bile duygularını kalın zırhının altına saklamıştı. Otobüse bindiğinde araç hareket etti. Arkasından el salladığımda Karadeniz'de bana el salladı. Vedâlarda geride kalan olmayı oldum olası sevmemişimdir zaten. Sevmediğim ot burnumun dibindeydi yine!!! Karadeniz ile veda ise çok daha zordu.
Koca şehir artık bomboştu. Yüreğimden bir parça kopup gitmişti. Salya sümük ağlamaya başladım. Bir yandan ağlıyor, bir yandan yürüyordum. Bir kaç dakika sonra "yeter bu kadar!" deyip kendimi durdurdum. Dolmuşa binip şehir merkezine gittim. Manavgat merkezinde yürümeye başladım. Yüreğin işten çıkması için daha 5-6 saat vardı. Kitapçıya gidip en çok okunan kitaplar arasından şu kitabı seçip aldım. Manavgat çayının kenarında bir parka oturarak kitabı okumaya başladım.
İnanç ve din konusunda Karadeniz'e cevap veremediğim bütün konuların cevabı kitabı okurken karşıma çıkmıştı. Soru yoksa cevapta yoktu. Soruların oluşmasını sağlayan Karadeniz'den sonra cevaplar karşıma çıkmaya başlamıştı. Sen varsın biliyorum, her zaman biliyordum ve daima inandım. Kızsamda, isyan etsemde varsın işte. Kimi Tanrı, kimi Allah, kimi Yaratıcı diyordu Sana. Bir sürü ismin olmasına rağmen bir şeklin, bir kalıbın yoktu.  Yüzüm kırk şekle girerek kitabı okumaya devam ettim. Kimi zaman tebessüm ediyor, kimi zaman şaşırıyordum. Çay servisi yapan garson sonunda dayanamayıp bu kadar dikkatle ne okuduğumu sorduğumda kitabı gösterdim. Dikkatimi ve düşüncelerimi Karadeniz'den almamı sağlayan bu kitap ayrılık acısını da aza indirmişti. Yeryüzünde ki bütün inanç ve dinleri birleştirip hepsini bir bütün olarak algılamamı sağlayan bu sürükleyici kitabı 5 saat aralıksız okudum.  Çay paralarını ödedikten sonra şehirde yürümeye başladım.
Bizi evlerinde misafir edip ailenin fertleriymişiz gibi davranan Yüreklere bir ev hediyesi almak istiyordum. İyice eskimiş banyo takımlarının yerine yenisini almak iyi bir fikir gibi geliyordu. Tuvalete ne zaman girseler aldığım banyo takımını görüp beni hatırlayacaklardı. Bundan daha önemli bir an olabilir miydi?! Karadeniz dün bir şiir yazılı duvar süsü alıp hediye ederek bu ulvi görevi yerine getirmişti. Benim banyo takımı alma fikrimle ise dalga geçmişti. "Hediye dediğin özel bir eşya olurmuş, ev eşyası hediye katogorisine girmezmiş, hediye değil evin bir ihtiyacını almış olurmuşum!" Kanun kitaplarında banyo takımından hediye olmaz diye bir madde var sanki. Geze geze, toza toza, sora sora uygun beyaz bir banyo takımını alıp eve geldim. Evde kimsecikler yoktu. Yattığımız odaya gidip çantamı toparlamaya, yavaş yavaş yol için hazırlanmaya başladım. Eşyalarımı toparladıktan sonra Karadeniz'in yattığı yatağa uzanıp  ağlamaya başladım. Ayrılık çok koydu beee!!!  
Yürekler eve geldiğinde arkadaşım Karadeniz'in öğlen saatlerinde gittiğini öğrendiler. Sohbet ediyor, gülüşüyor, konuşuyorduk.  Tek başına kaldığım ki ben ile kalabalıkta ki ben arasında bariz bir fark vardı. Mutluluk rolünü iyi oynuyordum.
Yemek için dışarıya çıkıp, bir mekanda yemek yedikten sonra Yüreklerle birlikte terminale geldik. Otobüse bindiğimde hepsi uzun uzun arkamdan el salladılar. Canlarım benim, hepside çok iyi insanlardı. Yaşattıkları bu güzel günleri ve misafirperverliklerini asla unutmayacağım.
Antalya terminaline vardığımda 1 saatlik mola verildi. Karadeniz'i telefonla aradım. Terminal civarında ise belki yanıma gelir, 1 saat sap gibi beklemek zorunda kalmazdım. Aradığımda buz gibi bir ses tonuyla telefona cevap verdi. Bırak "geleyim mi?" diye sormayı, "neden aradın?" der gibi konuşuyordu. Aradığım için pişman oldum. Odun ne olacak!!! Odun, odun, odunnnnnnn.....
12 saatlik İstanbul yolculuğunda; bütün yaşanılanları geride bırakmanın hüznü ile Karadeniz'i düşünmeye başladım. Bundan sonra da bütün işim gücüm hep onu düşünmek olacaktı. 
Benim düşünmekten  yorulduğum gibi sende okumaktan yoruldun biliyorum okuyucu!!! Ama durmak yok yola devam...   

3 Kasım 2010 Çarşamba

27 Ekim 2009


Yürek işe gitmeden önce kalkıp bugün ne yapacağımız hakkında konuşmam gerekiyordu. Yorgunluktan açılmak istemeyen gözlerimi zorla açıp Yüreğin yanına gittim. Yürek Cep telefonunda Hababam sınıfı filminde seslendirilen Neler Oluyor Hayatta adlı şarkıyı dinleyerek uykumu dağıtmama yardımcı oldu.  İnsanın içini kıpır kıpır eden bir şarkı. Dinle okuyucu!!! Seninde içinde ki solcanlar kımıldamaya başlasın.
Yüreğin kızkardeşleri biz uyanmadan önce işe gitmek üzere evden ayrılmışlardı. Müziğin sesine uyanan Karadeniz'de uyanıp oturma odasına geldi. Biraz sohbet ettikten sonra Yürek de işe gitmek üzere evden ayrıldı.  Kahvaltıyı hazırlamak için mutfaktaki yerimi aldığımda Karadeniz'ide ekmek almak üzere dışarı göndermiştim. Günlerce dağda sırtımızda taşıdığımız erzakları alel acele yediğimizden, tezgah başında telaşsız, kaygısız, zamanı önemsemeden keyfine vara vara kahvaltıyı hazırladım. Masada uzun uzun kahvaltı yaptıktan sonra  bulaşıkları yıkamaya başladım. Ben bulaşıkla uğraşırken Karadeniz evdeki kitapların birini alıp okumaya başlamıştı. Hazır sofraya konup kahvaltıyı yedikten sonra kenara çekilmişti beyimiz. Ohhh!!! O kitap okurken bana tezgah başında bulaşık yıkamak reva mıydı? Bulaşıkları yıkama işini Karadeniz'e yaptırmam için şeytan beni dürtüp dursada kendimi sıktım, büktüm, Karadeniz'e laf etmedim. Bırak okusun!!!
Kahvaltının ardından hazırlanıp dışarı çıktık. Fotoğraf makinasında ki pozları cd'ye atmak için bir fotoğrafçıya gittik. Adam bu basit işlem için 10 Tl aldı benden. Kazık yedim. Cd'nin maliyeti 50 Kuruştu. Dijital fotoğraf makinaları çıkalı fotoğrafçılar sinek avlamaya başladığından ağlarına düşen  kurbanlardan koparabildikleri kadar para koparıyorlardı. Fotoğrafçıdan çıktıktan sonra beni fotoğrafların cdye düzgün olarak kayıt edilip edilmediğinin telaşı sardı. Adam cd'ye kayıt yapamamışsa, 15 gün heybeden dağlarda yürümüş olacaktım. Yürüdüğümü kime nasıl inandıracaktım!!! Fotoğrafçının işini düzgün yaptığını varsayarak içimde binbir şüpheyle fotoğraf makinasının hafızasında ki fotoğrafları yenilerini çekebilmek amacıyla sildim.
Manavgat sokaklarında sessiz sedasız yürüyoruz. Bu sessizliği bozmak ve konuşmak amacıyla yapmayı düşündüğüm şeyleri Karadeniz'e sorduğumda "Niçin bana soruyorsun ki!!" yanıtını aldım. Dokunmayın yakarımlı Karadeniz beni yakmasın diye araya biraz mesafe koyup onunla konuşmayı kestim.
Dünyaya yeni gelen yeğenimi görmeye tüm aile adına gideceğimden çeyrek altın almak için bir kaç kuyumcuya altın fiyatlarını sordum.   İkinci  sorduğum kuyumcu daha uygun fiyata verdiğinden 3 tane çeyrek altın alıp çıktım ordan.  Ailemize yeni bir birey dünyaya getiren gelinimize karşı annemi ve kızkardeşimi mahçup edemeyeceğimden onlar adına da çeyrek aldım. Babamın vefatından 1 ay 12 gün sonra minik yeğenimin dünyaya gelmesinin hepimiz için apayrı bir önemi vardı.
 Öğleden sonra Yürek işten izin alıp bizi Alanya kalesine götüreceğinden bulunduğumuz yere geldi. Arabaya binip Alanya'ya doğru hareket ettik.
Alanya'ya vardığımızda yurt dışına geldiğimizi sandım. Her yerde yabancı turistler dolanıyor, bütün herşey onlara endeksli olarak planlanmış ve yapılmıştı. Şehirde yürümeye başladık. Gördüğümüz ilk dondurmacı da durup Karadeniz'den bana dondurma almasını istedim. Likya yolu yürüyüşüne çıkmadan önce Msn'de sohbet ederken, Likya yolu yürüşünün sonunda bana ödül olarak ne vereceğini sormuştum. Ne istediğimi sorduğunda "dondurma!" demiştim. Bunun üzerine Karadeniz "dondurma senin köpeğin olsun!" cevabını vermişti. Benim daha büyük ve pahalı bir ödül isteyeceğimi düşünmüş olmalıydı. Bir dondurmaya kocaaa yolu yürüyecek başka bir enayi bulması da zordu. Şimdi dondurmayı almak için  istekli gibi davranmıyordu. Ona göre bu yürüyüşte dondurmayı haketmemiş miydim yoksa!? Bu dondurma için sırtımda 15-20 kg'lık yükle yaklaşık 250 km'lik yol yürümüştüm. Tamam bu yolu dondurma için yürümemiştim ancak yürüyüşün sonunda hak ederek kazandığım bu dondurmayı takdir ve övgülerle almayı umuyordum. Umduğumu bulamamış, takdir ve övgü sözlerini kendim söyleyip, kendim duyarak dondurmayı yedim.  Benim için çok önemli olan bu dondurma Yürek için sıradan bir dondurma keyfiydi.
Alanya kalesine  fotoğraf çeke çeke, yürüye yürüye çıkıyoruz. Nihâyet  kaleye varıyoruz. Yüreğin  Karadeniz'le bana çektiği bir fotoğrafa şimdi bakıyorumda;  aramızdan tren geçecek bir mesafe uzaklıktan Karadeniz'e doğru kolumu uzatıp  tavşan kulağı yapmaya çalışmışım. Ben şirinlik yapmaya çalışıp tebüssüm etmişim, o ise kaskatı asker gibi poz vermiş.
Karadeniz; arkadaşlarıyla birlikte Ramazan ayında Antepte çıktıkları tatilde lokantanın önünde yemek yediklerinden bahsetmeye başladı. Kural tanımıyoruz, doğmatik din kurallarının karşısındayız der gibi konuşuyordu. Kendi fikirlerini ve düşüncelerini söylemek için yer, mekan, zaman ve kişi tanımayan Karadeniz'in bu sözleri karşısında Yürek'in gözlerinde ki soru işaretlerini görebiliyordum. "Karadeniz inançsız birisi, inanmadığı içinde oruç tutmayı lüzumsuz buluyor" deyivermiştim. Yürek bu konu hakkında yorum yapmadı. Susması Karadeniz hakkında olumlu düşünmemiş olabileceğini hissetmeme neden oldu.   
Kalenin her köşesini gezip, fotoğrafladıktan sonra iniş yolunda Yürek'le koşmaya başlıyoruz. Karadeniz kestirme yollardan inerek önümüze çıkıyor. Bir türlü onu geçemiyoruz. Karadeniz'in merdiven basamaklarından koşarak inmesi dün gibi aklımda. Bütün gün boyunca yorulmadım, enerjim hat safhada der gibi koşuşu vardı.
Arabasıyla yanımızdan geçerken yiyecek gibi bakan yaşça bizden küçük olduğu belli olan gençlere kızıp söylenmeye başladığımda Karadeniz; "Dikkatlerini çektiğinizden size bakıyorlar. Sizi güzel bulmuş olmalılar, bu duruma sevinmelisiniz." demişti. Tamam güzel olduğumuz bir gerçekti! Ancak bakış var bakış var! Bir lokmada yenecek bıldırcın etine bakış ile güzel olduğumuzu tasdik eden iltifat bakışı arasında ki fark bariz ortada iken öküz gibi bakanları hoşgörecek değildim. Öküz bakışına karşılık kıkırdayarak tebessüm etmek onların istediği bir tepki olurdu. O tepkide benlik değildi. Allah'ın öküzleri!!!
Alanya merkezine vardığımızda İskender yemek için bir lokantaya oturduk. Karadeniz ile garson koyu bir sohbete daldılar. Nerelisiniz? Ne zamandır çalışıyorsun? Niçin Alanya'ya geldik? Sabahtan akşama kadar aç dolaştık, garsonu oyalamada bir an önce yemeklerimizi getirsin!!! Likya yolunda ki gibi beni aç dolaştırabileceğini sanıyorsan çok beklersin!!!
Yemeği yedikten sonra üçümüz arasında hesap ödeme yarışı başlamıştı. Kimin hesabı ödediğini hatırlamıyorum. Para benden çıksaydı hatırlardım. Yürek ödedi sanırım. Canım arkadaşım, tam misafirperverlik sergiliyor.
Yeni doğan yeğenime bir hediye almakta istiyordum. Bebek kıyafetleri satan bir dükkana girdik. O bebe takımını mı alsam, bu puf puf battaniyeye mi alsam derken nihayet karar verdiğimde Yürek hediyeyi kendisinin almak istediğini söyledi. "Hayır olmaz!" diye diretsemde yeğenime aldığım hediyenin parasını Yürek vermişti. Canım arkadaşım benim. Bizi evinde konuk ettiği yetmiyormuş gibi birde yeğenime hediye almıştı. Onun hakkını nasıl öderim ben?!!!
Manavgat arabalarının geçtiği yol kenarında beklemeye başladık. Hava iyice kararmıştı. Karadeniz bana laf sokup, benimle uğraşıp duruyordu. "Benimle uğraşma bak fena olur!" diye tehdit ettikçe inatlaşmaya devam ediyordu.  Tıklım tıkış dolu olarak gelen arabada ite kaka ayakta yer buluyoruz. Karadeniz aracın merdivenlerinde bense kapı ağzında yolculuk ediyorum. Yürek ise benim arkamda. Dakikalar geçtikçe araç boşalmaya başladığında oturacak yer bulmuştuk. Yürek ve Karadeniz yanyana  ben ise en arkada oturuyordum.  İkisi sohbet etmeye başladığında oturduğum yerden birbirlerine aşık olacakları hayallerini kurmaya başladım. Yüreğe kibar ve saygılı davranıyordu. Bana davrandığı gibi sert davranmıyordu. Bunlar kesin aşık olacak birbirlerine. Yürekle Karadeniz'in düğün törenlerinde arka sırada onları ayakta  alkışlarken birden Yüreğin yanlarında boşalan koltuğa oturmam için bana seslenmesiyle kendime geldim. Çiftimizi kırmayayım bari. Hayal kırıklığı, aldatılmışlık ve kıskançlık duyguları ile kuşatılmış olarak ayağa kalkıp  yanlarında ki koltuğa oturdum.
Manavgat'a vardığımızda bir markete girip alışveriş yaptık. Misafir olarak kaldığımız eve eli boş gitmemiz münâsip olmazdı. Alış veriş yapıp marketten ayrıldık.
Yüreklerin evine vardığımızda mutfağa geçip koca bir tepsi mısır patlattım. Patlamış mısır yerken aldığım hazzı anlatabilmem mümkün değil. İşten eve geldiğimde çoğu zaman akşam yemeği yerine mısır patlatıp yiyen bir mısır canavarıyım. O kadar ki severim kendilerini. Likya yolu boyunca uzak kaldığım patlamış mısır ile vuslat vakti nihayet gelmişti. Bekar evi olduğu için patlamış mısırı koyacak uygun bir kap bulamadığımdan tepsiye koymak zorunda kaldım. Patlattığım mısırı fırın tepsisine koyup sehpanın ortasına koyduğumda Karadeniz "İneğin önüne koyar gibi kocaman tepsiyle mi koyacaksın!" demesiyle sert bir bakış attım ona. Odun ne olacak! Nerede ne konuşulacağını bilmiyor ki!! Kızıp mutfak tarafına geçtim. Kendimi sakinleştirip çayları doldurtuktan sonra hep birlikte çaylarımızı yudumlamaya başladık. Patlamış mısırdan geriye pek bir şey kalmamıştı. İnek gibi yemiştik!!!
Ertesi akşam İstanbul'a  otobüs bileti bulabilmek için telefonla otobüs firmalarını aramaya başlamış, Metro turizmden biletimi ayırtmıştım. Gitme vaktim kesinleşmişti. Yarın akşam 20:00'de Manavgat terminalinde otobüse binecektim. Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz.
Odada bulunan herkesin kuş bakışı fotoğrafını çekmek için koltuğun üzerine çıktım. Koltuk kaymaya başlamıştı. Yükseğe çıkma merakım bir gün başıma bela açacak ya hadi hayırlısı... Hah düştüm düşeceğim derken ki halimi Yürek cep telefonuyla çekmişti. Bacaklarım açık, ayaklarım koltuğun kenarında, elimde fotoğraf makinası olan, çap bacaklı bir fotoğrafım hiç yoktu diyordum ki oda oldu. Gözüm aydın.
Cd'ye atılan fotoğraflara bilgisayarda bakıyoruz. Hepsinde çok kötü çıkmışım, kendimi hiç beğenmedim.
Yatma vakti geldiğinde odamıza çekildik.