Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

3 Kasım 2010 Çarşamba

27 Ekim 2009


Yürek işe gitmeden önce kalkıp bugün ne yapacağımız hakkında konuşmam gerekiyordu. Yorgunluktan açılmak istemeyen gözlerimi zorla açıp Yüreğin yanına gittim. Yürek Cep telefonunda Hababam sınıfı filminde seslendirilen Neler Oluyor Hayatta adlı şarkıyı dinleyerek uykumu dağıtmama yardımcı oldu.  İnsanın içini kıpır kıpır eden bir şarkı. Dinle okuyucu!!! Seninde içinde ki solcanlar kımıldamaya başlasın.
Yüreğin kızkardeşleri biz uyanmadan önce işe gitmek üzere evden ayrılmışlardı. Müziğin sesine uyanan Karadeniz'de uyanıp oturma odasına geldi. Biraz sohbet ettikten sonra Yürek de işe gitmek üzere evden ayrıldı.  Kahvaltıyı hazırlamak için mutfaktaki yerimi aldığımda Karadeniz'ide ekmek almak üzere dışarı göndermiştim. Günlerce dağda sırtımızda taşıdığımız erzakları alel acele yediğimizden, tezgah başında telaşsız, kaygısız, zamanı önemsemeden keyfine vara vara kahvaltıyı hazırladım. Masada uzun uzun kahvaltı yaptıktan sonra  bulaşıkları yıkamaya başladım. Ben bulaşıkla uğraşırken Karadeniz evdeki kitapların birini alıp okumaya başlamıştı. Hazır sofraya konup kahvaltıyı yedikten sonra kenara çekilmişti beyimiz. Ohhh!!! O kitap okurken bana tezgah başında bulaşık yıkamak reva mıydı? Bulaşıkları yıkama işini Karadeniz'e yaptırmam için şeytan beni dürtüp dursada kendimi sıktım, büktüm, Karadeniz'e laf etmedim. Bırak okusun!!!
Kahvaltının ardından hazırlanıp dışarı çıktık. Fotoğraf makinasında ki pozları cd'ye atmak için bir fotoğrafçıya gittik. Adam bu basit işlem için 10 Tl aldı benden. Kazık yedim. Cd'nin maliyeti 50 Kuruştu. Dijital fotoğraf makinaları çıkalı fotoğrafçılar sinek avlamaya başladığından ağlarına düşen  kurbanlardan koparabildikleri kadar para koparıyorlardı. Fotoğrafçıdan çıktıktan sonra beni fotoğrafların cdye düzgün olarak kayıt edilip edilmediğinin telaşı sardı. Adam cd'ye kayıt yapamamışsa, 15 gün heybeden dağlarda yürümüş olacaktım. Yürüdüğümü kime nasıl inandıracaktım!!! Fotoğrafçının işini düzgün yaptığını varsayarak içimde binbir şüpheyle fotoğraf makinasının hafızasında ki fotoğrafları yenilerini çekebilmek amacıyla sildim.
Manavgat sokaklarında sessiz sedasız yürüyoruz. Bu sessizliği bozmak ve konuşmak amacıyla yapmayı düşündüğüm şeyleri Karadeniz'e sorduğumda "Niçin bana soruyorsun ki!!" yanıtını aldım. Dokunmayın yakarımlı Karadeniz beni yakmasın diye araya biraz mesafe koyup onunla konuşmayı kestim.
Dünyaya yeni gelen yeğenimi görmeye tüm aile adına gideceğimden çeyrek altın almak için bir kaç kuyumcuya altın fiyatlarını sordum.   İkinci  sorduğum kuyumcu daha uygun fiyata verdiğinden 3 tane çeyrek altın alıp çıktım ordan.  Ailemize yeni bir birey dünyaya getiren gelinimize karşı annemi ve kızkardeşimi mahçup edemeyeceğimden onlar adına da çeyrek aldım. Babamın vefatından 1 ay 12 gün sonra minik yeğenimin dünyaya gelmesinin hepimiz için apayrı bir önemi vardı.
 Öğleden sonra Yürek işten izin alıp bizi Alanya kalesine götüreceğinden bulunduğumuz yere geldi. Arabaya binip Alanya'ya doğru hareket ettik.
Alanya'ya vardığımızda yurt dışına geldiğimizi sandım. Her yerde yabancı turistler dolanıyor, bütün herşey onlara endeksli olarak planlanmış ve yapılmıştı. Şehirde yürümeye başladık. Gördüğümüz ilk dondurmacı da durup Karadeniz'den bana dondurma almasını istedim. Likya yolu yürüyüşüne çıkmadan önce Msn'de sohbet ederken, Likya yolu yürüşünün sonunda bana ödül olarak ne vereceğini sormuştum. Ne istediğimi sorduğunda "dondurma!" demiştim. Bunun üzerine Karadeniz "dondurma senin köpeğin olsun!" cevabını vermişti. Benim daha büyük ve pahalı bir ödül isteyeceğimi düşünmüş olmalıydı. Bir dondurmaya kocaaa yolu yürüyecek başka bir enayi bulması da zordu. Şimdi dondurmayı almak için  istekli gibi davranmıyordu. Ona göre bu yürüyüşte dondurmayı haketmemiş miydim yoksa!? Bu dondurma için sırtımda 15-20 kg'lık yükle yaklaşık 250 km'lik yol yürümüştüm. Tamam bu yolu dondurma için yürümemiştim ancak yürüyüşün sonunda hak ederek kazandığım bu dondurmayı takdir ve övgülerle almayı umuyordum. Umduğumu bulamamış, takdir ve övgü sözlerini kendim söyleyip, kendim duyarak dondurmayı yedim.  Benim için çok önemli olan bu dondurma Yürek için sıradan bir dondurma keyfiydi.
Alanya kalesine  fotoğraf çeke çeke, yürüye yürüye çıkıyoruz. Nihâyet  kaleye varıyoruz. Yüreğin  Karadeniz'le bana çektiği bir fotoğrafa şimdi bakıyorumda;  aramızdan tren geçecek bir mesafe uzaklıktan Karadeniz'e doğru kolumu uzatıp  tavşan kulağı yapmaya çalışmışım. Ben şirinlik yapmaya çalışıp tebüssüm etmişim, o ise kaskatı asker gibi poz vermiş.
Karadeniz; arkadaşlarıyla birlikte Ramazan ayında Antepte çıktıkları tatilde lokantanın önünde yemek yediklerinden bahsetmeye başladı. Kural tanımıyoruz, doğmatik din kurallarının karşısındayız der gibi konuşuyordu. Kendi fikirlerini ve düşüncelerini söylemek için yer, mekan, zaman ve kişi tanımayan Karadeniz'in bu sözleri karşısında Yürek'in gözlerinde ki soru işaretlerini görebiliyordum. "Karadeniz inançsız birisi, inanmadığı içinde oruç tutmayı lüzumsuz buluyor" deyivermiştim. Yürek bu konu hakkında yorum yapmadı. Susması Karadeniz hakkında olumlu düşünmemiş olabileceğini hissetmeme neden oldu.   
Kalenin her köşesini gezip, fotoğrafladıktan sonra iniş yolunda Yürek'le koşmaya başlıyoruz. Karadeniz kestirme yollardan inerek önümüze çıkıyor. Bir türlü onu geçemiyoruz. Karadeniz'in merdiven basamaklarından koşarak inmesi dün gibi aklımda. Bütün gün boyunca yorulmadım, enerjim hat safhada der gibi koşuşu vardı.
Arabasıyla yanımızdan geçerken yiyecek gibi bakan yaşça bizden küçük olduğu belli olan gençlere kızıp söylenmeye başladığımda Karadeniz; "Dikkatlerini çektiğinizden size bakıyorlar. Sizi güzel bulmuş olmalılar, bu duruma sevinmelisiniz." demişti. Tamam güzel olduğumuz bir gerçekti! Ancak bakış var bakış var! Bir lokmada yenecek bıldırcın etine bakış ile güzel olduğumuzu tasdik eden iltifat bakışı arasında ki fark bariz ortada iken öküz gibi bakanları hoşgörecek değildim. Öküz bakışına karşılık kıkırdayarak tebessüm etmek onların istediği bir tepki olurdu. O tepkide benlik değildi. Allah'ın öküzleri!!!
Alanya merkezine vardığımızda İskender yemek için bir lokantaya oturduk. Karadeniz ile garson koyu bir sohbete daldılar. Nerelisiniz? Ne zamandır çalışıyorsun? Niçin Alanya'ya geldik? Sabahtan akşama kadar aç dolaştık, garsonu oyalamada bir an önce yemeklerimizi getirsin!!! Likya yolunda ki gibi beni aç dolaştırabileceğini sanıyorsan çok beklersin!!!
Yemeği yedikten sonra üçümüz arasında hesap ödeme yarışı başlamıştı. Kimin hesabı ödediğini hatırlamıyorum. Para benden çıksaydı hatırlardım. Yürek ödedi sanırım. Canım arkadaşım, tam misafirperverlik sergiliyor.
Yeni doğan yeğenime bir hediye almakta istiyordum. Bebek kıyafetleri satan bir dükkana girdik. O bebe takımını mı alsam, bu puf puf battaniyeye mi alsam derken nihayet karar verdiğimde Yürek hediyeyi kendisinin almak istediğini söyledi. "Hayır olmaz!" diye diretsemde yeğenime aldığım hediyenin parasını Yürek vermişti. Canım arkadaşım benim. Bizi evinde konuk ettiği yetmiyormuş gibi birde yeğenime hediye almıştı. Onun hakkını nasıl öderim ben?!!!
Manavgat arabalarının geçtiği yol kenarında beklemeye başladık. Hava iyice kararmıştı. Karadeniz bana laf sokup, benimle uğraşıp duruyordu. "Benimle uğraşma bak fena olur!" diye tehdit ettikçe inatlaşmaya devam ediyordu.  Tıklım tıkış dolu olarak gelen arabada ite kaka ayakta yer buluyoruz. Karadeniz aracın merdivenlerinde bense kapı ağzında yolculuk ediyorum. Yürek ise benim arkamda. Dakikalar geçtikçe araç boşalmaya başladığında oturacak yer bulmuştuk. Yürek ve Karadeniz yanyana  ben ise en arkada oturuyordum.  İkisi sohbet etmeye başladığında oturduğum yerden birbirlerine aşık olacakları hayallerini kurmaya başladım. Yüreğe kibar ve saygılı davranıyordu. Bana davrandığı gibi sert davranmıyordu. Bunlar kesin aşık olacak birbirlerine. Yürekle Karadeniz'in düğün törenlerinde arka sırada onları ayakta  alkışlarken birden Yüreğin yanlarında boşalan koltuğa oturmam için bana seslenmesiyle kendime geldim. Çiftimizi kırmayayım bari. Hayal kırıklığı, aldatılmışlık ve kıskançlık duyguları ile kuşatılmış olarak ayağa kalkıp  yanlarında ki koltuğa oturdum.
Manavgat'a vardığımızda bir markete girip alışveriş yaptık. Misafir olarak kaldığımız eve eli boş gitmemiz münâsip olmazdı. Alış veriş yapıp marketten ayrıldık.
Yüreklerin evine vardığımızda mutfağa geçip koca bir tepsi mısır patlattım. Patlamış mısır yerken aldığım hazzı anlatabilmem mümkün değil. İşten eve geldiğimde çoğu zaman akşam yemeği yerine mısır patlatıp yiyen bir mısır canavarıyım. O kadar ki severim kendilerini. Likya yolu boyunca uzak kaldığım patlamış mısır ile vuslat vakti nihayet gelmişti. Bekar evi olduğu için patlamış mısırı koyacak uygun bir kap bulamadığımdan tepsiye koymak zorunda kaldım. Patlattığım mısırı fırın tepsisine koyup sehpanın ortasına koyduğumda Karadeniz "İneğin önüne koyar gibi kocaman tepsiyle mi koyacaksın!" demesiyle sert bir bakış attım ona. Odun ne olacak! Nerede ne konuşulacağını bilmiyor ki!! Kızıp mutfak tarafına geçtim. Kendimi sakinleştirip çayları doldurtuktan sonra hep birlikte çaylarımızı yudumlamaya başladık. Patlamış mısırdan geriye pek bir şey kalmamıştı. İnek gibi yemiştik!!!
Ertesi akşam İstanbul'a  otobüs bileti bulabilmek için telefonla otobüs firmalarını aramaya başlamış, Metro turizmden biletimi ayırtmıştım. Gitme vaktim kesinleşmişti. Yarın akşam 20:00'de Manavgat terminalinde otobüse binecektim. Yolcudur Abbas, bağlasan durmaz.
Odada bulunan herkesin kuş bakışı fotoğrafını çekmek için koltuğun üzerine çıktım. Koltuk kaymaya başlamıştı. Yükseğe çıkma merakım bir gün başıma bela açacak ya hadi hayırlısı... Hah düştüm düşeceğim derken ki halimi Yürek cep telefonuyla çekmişti. Bacaklarım açık, ayaklarım koltuğun kenarında, elimde fotoğraf makinası olan, çap bacaklı bir fotoğrafım hiç yoktu diyordum ki oda oldu. Gözüm aydın.
Cd'ye atılan fotoğraflara bilgisayarda bakıyoruz. Hepsinde çok kötü çıkmışım, kendimi hiç beğenmedim.
Yatma vakti geldiğinde odamıza çekildik.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınızı Bekliyorum