Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

5 Kasım 2010 Cuma

28 Ekim 2009

O sabah boğazımda koca bir düğümle uykumdan uyandım. Bugün ayrılık günüydü.
Yürek ve kızkardeşleri çoktan işe gitmek için evden ayrılmışlardı. Kahvaltıyı hazırlamak için mutfakta uğraşıyorken, Karadeniz " bu kadar uğraşmana değmez!" diyordu. Uğraşma diyene kadar gelip yardım etsen ya! Misafir olduğum bu evde kendimi ev sahibi gibi hissediyor, Karadeniz'i ağırlamak için elimden geleni yapmaya çalışıyordum. 
Kahvaltı masasında ünlü felsefecilerin düşünceleri üzerine konuşmaya başladık. Tartışmaya ortak olmak için söyledikleri konular üstüne düşüncelerimi söylediğimde fikirlerimi doğru bulmayıp sert bir tepki veriyordu.  Bilgi ve düşünce farkından doğan aramızda ki dipsiz uçurumlara düşüyor gibiydim. Kaya gibi dile getirdiği ifadeler yüzünden kabuğuma çekiliyor, düşüncelerimi söyleme cesaretini kendimde bulamıyordum. Felsefe, bilim, düşünce... Bunlar benim konuşma kabiliyetlerimin çok üstünde konulardı. Karadeniz'in konuştuklarından yola çıkarak fikir sahibi oluyor ancak tavırları yüzünden fikirlerimi dile getirmekten çekiniyordum. Suskunluğumu haklı olduğunu düşünmesini sağlasada, bütün varlığımla düşüncelerine itarâz etmek istiyordum.  Büyük filozofların düşüncelerine herkes doğru diye onay versede, herkesin doğru diye onay verdiği konular gerçekten doğru muydu? Doğru neydi ki? Yeşil rengini herkes seviyor ve yeşil rengin insana huzur verdiği konuları genel kabul gördü diye bende mi yeşili sevmeli ve bana huzur verdiğini düşünmeliydim? Ben kırmızıyı seviyorum ve kırmızı bana huzur verdiğini savunuyorum diye yanlış mı davranıyordum? Bilgili ve konuşma kabiliyeti güçlü olan Karadeniz tartışmanın galibi olarak kahvaltı masasından kalkmıştı.
 Dudağımda mırıldandığım şarkı  eşliğinde bulaşıkları yıkarken Karadeniz ise kitap okuyordu. Bulaşığın ardından balkona gidip minderin üzerine oturdum. Karadeniz ise karşıma oturup, gözlerinin içi gülerek bana bakıyordu. Gözleri bir şeyler anlatıyor ama ne? Oturduğumda üzerimde ki paçası kısalan eşofmandan bacaklarımda ki uzayan kıllar görünüyordu. Görünen kılları ellerim ile kapatarak Karadeniz'in görmemesi için uğraşıyorum. Yoksa kılları göstermeme çabamı farkettiğinden mi gözleriyle gülüyor!!!
Kıl, tüy derdiyle bu kadar muzdarip olmaktan da sıkıldım artık. Yeri gelmişken bunu da yazayım. Bu kıllların iki cinstede olması olağan bir durumken neden sadece kadınlar kıllarını yolup, acı çekmek zorundalar ki?  Kıllarını yolmamış, bacakları, kolları kıl içinde olan kadınlar neden itici olarak algılanıyor? Erkeklerin yüz, el, ayak, bacak, kol, göğüs demeden tüm uzuvlarında kolum kadar kılları ile gerim gerim gerinebiliyorlarken neden kadınlar yeni çıkmaya başlamış kılları için  bile yerin dibine girmesi gerekiyormuş gibi bir psikolojinin içine girmek zorunda bırakılıyorlar? Kadınların tavuk gibi yolunup bunun adına da güzellik dendiği bu düzene isyan ediyorum!!! Kıllara, tüylere ve de kadınlara özgürlük!!! Protesto için bir sene bacak almayacağım!!!!
Karadeniz sırt çantasına eşyalarını yerleştirmeye başlıyor. İşiyle ilgili bir toplantıya katılacağından Antalya'ya gidip kalacak bir otel ayarlaması gerekiyordu. İkimizin beraber çıktığı bu tatilden ilk olarak o ayrılacak, yolcu eden ve geride kalıp ardından bakan ben olacaktım. Yürüyüş boyunca kendisinden daha çok taktığım, geniş kenarlı dağçı şapkasını "istersen alabilirsin" dediğinde "kafama büyük geliyor, kullanamayacağımdan almayayım" demiştim.  Kafama büyük geldiğini ve bana yakışmadığını çekindiğim fotoğrafları gördükten sonra anlıyorum. O şapkayı alırmıyım daha!!! Onun yerine Kabak Koyunu tırmanırken bulduğu beyaz şapkayı aldım.
 Karadeniz'in "Likya yolu yürüyüşü sence nasıldı?" diye  sorduğu genel sorusunu özelleştirerek şahsını eleştirecek şekilde cevap verdim. İçimde kalan konuları dile getirecek böyle fırsatları kolay kolay bulmuyordum.  Felsefe, din, bilim vs. konuları konuşmaktansa şahsı adına konuşmak çok daha fazla dikkatimi çekiyordu.     
"Sürekli değişen ve sert bir yapın var. Bazen beni.... Neyse söylemeyeyim, ifade biraz ağır. "
"Yoo söyleyebilirsin" 
"Bazen beni eşşeğin götüne sokuyorsun. (Bizim oralarda kullanılan bir deyim bu, "yerin dibine sokmak, aşağılamak, küçük görmek, yermek" anlamında kullanılıyor.) Çok sertsin, Ankara'da ilk karşılaştığımızda arabanın içinde direksiyonu tutuşun nasıldı öyle!! Hiç bırakmak istemiyormuş gibi!!" diye gülerek cevap verdim. Bu yürüyüşün bana çok şey kazandırdığını, yürüyüşün kendimi tanımak için yaptığım bir yolculuk olduğu, bu yolculukta bana yol arkadaşı olduğu için sana çok şey borçluyum... vs gibi daha farklı, güzel ve anlamlı cevap bekliyordu benden. Yürüyüş boyunca bana baş belası, cahil, güçsüz, zavallı, ders verilmesi gereken çocuk muamelesi yapan Karadeniz'in sorusuna istediği gibi cevap verme niyetinde değildim!!
Karadeniz sırtına çantasını, ben ise evdeki çöp poşetini elime alarak evden çıktık. Terminale giden dolmuş durağına kadar yürümemiz gerekiyordu. Çöpler belirli bir vakitte dışarı çıkartıldığından, çöpü atacak bir çöp kutusu bulamamamış, poşeti elimde gezdirip durmuştum. Karadeniz sırtında ki çantaya rağmen elimde ki çöpü de almak istediğinde itiraz edip vermedim.  Çöp atıldığı belli olan bir köşeye poşeti bırakıp yürümeye devam ediyoruz. "Terminale kadar gelmeme gerek olmadığını, boşuna geldiğimi" söylüyor Karadeniz. Susuyorum. Yola koyulduktan sonra mı söylüyorsun bunu!!! Hem buralara kadar gelmişim, neden gelmemin önemsizliğini yüzüme vuruyorsun ki!!!
Dolmuşa binerken  Karadeniz'in cep telefonu çaldı, terminale varana kadar telefonla konuşmaya devam etti. Terminale vardığımızda Antalya'ya gidecek olan ilk otobüsten bilet aldık. 20 dakika sonra otobüs kalkacaktı. Bekleme salonunda bir banka oturduk. Tek kelime bile etmiyorduk. Sabah uyandığımda ki boğazımda  düğüm gittikçe kördüğüm olmaya, beni boğmaya başlamıştı. Kaç gündür birlikte yemiş, birlikte içmiş, birlikte yürümüştük. Birlikteydik işte. Bir olmuştuk. Şimdi ayrılıp iki mi olacaktık? Ayrılacak mıydık?  Karadeniz terminalin dışına ben ise önüme bakıyordum. Göz göze gelmiyorduk.
Antalya otobüsünün geldiği, yolcuların aracın yanına gitmesi gerektiği anonsu yapıldıktan sonra dışarı çıkıp otobüsün yanına gittik. Sırt çantasını bagaja yerleştirmesi için hostese verdikten sonra ayak üstü iki dakika kadar bekledik. Ayrılma vakti geldi.!!! El sıkışıp mı yok sa sarılıp mı ayrılmalıydık? Kafa kafaya tokuşturup yanak yanağa öpmüş gibi yaparak mı vedalaşmalıydık yoksa? Kendimi sakınmam gereken bir erkek olarak görmüyordum ki onu. "Haydi eyvallah!!" deyip çekip gitmeyi gerektiren soğuk bir vedâyı hak etmiyordu yaşadıklarımız. Sarıl boynuna Haccecan.  Boynuna sarıldığımda iteledi beni.  Veda olayını o kadar kısa tutmuştu ki, bir an önce kaçıp gitmek, kurtulmak istiyor gibiydi. Bu veda anında bile duygularını kalın zırhının altına saklamıştı. Otobüse bindiğinde araç hareket etti. Arkasından el salladığımda Karadeniz'de bana el salladı. Vedâlarda geride kalan olmayı oldum olası sevmemişimdir zaten. Sevmediğim ot burnumun dibindeydi yine!!! Karadeniz ile veda ise çok daha zordu.
Koca şehir artık bomboştu. Yüreğimden bir parça kopup gitmişti. Salya sümük ağlamaya başladım. Bir yandan ağlıyor, bir yandan yürüyordum. Bir kaç dakika sonra "yeter bu kadar!" deyip kendimi durdurdum. Dolmuşa binip şehir merkezine gittim. Manavgat merkezinde yürümeye başladım. Yüreğin işten çıkması için daha 5-6 saat vardı. Kitapçıya gidip en çok okunan kitaplar arasından şu kitabı seçip aldım. Manavgat çayının kenarında bir parka oturarak kitabı okumaya başladım.
İnanç ve din konusunda Karadeniz'e cevap veremediğim bütün konuların cevabı kitabı okurken karşıma çıkmıştı. Soru yoksa cevapta yoktu. Soruların oluşmasını sağlayan Karadeniz'den sonra cevaplar karşıma çıkmaya başlamıştı. Sen varsın biliyorum, her zaman biliyordum ve daima inandım. Kızsamda, isyan etsemde varsın işte. Kimi Tanrı, kimi Allah, kimi Yaratıcı diyordu Sana. Bir sürü ismin olmasına rağmen bir şeklin, bir kalıbın yoktu.  Yüzüm kırk şekle girerek kitabı okumaya devam ettim. Kimi zaman tebessüm ediyor, kimi zaman şaşırıyordum. Çay servisi yapan garson sonunda dayanamayıp bu kadar dikkatle ne okuduğumu sorduğumda kitabı gösterdim. Dikkatimi ve düşüncelerimi Karadeniz'den almamı sağlayan bu kitap ayrılık acısını da aza indirmişti. Yeryüzünde ki bütün inanç ve dinleri birleştirip hepsini bir bütün olarak algılamamı sağlayan bu sürükleyici kitabı 5 saat aralıksız okudum.  Çay paralarını ödedikten sonra şehirde yürümeye başladım.
Bizi evlerinde misafir edip ailenin fertleriymişiz gibi davranan Yüreklere bir ev hediyesi almak istiyordum. İyice eskimiş banyo takımlarının yerine yenisini almak iyi bir fikir gibi geliyordu. Tuvalete ne zaman girseler aldığım banyo takımını görüp beni hatırlayacaklardı. Bundan daha önemli bir an olabilir miydi?! Karadeniz dün bir şiir yazılı duvar süsü alıp hediye ederek bu ulvi görevi yerine getirmişti. Benim banyo takımı alma fikrimle ise dalga geçmişti. "Hediye dediğin özel bir eşya olurmuş, ev eşyası hediye katogorisine girmezmiş, hediye değil evin bir ihtiyacını almış olurmuşum!" Kanun kitaplarında banyo takımından hediye olmaz diye bir madde var sanki. Geze geze, toza toza, sora sora uygun beyaz bir banyo takımını alıp eve geldim. Evde kimsecikler yoktu. Yattığımız odaya gidip çantamı toparlamaya, yavaş yavaş yol için hazırlanmaya başladım. Eşyalarımı toparladıktan sonra Karadeniz'in yattığı yatağa uzanıp  ağlamaya başladım. Ayrılık çok koydu beee!!!  
Yürekler eve geldiğinde arkadaşım Karadeniz'in öğlen saatlerinde gittiğini öğrendiler. Sohbet ediyor, gülüşüyor, konuşuyorduk.  Tek başına kaldığım ki ben ile kalabalıkta ki ben arasında bariz bir fark vardı. Mutluluk rolünü iyi oynuyordum.
Yemek için dışarıya çıkıp, bir mekanda yemek yedikten sonra Yüreklerle birlikte terminale geldik. Otobüse bindiğimde hepsi uzun uzun arkamdan el salladılar. Canlarım benim, hepside çok iyi insanlardı. Yaşattıkları bu güzel günleri ve misafirperverliklerini asla unutmayacağım.
Antalya terminaline vardığımda 1 saatlik mola verildi. Karadeniz'i telefonla aradım. Terminal civarında ise belki yanıma gelir, 1 saat sap gibi beklemek zorunda kalmazdım. Aradığımda buz gibi bir ses tonuyla telefona cevap verdi. Bırak "geleyim mi?" diye sormayı, "neden aradın?" der gibi konuşuyordu. Aradığım için pişman oldum. Odun ne olacak!!! Odun, odun, odunnnnnnn.....
12 saatlik İstanbul yolculuğunda; bütün yaşanılanları geride bırakmanın hüznü ile Karadeniz'i düşünmeye başladım. Bundan sonra da bütün işim gücüm hep onu düşünmek olacaktı. 
Benim düşünmekten  yorulduğum gibi sende okumaktan yoruldun biliyorum okuyucu!!! Ama durmak yok yola devam...   

2 yorum:

  1. e ben bitti sanmıştım 2 post öncesi..

    ben şahsım adına yorulmadım,bazen içim burkularak,bazen kızarak,bazen gülümseyerek ama hep hissederek okudum..bu his yazanın hislerinin hissesinden payıma düşen hisseydi..

    insanın iç dünyasındaki hissettiklerini paylaşabilmesi zor..ama sen zoru seviyordun sahi:)

    YanıtlaSil

Yorumlarınızı Bekliyorum