Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

7 Eylül 2010 Salı

Likya Yolu (13 Ekim 2009)



(Likya yoluna Uciden başka kimseden yorum gelmemesi düşündürüyor beni. Kimse okumuyor mu, okuyorda beğenmiyor mu, beğeniyor da sessiz kalmayı mı tercih ediyor? Acep cevabı ne olaki?)

Sabah uyandığımda çadırımın üzeri ıslanmıştı. Çise yağmıştı. Hava soğuk ve kapalıydı. Çadırımdan çıkıp açık alanda bulunan lavaboda yüzümü yıkadım, saçlarımı düzelttim. Her günüm böyle bir mekanda geçseydi ne güzel olurdu. Duş, su, yatacak güvenli bir yer... Bunlar bulunmaz nimetlerdi. Camp alanında (linkteki camp alanının hikayesini okumanızı tavsiye ederim) kahvaltı vaktiydi. Karadeniz ve benden başka insanlarda vardı. 6-7 kişilik bu grupta orada bir gece konaklamış, kahvaltılarını yapıyorlardı. Kahvaltı açık büfeydi. Tabağımıza yiyeceklerimizi alıp akşam oturduğumuz masaya oturmuştuk. Boğazımda acı hissediyordum. Bademciklerim ağrıdığına göre mikrop kapmış olmalıydım. Camp alanında çalışan görevli bitkisel bir çay yapmış (adaçayıydı sanırım)  içine limon koyup içmem için vermişti. Kahvaltı boyunca bütün köpekler koşmaya, birbirleriyle dalaşmaya, ortalığı toz duman etmeye başlamıştı. Köpeklerin insanları rahatsız eden davranışları, sahiplerinin oralı olmamaları beni rahatsız etmişti. Kahvaltıdan sonra çadırımı toplamıştım. Karadeniz çoktan çadırını toplamış beni bekliyordu. Karadenizin ve camp alanının fotoğraflarını çekip, yola koyulmuştuk. Kırmızı-beyaz işaretleri takip ederek Kabak Koyundan doğru yukarı çıkmaya başlamıştık. 600 metreyi bulan yüksekliği çıkacaktık. Boğazımdaki acı beni zorluyordu. Nefes almamı zorlaştırıyordu. Birde üstüne yokuş çıkmak! Kendimi gerçekten zorluyordum. Boğazımdaki acı hissi için Karadeniz bir aspirin vermiş, ağzıma aldığım su ile aspirini eritip gargara yapmamı istemişti. Ağzımda çalkaladığım suyu tükürdükten sonra Karadeniz tükürürken çekindiğimi düşünerek "çekinmene gerek yok!" dedi. "Çekinmiyorum" diye cevap verdim.
Dağı tırmanırken osmanlı yürüyüşü gibi üç adım atıp duruyor biraz soluklanıyor ve tekrar yürüyordum. Karadeniz beni beklemek zorunda kalıyordu. Kırmızı beyaz çizgileri bazı yerlerde silinmiş olduğundan yolda yürüyenler taşları üst üste koyarak yolun buradan devam ettiğini gösteren işaretler yapmışlardı. O işaretleri takip ediyorduk. Patika yollardan, ağaçların arasından, taşlık yerlerden yürüye yürüye devam ettik. Aşağısı 10-20 metre derin olan ince bir patika yolun bir kısmı kopmuş olduğundan oradan atlayarak geçmek gerekiyordu. Orda 5-10 dakika orayı atlamak ve atlamamak arasında gidip geldim. Karadenize seslenip bana yardım etmesini istemeyi düşündüm ancak bunu yapmadım. Bacağımı karşı tarafa atmaya çalışıyordum bacağım uzanmıyordu. Sırtımı dağa yaslayıp geçmeye çalıştığımda çanta yaslanmama engel oluyordu. Yüzümü dağa dönmeye çalıştığımda çanta arkama ağırlık yapıyor, aşağıya düşmeme neden olacağından, yüzümüde dağa dönüp geçemiyordum. Onu dene yok! bunu dene yok! Kaldım burda! En sonunda kendimi toparlayıp karşıya atladım. Ne olacaksa olsun! Atlamıştım... Yürümeye devam ettim. Kabak koyunu en tepede gören noktada Karadeniz durmuş ve beni bekliyordu. Orda bir kaç kare fotoğraf çekinip yola devam ettik. Artık yokuş çıkmıyorduk. Nispeten daha düz orman yollarında ilerliyorduk. Suyu akmayan bir çeşmeye rastladık. Betondan yapılmış kurnanın içinde bir baykuş su içmeye çalışırken kurnanın içinde boğulmuştu. Karadeniz ölü baykuşu oradan çıkarmış, su birikintisinin içinde kirlenen pantolonunu ve tişörtünü yıkamıştı. Baykuş ölüsünün olduğu bu suda nasıl yapabiliyordu bunu! Askerlik hayatında eminim çok daha kirli suları içmek zorunda kalmıştır. Doğadaki canlıların hiç birinin birbirinden farkı olmadığını söyleyen Karadenize "bu suyun içinde insan ölüsüde olsaydı aynısını yapıp yapamacağını sorduğumda" cevap vermedi. O sudan banada fırlattı. Yapma! diye uyarmama rağmen bir kez daha o sudan bana serpti. Yapma! İstemiyorsam yapma! diye tekrar uyardığımda su atmayı bırakmıştı. Yıkadığı çamaşırları sırt çantasının üstüne asmış, zaten güneşin altında yürüdüğümüzden, önümde yürüyen bir kurutmalıkla  yola devam ediyorduk. Böyle çok komik görünüyordu! 
Öğlen vakitlerinde Alınca'ya varıyoruz. Bir köy evinin bahçesinde bir kaç adamla sohbete başlıyor Karadeniz. Adamlardan bir tanesi turistleri araçla getiren bir şofördü. Turistler bu yolu araçla gelip parkuru yürüyor, sonra tekrar araçlarına binip kaldığı otellere gidiyordu. Onlar sohbet ederken bir kaç fotoğraf çektim. Birazda dinlendikten sonra yola devam ediyoruz. Araç yolunu takip ederek çok şükür yokuş aşağı inmeye başlamıştık. Yol kenarındaki bir evde su bulabileceğimiz bir yer olup olmadığımızı sorduğumuz kadın çeşmenin yukarda olduğunu söylüyor. Karadeniz çantasını bırakıp, su almak için tekrar yukarı çıkmıştı. Yol kenarında onu bekliyordum. Suları aldıktan sonra, araç yolunu takip ederek yürümeye başlamıştık. Kabak koyu çıkışının zorluğundan bahsediyorken Karadeniz "Kabak Koyu bize koydu" demişti. Bu söz üstüne kahkahalarla gülmeye başlamıştım. Çok komiğime gitmişti. Yorgunluk, açlığın vermiş olduğu sinir bozukluğu nedeniyle içimden vara yoğa gülmek geliyordu.  Baya yürüdükten sonra açıktım ve yoruldum diye sızlanmaya başlamıştım. Karadeniz normal bir insan evladı olamazdı. Kaç saattir yollardaydık ve yürüyorduk. Benim sızlanmalarım olmasa bu şekilde gece yarısına kadar yürürdü. Sonunda insafa gelen Karadeniz yol kenarından sapmış, yemek ve biraz uyumak için bir yerde mola vermiştik. Matımı açıp üzerine yatmıştım. Kamp ateşi yakmış su kaynatmıştık. Karadeniz bir dal parçasının uçlarına sucukları takmış, ateşte  kızartmış, ekmeğin arasına sucukları koyup afiyetle yemişti. Mide -bağırsak sistemim rahatsız olduğundan sucuk yemek istemiyordum. Kokusu bile tiksinti veriyordu! Sırtını taşa yaslamış, toprağın üzerinde uyuyup kalmıştı Karadeniz. Bende uyumuştum. Yatıp dinlendikten sonra yediklerimi çıkarmam gerekiyordu! Açık alanda en çok tedirgin olduğum şey wcye çıkmaktı. Kamp alanından baya uzaklaşmıştım ancak görünmemi engelleyecek uygun ağaç, taş, çalılık bulamamıştım. Çişim gelmişti. Kıvranıyordum! İnsanın en savunmasız olduğu anlardan bir tanesi abdestini bozduğu an olmalıydı. Bütün mahremiyetin ortadayken öyle görülmektense ölsem daha iyi! Kafamda kırk korku ve senaryoyla ihtiyacımı görüp kamp alanına döndüm. Yola devam etmemiz gerekiyordu. Toparlanıp yola devam ettik. Araç yolunda yürümeye devam ediyorduk. Esas gitmemiz gereken Likya  yolunu kaybetmiş olmalıydık. Karadeniz beni ve çantasını bir ağacın altında bırakıp, kaybettiğimiz yolu bulmak için geri dönmüştü. Baya oturmuş ve dinlenmiştim. Yolu kaybetmemiz benim işime yaramıştı! Karadeniz yolu bulduğunda geri dönmüş, çantaları sırtlayıp yürüdüğümüz araç  yolunu geri dönüp, patika bir yoldan devam etmiştik. Hava iyice kararmış ve bozmuştu. Bir kaç damla yağmur yağmaya başlamıştı. Karadeniz pançosunu sırt çantasının üstüne geçirip yürümeye devam etti. Arkadan çok komik görünüyordu. Katıla katıla gülmek geliyordu içimden.  Kamp için büyük ağaçların olduğu bir alanı uygun bulmuştu Karadeniz. Çam ağaçların yaprakları üzerine çadırlarımızı kurmuştuk. Böylece yağmur yağsa bile çamın iğneli yapraklarının arasından su akıp gidecek çadırımız ıslanmayacaktı. Karadeniz her zaman çadır kapısını benim çadırı görecek şekilde kuruyordu. Tehlikelere karşı gözünün önünde olmamı sağlıyordu. Çadırlarımıza girmiştik, uyuyacakken, rüzgar şiddetini artırmıştı. Karadeniz çadırından çıkmış, birşeylerle uğraşıyordu. Çadırımın içinden çıkmadan Karadeniz'e ne yaptığını sordum. Pançoyu çadırının üzerine geçirdiğini söyledi. O an bunu niçin ve neden yaptığını anlamadım. Sabaha nasılsa tekrar toplayacaktı. Ne gerek vardı ki? Bütün Likya yolu yürüyüşü boyunca en çok zorlandığım yer Kabak Koyunu çıkarken ki yürüdüğüm parkurdu. Çok zorlanmıştım. Çok yorulmuş, bitkin ve yorgundum. Omuzlarım, ayaklarım ve tüm vücudum ağrıyor ve yanıyordu.  Bu yorgunluğun vermiş olduğu psikolojik baskının altında ağlamasam... ağlasam... belki rahatlardım. Ağlamakta benlik değil.. Ağlamak değil gülmek yakışırdı bana. O an ise gülünecek en komik şey Karadenizdi. Kimse yoktu başka kime güleyim? Çadırın içinden çıkıp pançoyu çadıra geçirmekle uğraşan Karadeniz çok komiktiiiii... Karadeniz; pançosunu çantasının üstüne örttükten sonra bastırdığım katıla katıla gülme isteği hortlamıştı. Babamın vefat olayındada aynı şey olmuştu. Ölüm acısı gibi ağır bir psikolojik baskıyı kaldıramamış, başın sağolsun diyen herkese gülerek tepki vermeye başlamıştım.  Vara yoğa gülme isteğimi kontrol edemiyordum. Likya yolundada aynı şey olmuştu! Çadırını yağmura karşı korumaya çalışan Karadenize gülmüştüm.
Sabah 03:00 gibi şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Ama nasıl bir yağmur. Rüzgar beni çadırla birlikte uçuraktı. Çadırımın içine şıp şıp su damlamaya başlamıştı. Fırtına dışarda değil çadırın tam ortasındaydı sanki. Bende bu fırtınanın ortasında mahsur kalmıştım. Kuzu kuzu oturup bekledim. 1-2 saatten sonra nihayet yağmur durmuştu. O gece dinlenemedim. Gün yavaş yavaş ışımaya başlamıştı. Bir günü daha geride bırakmıştık. 
Likya yolu üzerine burada da güzel bir yazı var.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Likya Yolu (12 Ekim 2009)



(Karadeniz yol boyunca yaşadıklarımızı, geçtiğimiz yerleri, mavi küçük bir not defterine yazmıştı. Not defterini kendim için almıştım, ancak Karadenizin ne zaman ve nasıl ele geçirip yazdığını hatırlayamadığım not defteri keşke şu an elimde olsaydı. Bu yazıyı yazmam çok daha kolaylaşacaktı...
Ancak Likya Yolunu o kadar çok kişi kaleme almışki. Yol boyunca nerede ne var, nereden su alınır, nerede su yok!, yol üzerindeki tesisler... hepsi yazılmış çizilmiş. Çokca yazılmış çizilmiş tekrar yazmak istemediğimden yaşadıklarımı, hissettiklerimi ve düşündüklerimi bir yıl öncesine gitmeye çalışarak yazmaya çalışacağım)
Likya yolu yürüşünde çadırda kaldığımız ilk gecenin sabahında, Karadeniz akşam söndürdüğümüz kamp ateşini tekrar yaktı. Su kaynatıp ballı çay yapıp kahvaltı yapmıştık. Karadenizin getirdiği metal su matarasının içine su koyup, yaktığımız ateşin kenarına koyarak kaynatıyorduk. Çay için şeker taşıyıp kendimize gereksiz yere yük edinmemek ve şekerin insan vücudunda yaptığı tahribatı bildiğimizden özellikle şeker yerine bal almıştık.
Düne göre nispeten daha iyiydim. Güzel bir uykuyu hiç bir ilaç ve doktora asla değişmem. Vücudumun uzun süredir bu denli karşılaşmadığı yorgunlukla baş edip edemeyeceğine görecektim. Kahvaltıdan sonra, cadırlarımızı toplamaya başladık. Dün çıkardığım kıyafetleri başka bir poşetin içine koyup sırt çantamın içine yerleştirdim. Kirli ve temiz çamaşırların birbirleriyle temas etmesini istemiyordum. Matımı katlayıp, uyku tulumumu kılıfının içine yerleştirdim. Sırt çantamı, matı ve uyku tulumunu çadırın dışına çıkardım. Çadırın dış tentesini çıkardıktan sonra çadırın iskeletini çıkarmadan havaya kaldırıp, çadırın içine girmiş toz, çöp ne varsa silkeledim. Çadırın iskeletini  çıkarıp katladım ardından çadırı katlayıp kılıfının içine yerleştirdim. Çadırı topladım dediğimde yaptığım bütün işlemler bunlardan ibaret. Sırt çantamın içinde kıyafetlerim vardı. Dışına ise mat, uyku tulumu ve çadırı çengelli lastik ile bağlamıştık. İlk günler çantanın dışına çengelli lastikle eşyaları bağlamayı beceremediğimden Karadeniz bağlıyordu. Çantanın yan taraflarında yürürken içtiğimiz suyum vardı. Karadenizle birbirimize karşı soğuk, mesafeli ve dikkatliydik. 
Toparlandıktan sonra sırt çantalarımızı alıp oradan ayrıldık. Aşağı doğru inmeye başladık. Bir çeşmede durduk. Karadeniz boşalan su şişelerimizi dolduruyordu. Sırtlarında yükleri ile kadınlar geçti yanımızdan. Ömür boyunca o yükleri taşımış kadınları artık daha iyi anlıyordum. 
Faralyaya vardığımızda Kelebekler vadisinin orda fotoğraf çekindik. Çevrede bizden başka kimse olmadığı için sırayla birbirimizin fotoğrafını çekiyorduk. Karadeniz fotoğrafımı çekerken rahat poz veremiyordum. Likya yolu yürüyüşü boyunca çekindiğim bütün fotoğraflarda asık suratlı, çirkin, ablak suratlı buluyordum kendimi. Kapalı olan cep telefonumu açtım. Şarjını dikkatli harcıyordum. Cep telefonuma ardı ardına mesajlar gelmeye başladı. Kızkardeşim, "Gözün aydın hala oldun" diye mesaj atmıştı. Abimin bir kızı olmuştu. Çok mutlu olmuştum. Abimi tebrik etmek için aradım. Nur topu kara-kuru bir kızları olmuştu.  Bir yandan telefonla bana çok benzettikleri yeğenim hakkında konuşuyorken bir yandan yolda yürüyordum. Arkamdan Karadeniz seslenip yanlış yolda gittiğimi söylediğinde geri döndüm. Karadeniz dağa doğru tırmanmaya başlamıştı. Of ya olamaz, ben yokuş çıkmaktan nefret ediyordum! Üstelik sırtımda bu kadar yükle! Yokuş çıkarken kalp atışlarım hızlanıyor, terliyor, nefes alamayacak hale geliyordum. Bu düz yolda yürümek varken bu yollarda yürümenin mantığı nedir ki! İçimden söylene söylene devam ediyordum. Ara ara 1-2 dakikalık su ve soluklanma molası veriyorduk.  (Bunları yazarken yürüdüğümüz yollar aklıma geliyor. Tekrar o yolları yürüyorum sanki.) Dağı tırmandıktan sonra nispeten daha düz patika yollarda ilerliyorduk. Karadeniz hikayeler anlatmaya başladı. Yolda gördüğü her ev için şu ev kaç liradır acaba? diye soruyor, bütün herşeyi bırakıp yeni bir hayata başlama planlarından bahsediyordu. Şurada çok güzel otantik bir yer açıp gelen gidene çay ikram edip kendi yağında kavrulacağı bir hayatının olmasını istediğinden bahsediyordu. 
Kabak Köyüne vardığımızda bakkaldan dondurma aldık. Yol boyunca en keyif aldığım an bu andı. Dondurma!  Ellerimizde dondurma yiyerek yürümeye devam ediyoruz. Nazmiye Teyzenin pansiyonunda mola veriyoruz. Sohbet etmeye başladığımızda tek başına pansiyonu işlettiğini öğreniyoruz. "Siz evlimisiniz?" diye soran Nazmiye Teyzeye alel acele hayır arkadaşız diyoruz. Çeşmeden akan suda ellerimi yıkıyor, aynada kendime bakıyorum. Kendimi çok özlemişim. :)  Karadeniz; yolda yürürken açıkıp karnını doyurmak üzere  pansiyona uğramış Amerikalı turistlerle Nazmiye Teyze arasında tercümanlık yapmaya başlamıştı. Bir ara pansiyonun üst katından Kabak Koyunun ve çevrenin fotoğraflarını çekip aşağı indim. Kabak koyuna doğru aşağı inmek üzere çantalarımızı sırtlayıp yola devam ettik. Yolda bol bol keçiboynuzu ağaçlarını görüyor, arı vızıltılarını duyuyorduk. Kuş bakışı bir kaç adım ötede gibi görünen Kabak Koyuna yürü yürü yol bitmez hale gelmişti. Kabak koyuna nereden inebiliriz diye sorduğumuz bir tesisteki adam bize bile bile yalan söylemiş, kendi tesisine giden yolu doğru yol olarak göstermişti. Yolumuzu uzattığı için adama kızmıştım. Aptal adam! Aptal! Aptal! Karadeniz adama selam verip doğru yoldan devam etmişti. Bu adama selam mı verilirmiş! Karadenizede kızmıştım! Peşinden Karadenizi takip ediyordum. Nihayet Kabak Koyuna vardığımızda Çadırımızı kurmak için uygun bir yer bulup çadırımı açtığımda Karadeniz bu alana çadır kurmanın yasak olduğunu öğrenmiş, çadırımı kamp alanına doğru götürmüştü. Kamp alanında çadır kurmak için özel alanlar yapılmıştı. Ben çadırımı kurmakla uğraşırken Karadeniz yüzmek için deniz kenarına gitmişti. Mayomun üstüne şort giyip bende deniz kenarına gittim. Mayo giymeye, vücudumun büyük kısmı açıkta iken ortalıkta dolaşmaya alışık değildim, utanıyordum! Karadeniz birileri ile sohbet ediyordu. Deniz kenarında yürüyor ve ayağım ile suyun kavuşmasının mutluluğunu yaşıyordum. Ayaklarım çok hassaslaşmıştı. Havlumu Karadenizin yanına sermiş, uzanmıştım. Sohbet ettiği adamlar gittikten sonra bir süre sohbet ettik. Sonra deniz kenarında biraz yürüdük. Yanımda kaya gibi olan Karadeniz vardı. Çadırlarımıza doğru geri dönerken, yürümekten hassaslaşan ayaklarıma taşlar battığından canım çok acımış yürüyememiştim. Gülmeye başladım! Gülmeye başlamamla birlikte Karadenizde gülmeye başladı. Taşlardan dolayı canımın yandığını söyleyip kumların ordan yürümemi söylemişti. Ona bir şey söylememe gerek kalmadan olayı açıklayıp, çözümü söylemişti bile...
Kamp alanında duş alacak yerler ve yemek vardı. Su azlığı nedeniyle, güneş enerjisiyle ısıtılmış suyu soğutacak yeterli su olmadığından o duş keyfi haşlanma işkencesine dönüşsede, yıkanabildiğim için şükrediyordum.
Ardından akşam yemeği için bir masaya oturduk. Ana ve yavrularıyla bir sürü köpek vardı ortalıkta. O gece muzip Karadeniz gelmişti masaya. Açık hava ve loş ışık eşliğinde yediğimiz akşam yemeği ile bütün yorgunluğa, bütün bu zahmetlere değdiğini düşünüyordum. Başımı kaldırıp arada baktığım Karadenizin gözlerinde kaybolup gitmemek için başımı tekrar yemeğe çeviriyordum. Uzun süre gözlerine bakamıyordum. Arada yemekten arta kalanlarla masada ayaklarımın dibinde dolaşan köpek yavrusunu besliyordum. Köpek yavruları karnını nasıl doyuracağını çok iyi öğrenmiş. Bir geceliğine misafir olarak gelmiş insanların gözlerine masum masum bakıp besle beni diyorlardı! Yemeğinin ardından üşüdüğüm için kamp ateşinin yanına oturmuştuk. Muzip ve Hoşsohbetli Karadenizdi karşımdaki. Karadeniz askerlik anılarından anlatmaya başlamıştı.Askerliğin ve askerin Karadeniz için çok büyük önemi vardı. Hoşsohbetli olan Karadenizi dinlemekten sıkılmıyordum, peş peşe, ard arda konudan konuya geçip farklı şeylerden bahsedebiliyordu. Bilgi birimi çok fazlaydı.
Saat 23:00 gibi çadırlarımıza çekildik. Gözlerimden uyku akıyordu! İkinci gecede böylelikle bitmişti. 

3 Eylül 2010 Cuma

Likya Yolu (11 Ekim 2009)



Yukardaki haritayı bloguma eklerken nasılda kötü oldum. Yürüdümüz yolları bir yıl aradan sonra haritada görmek etkiledi beni. Bu zaman nasıl da hızlı geçip gidiyor yahu. (Gözlerim sulandı)

Karadeniz ile birlekte Aştideyiz. Metro turizmin sayın yolcuları arasında Haccecan ve Karadenizde yerini almak üzere sırt çantalarımızı bagaja yerleştirdik. 
Otobüse ilk önce binen Karadenize bakıyorum. Pencere kenarına bana sormadan oturmaya çalışırsa kan çıkacak! Hiç beklemediğim bir hamle yapıp bana yer veriyor ve pencere kenarına oturmamı söylüyor. Bu hamleyi hiç beklemediğimden hafif bir şaşkınlık yaşayıp Karadeniz'e isterse pencere kenarına oturabileceğini söylüyorum. Kabul etmiyor, pencere kenarında ben otuyorum. Mücadele etmeden, direkt pencere kenarına oturduğum için hiç bir haz almıyorum.  Yanıma Karadeniz oturuyor. Başında bir şapka ve gözlerinde gözlük. Çok ciddi duruyordu. Kolları ise bağlı. Bu haliyle kızılderelilerin kabile şeflerini andırıyor. Yan koltukta yaşlı bir teyze oturuyor. Teyze yaşlılığın avantajlarından faydalanmayı çok iyi biliyordu. Hostesten ve yanında civarında kim varsa herkesten ricalarda bulunuyordu. Bu yaşlı kadının isteklerini kimse geri çevirmiyor tabiki. "Evladım koltuğun kenarını kaldırırmısın, evladım koltuğumun kenarını indirirmisin, evladım tuvalete beraber gidelim mi ben bilmiyorum. Evladım susadım bana su getirirmisin?... Evladım... Evladım... Teyze uykuya daldıktan sonra herkes derin bir nefes almıştı. Teyzenin bu hali Karadenizin de dikkatinden kaçmamıştı. Teyzeyi taklit edecek şeyler söylüyordu. Bu muzip haline hiç şahit olmamıştım.
Kaç saat geçti ne kadardır otobüsün içinde ilerliyorduk bilmiyorum. Nereden ve nasıl o konunun açıldığını da hatırlamıyorum.  Karadeniz evlerinde mutfakta sohbet ettiğim kızın nikahlı eşinin olduğunu söyledi. Kimsesi olmayan ve Ankara dışında ki başka bir ilde sözleşmeli öğretmen olan bu kızın tayininin eş durumu nedeniyle Ankara'ya çıkmasını sağlamak için ikisinin nikah kıydığını söylemişti bana. Bunu söylerken şaşkın şaşkın Karadenize bakıyordum. Ona tek bir kelime bile etmemiştim. Önüme döndüm ve iç dünyama kapandım. Bu kadar tepkisiz kalacağımı Karadenizde beklemiyordu sanırım. Ama içimi bilseydi bunu söylediğine bin pişman olurdu! Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Nikahlı ve evli adamlarla ilgili lanetlendiğimi düşünmeye başlamıştım. Bu kaçıncı? Bu kaçıncı? Bu kaçıncı? İçimden koca bir parça kopup gitmişti. Hayal kırıklığı, hüsran, aldatılmışlık hissediyordum. (Evli erkek sendromumla ilgili daha sonra uzun bir yazı yazarım. Likya yolu yazı dizisinde bu konunun yeri yok) Bu konuda Karadenize karşı olan kırgınlığım hiç bir zaman geçmedi. Kendisininde kırılmış kalbimi tamir etme yönünde bir çabası olmadıda zaten. Benim yaşadıklarımı hissedebilmesi ve anlayabilmesi için bana yaşattığının aynısını ona yaşatmaya karar verdim. Tayin isteyebilmek için bir arkadaşımla resmi nikah kıydığım yalanını bloğumda yazıp onun okumasını sağlamıştım. Onun nikahlı olduğunu otobüste öğrenmemden tam iki ay sonra bloğumda tayin yapabilmek için nikah kıydığım yalanını yazana kadar Karedinizle  kıydığı sahte nikah üstüne ve o kız üstüne hiç konuşmadık. Bu nikah olayıda başka bir yazı konusu.
Otobüs bir dinlenme tesisinde mola vermişti. Tesiste Karadenizi ve herşeyi orada bırakıp geri dönmeyi düşündüm. Ancak düşündüğümü uygulama cesaretini kendimde bulamadım. Karadenizi tekrar sorgulamaya başlamıştım. Kimdi bu adam? Ne işim vardı onun yanında. Hiç anlam veremediğim duygular hissediyordum ona karşı. Anlam veremediğim bu duygulara bir anlam verebilmeliydim. Zamanamı ihtiyacım vardı?  Nikahlı olduğunu öğrendiğim adama hiç bir şey demeden ve hiç bir şey olmamış gibi planladığımız gibi Likya yolu yürüyüşüne devam ettik. 
11 Ekim 2009 tarihinde sabah 05:00-06:00 sularında Fethiye otogarındaydık. Oradan bir taksiye bindik. Yolda ekmek ve su alıp Likya Yolu yürüşününün başlangıç noktası olan Ölüdeniz'e geçtik. Başlangıç noktasında taksi çantalarımızı bırakıp gitmişti. Başlangıç tabelasının önünde ilk fotoğraflarımızı çekinmiştik. Sonra çantalarımızı sırtımıza alıp yürümeye başlamıştık. Ne kadar yürüdük bilmiyorum. Karadeniz, iş yerinde beraber çalıştığı arkadaşının benim hakkında söylediği şu sözleri söyledi; " Bu zamanda bir kız hiç tanımadığı birisi ile hiç bilmediği yolları yürümeye gidiyorsa bu kız ya sana çok güveniyor ya da kendine çok güveniyor demektir!" Arkadaşının söylediği bu sözler karşısındada susmuştum. Ardındanda "Bu yürüşün sonunda birşeyler olacakya hadi hayırlısı" dedi. Yine sustum.
 20-25 kg olan çantam çok hafif gelmişti ilk anda.  Bu hafiflikle ben koşardım bile! Ama biraz zaman geçince bunun hiçde sandığım kadar kolay olmayacağını görecektim. Yürüyüşün ilk parkuru yokuş ile başlanırmıydı yahu? Kuş gibi olan çanta deve kuşuna hatta deveye hatta hatta  bir ejderhaya dönmeye başlamıştı.  Nikah olayı yüzünden gözüme uyku da girmemişti! İki gündür uykusuzdumda. Kahvaltıda yapmamıştık. Sıcak terler boşalıyordu benden. Kalbim güm güm atıyordu.  İç seslerimin hepsi ayaklanmıştı. Psikolojik olarak yerlerde sürünüyordum. Cehennem azabını dünyada yaşamaya gelmiş olmalıydım!  Ama Karadenize karşı mahçup olamazdım. Her ne pahasına olursa olsun bu yolu yüremeye geldiysem yürüyecektim!  Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Bir ağacın altında kısa bir mola verdik. Sırt çantamı çıkarttığımda yaşadığım o duyguyu asla tarif edemem! Bütün kaslarım, eklemlerim, adalelerim hiç birisi bana ait değildi sanki. Acı, ağrı ve yorgunluğun doruklarındaydım. O kadar uç noktası ki bunun daha ucu olamaz diye düşünüyordum. Bütün kollarımı çırpıyor, kalbim inanılmaz derecede hızlı çarpıyordu. Kollarım ve bacaklarımı emanet almışım gibi, acısını hissediyordum ama bunlar bana ait olamazdı! Karadeniz ise oturmuş bu halime bakıyordu. Ben böyle bir his daha önce yaşamadım diyordum. Biraz sonra tekrar yola koyulmuştuk. Yolda çobanların birbirlerine seslenişlerini duyuyordum. Gittiğimiz patika yolda dağ keçilerinin bıraktığı zeytin (keçi kakası) doluydu. Yol güzargahını yola çizilmiş kırmızı beyaz çizgileri takip ederek buluyorduk. Kolumda saat olmadığından saatin kaç olduğunu bilmiyorum ancak güneş tepede olduğu için saat 11:00-12:00 arası olmalıydı. İnşaat halindeki bir villa tipi evin önünde mola vermiştik. Yorgunluktan ölmek üzereydim. Matımı açıp üzerine uyumak üzere uzandım ancak gram uyuyamadım. Bir saat gibi mola verdikten sonra yürümeye devam ettik. Hep önümde veya arkamda yürüyen Karadeniz yanımda yürümeye başlamıştı. Birden cep telefonunun alarmı çalmaya başladı. Her gün çalması için babasının öldüğü saatte telefonunu ayarlamıştı. Ardından kolunda ki saati göstermişti. Rahmetli babasının saatine yeni bir saat kordonu takarak koluna takmış, kolunda sürekli bu saati taşıyordu. Babasına duyduğu sevgi vefayı kıskanmıştım. Hayatında her konuda takdir ettiği tek insanın babası olmasından dolayı çok şanslı olduğunu düşünüyorum.
Yürüyüş hızım Karadenize göre çok yavaştı onu yavaşlattığımı düşünüyordum. Yürüyüşümüz boyuncada böyle düşünecektim. Yerlerde sürünen psikolojim Karadenizi sırtındaki çantayla koşarken görünce daha da bozulmuştu. İçten içe ona kızmaya başlamıştım. Koşmasından dolayı aramızdaki mesafe gittikçe artmaya başlamışdı. Bir elimde baton vardı. Onun elimde olması çok büyük bir avantajdı. Vücudumun üst tarafındaki bütün ağırlığı baton sayesinde taşıyabiliyordum. Bacaklarım titriyordu. Karadeniz nihayet bir yere oturmuş, mola vermiştik. Yemek için bisküvi ve meyve suyu çıkartmıştı çantasından. 
Yürüyüş için plan yaparken yiyecekleri kendisinin taşıyacağını söylemişti. Kadın ve erkek arasındaki anatomik farklılıklardan dolayı erkeğin daha çok kas yapısına sahip olduğunu, daha çok sahip olduğu kas kütleleri yüzünden daha çok yük taşıyabileceğini söylemişti. Bütün yiyecekleri onun taşıması ise benim açımdan hiç iyi olmamıştı. Aç kalmıştım! 
Moladan sonra yürümeye devam ettik. Nispeten daha iyiydim. Birşeyler yiyip içtiğim için enerjim yerine gelir gibi olmuştu.Karadeniz yamaç aşağı inerken ayağının altına taş geldiğinden ayağı kayarak düştü. Ben "aman!! ayy ayy!" diye Karadenizin düşmesine tepki verirken o "düşerken bu şekilde çantanın üzerine düşüceksinki sakatlanmayasın!" deyip düşme olayını eğitimde kullanılan örnek aracına çevirmiş, hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam etmişti.   Karadeniz gözüme herkül gibi görünmeye başlamıştı. Yürüdüğünde ayaklarının altında bütün kayalar tuzla buz oluyordu sanki. İnanılmaz derecede sert kabuğu olan bir insandı.
Ne kadar yürüdük bilmiyorum. Bir çeşme başında durmuştuk. Artık benim hiç enerjim kalmamış, uykusuzluktan dolayı başımda biriken bütün toksinleri hissediyordum. Gözlerim ağırlaşmıştı, başım ağrıyor, midem bulanmaya başlamıştı. Yere oturmuştum. Karadeniz çeşmenin başındaydı. O suyun başında bir sürü arı olduğu ve arı vızıltılarının heryerden duyulduğunu hatırlıyorum. (Daha sonra Karadeniz orda suya düşen arıların çırpınması gibi çırpındığımı söyleyecekti.) Karadeniz yükümün bir çoğunu aldı ve yürümeye devam ettik. Yolda karşılaştığmız köylüler bize üzüm ikram etmişti. Karadeniz parkurun ilk etabına vardığımız zaman kamp için yer bakmaya başlamıştı.  Yukarlarda bir yerde çadır kurmak için uygun bir yerin olduğunu söyleyip çantaları oraya taşıdı. Ben ise kendimi zor taşıyacak bir hale gelmiştim. Karadeniz çadırımı kurduktan sonra içine girip uyumuştum. Kaç saat uyudum bilmiyorum. Kalktığımda Karadenizin kendi çadırını kurmuş olduğunu gördüm. Ateş yakıp su kaynattık, ballı çay içip, bir şeyler yiyip, sohbet ettik. Daha doğrusu daha çok Karadeniz anlatıyor ben dinliyordum. Bazen anlatırken anlattıklarının rehavetine kapılıp  ses tonunu yükseltiyor, sert bir şekilde konuşuyordu. Söylediklerine cevap verme cesaretinde bulunamamıştım bu zamanlarda. Askerlik anılarından, arkadaşlarından, bahsediyordu. Bir ara askerlerden birini akrebin soktuğundan bahsetmiş, bacaklarımdan akrep ısıracak diye korkmuştum!
Hava iyice kararmıştı. Kamp ateşimizi söndürüp çadırlarımıza uyumak üzere girmiştik. Kısa bir süre sonra çadırımın kenarında ayak seslerine benzer ses duymuş "Karadeniz o yürüyen senmisin" diye seslenmiştim. Karadeniz "hayır!" demişti. Çadırından çıkıp ortalığı kolaçan ettikten sonra çadırına geri dönmüştü. Kafamda o ayak seslerinin bizi öldürmeye gelen katillere ait olduğu hayallerini kurarak uykuya dalmıştım.
Likya yolunun 1. günü sona ermişti.
Likya Yolu ile ilgili burada  kaleme alınmış çok güzel bir yazı var.

2 Eylül 2010 Perşembe

Likya Yolu (10 Ekim 2009)



Otobüsün içinde bayan bir hostes karşıladı beni. Ankara'ya başka otobüs bulamamadığımdan 10-20 Tl fazla verip yazıhaneci kadının son model otobüsleri olduğunu söylediği firmadan bilet almıştım.  Sonradan bu para farkının nereden kaynaklandığını anladım tabi. Her koltuğun arkasında bulunan televizyon ekranından kulağınıza taktığınız kulaklık sayesinde istediğiniz kanalı seçip izleyebiliyordunuz. Kanalın bir tanesinde, otobüsün önüne takılmış kamera sayesinde gittiğiniz yol kenarında ki ağaçları, yolda seyir halindeki araçları, sokak lambalarını, sokak lambalarının yola yaptığı gölgeleri... Yolda ne var ne yoksa izleyebiliyorsunuz. Koltukların arasındaki mesafede öyle daracık değil. Yayıl yayılabildiğin kadar. Koltuğun altından çıkan ek bir alan sayesinde ise bacaklarınızı uzatabiliyordunuz. Bir otobüs koltuğunun televizyon koltuğu konforuna sahip olabileceğine ilk kez şahit oluyordum. Yan tarafımda ise kimse oturmadığından televizyon koltuğu bir anda çift kişilik yatak konforuna sahip olup çıkmıştı. Allahhh. bu yolculuğun sonu cennete gidiyor olmalıydı. Kanalın bir tanesinde ise sadece film  izleyebiliyorsun. Başrollerini Tolgahan Sayışman ile Fahriye Evcen'in oynadığı Aşk Tutulması adlı sinema filmini ilk defa bu yolculuğumda izledim. Aşkı hep filmlerde izleyen ve izledikleriyle aşkı öğrendiğini sanan toplumun bir ferdi olarak Likya Yolu macerasına doğru giderken bu filmi izlemem bir tesadüfmüydü? Likya yolunun sonunda yeni bir aşk mı doğuyordu? Filmin erkek jönü ne kadarda yakışıklı, gururlu ve çalışkandı. Tıpkı Karadeniz gibi! Filmin bayan başrol oyuncusuda bana ne kadar çok benziyordu. Hırçın, asi, dediğim dedik ve esmer güzeli! Sanırım hayaller aleminde yaşamaya bu filmi izlerken başladım. Yok çok önceden başlamıştım!. Aslında ben hep hayaller aleminde yaşıyordum. Gerçek dünyada benlik bir şey yoktu çünkü! Aşk tutulmasını izledikten sonra kanallar arasında zapping yapıp durdum. Mp3 çalarımda müzik dinledim. Sabaha kadar yarım saat ya uyumuş ya uyumamışımdır.
Ankara Aşti'ye sabah 8 civarında vardım. Karadenizi aradığımda telefonuna cevap vermedi. Tekrar aradığımda tekrar cevap vermedi. Ben iki defa aramıştım, yeter arayacaksa o beni arasın! Bu sefer onun aramasını beklemeye başladım. Dakikalar saat gibi gelmeye başladı. Kıllınmaya başlamıştım. Ne oluyo lan! Yoksa ekildim mi? Bak beni buralara kadar getirdi kendisi yok piyasada!. Güvenip gelirsen olacağı bu! Kızmıştım ve öfkelenmiştim. Bekletilmeyi hiç sevmezdim. Kimki o beni bekletiyorrrr!! Kendimi terkedilmiş, çaresiz, kandırılmış ve zavallı hissetmeye başlamıştım. Ben bu düşüncelerle boğuşup dururken 15-25 dakika sonra nihayet aramıştı. "Saat 9 gibi beklediğini erken geldiğimi" söyledi. O kadar umursamaz ve sakin bir ses tonuyla söyledi ki bu ses tonu kızgınlığımı dahada artırmıştı. Ancak bir şey demedim. "Sonra benim zaten 8'de orada olacağımı tahmin ettiğini" söyledi. "Artık ne düşüneceğimi ne hissedeceğimi de bilmiyordum. Beni Aştiden alması için 15-20 dakika kadar tekrar bekleyecektim.
..... 
Nihayet gelmişti. Telefonla Aştinin dışındaki yola doğru yürümemi söyledi. Sırtımda bir sırt çantası, elimde orta boy bir bavul ve bel çantamla birlikte yol kenarına kadar yürüdüm. Arabasıyla geldiği halde beni neden yol kenarına kadar yürütüyordu ki! Bir kızma sebebi daha!  Onu tanıyabilecekmiydim,  hangi arabadaydı acaba, yoksa yol kenarında bekleyenlerden birisimiydi? İlerdeki aracın içindeydi, sanki direksiyon olduğu yeri bırakıp kaçacakmışta, kaçmasın diye direksiyonu sıkı sıkı tutuyordu. Eşyalarımı arabanın arka koltuğuna koyup, aracın ön tarafında ki yerini aldım. Durumu benden kat kat daha kötü, kat kat daha gergin ve bu gerginlikle kendini kasmasından dolayı direksiyonu sıkı sıkı tutan Karadeniz bana hiç dönüp bakmıyordu bile! Ağzıda kilitlenmiş tek bir lafda etmiyordu. Ne oldu buna ay! Demin telefonda konuşuyordu!. Donup kalmış... Durma Haccecan konuşmak ve ortamı yumuşatmak sana düştü. Otobüsün konforundan, koltuğun arkasındaki televizyondan, izlediğim filmden bahsetmeye başladım. Görmemişler gibi oldum ama daha önce böyle bir yolculuk yapmamıştım napayım. Monolog olan diyalog çift taraflı olmaya başlamıştı nihayet...Söylediklerime cevap veriyordu. Konuşması; her zaman kontrollü olmayı seven, söylediği herşeyin bir kaynağı olan, yanlış yapmaktan şiddetle kaçınan, güven veren bir insan olduğu izlenimi veriyordu. Evlerinin önünde arabayı durduğunda "İşte burasıda bizim fakirhane" dedi. "Gözüme güneş giriyor birşey göremiyorum ki!" dedim. Sonra evlerinin üzerinde olan güneşe karşı gözlerimi kısıp evlerine tekrar baktım ve "daha ne olsun" dedim.
Eve girdiğimizde hangi sıfatla ve niçin orada bulunduğum sorularını kendime sordum ama bir cevap veremedim. Egrelti gibi hissettim, oraya ait değildim. Geleceğimden ev ahalisininde haberi yoktu! Bu durum dahada yabancı hissetmeme neden oldu. Ankara'ya geleceğim bir hafta öncesinden planlı olduğu halde bunu kimseye söylememiş olduğundan dolayı bir kez daha kızmıştım Karadenize. Ancak yine bir şey söylememiştim. Karadenizin kızkardeşi kahvaltı hazırlama telaşına düşmüştü. Kızkardeşinin iki çocuğu ise şaşkın bakışlarla bakıyor, kim olduğumu anlamaya çalışıyorlardı. Ancak kimsin? diye sormuyolardıda.  Karadenizin annesinin gözleri doğuştan görmüyordu. Oturduğu yerden birşeyler anlatıyordu ancak anlattıklarından bir şey anlamıyordum. Karadeniz ise anlayamadığımı yüz ifademden anlamış olacak ki annesinin anlattıklarına oturduğu yerden açıklama yapıyordu. Kahvaltıyı yaptıktan sonra evlerinde biraz oyalandık. Ve Likya yolu yürüyüşü için gerekli eksikleri almak üzere evden çıktık. Evden çıkarken evlerinin önlerinde oturan komşularının bize baktığını hatırlıyorum. Bakışlarında bu da kim der sorusu vardı sanki? Sanki bütün Ankara bana bakıyordu ve bakışlarında Karadenizin yanında ne işin sorusu saklıydı. Bana çadır, uyku tulumu ve dağcı sırt çantasını alacağımız yere gittik. Bu arada yaşanılanları pek hatırlamıyorum. Arabada erkek kardeşimden Karadenize dert yandığımı birde Karadeniz'in çadırı aldığımız iş hanının eskiden düğün salonu olarak kullanıldığını, çocukluklarında bu işhanına düğüne geldiklerini anlattığını hatırlıyorum. Yorulmadan inilip çıkılabilecek şekilde yapılmış iş hanının merdivenlerinden çıkmıştık. Bu merdivenlerin yapılışındaki incelikten bahsediyordu Karadeniz.  Biz gelmeden piyasa araştırması yapan Karadeniz sayesinde pek bir iş düşmemişti aslında bana. Daha önce gidip sorduğu yerlerden istediğim renkte ve çeşitte olanları seçiyordum. Asker yeşili iki kişilik yazlık bir çadır ile mat almıştım. Babamın vefatı nedeniyle ekonomik olarak kötü bir dönemde olduğumu bilen Karadeniz hesabı öderken bana bakıyordu. Kararsız kalmıştım. Zaten az olan nakit paramla mı ödemeliydim yoksa kredi kartıyla mı? Ben bunun muhasebesini yaparken Karadeniz tak kredi kartını çıkartıp ödemeyi yapmıştı bile. Birisine borçlu olduğumu hissetmek o kişiye karşı davranışlarımı ve söyleyeceklerimi kontrol etmeme neden oluyordu ki buda içimden geldiğim gibi davranmamı engelliyordu. O yüzden bir kişiye borçlu olmaktan hoşlanmıyordum. Kredi kartını uzattığında hesabı ödemesin diye kaşımı gözümü kaldırdım ama nafile. Çadır ve matın parasını O vermişti. Artık Karadenize borçluydum...
Ondan sonra sırt çantasını almak üzere yürümeye başladık. Sırt çantasını satan seyyar satıcıya vardığımız zaman bir kaç çanta denedim. Ödemeyi yaparken çanta sağlam çıkmazsa getirip değiştiririm tarzında ki yaptığım esprilere adam gülmemiş, aksine ciddiye alarak açıklama yapma gereği hissetmişti. Espriden anlamayan adama espri yapmaktan vazgeçmiştim.  Kırmızı siyahlı geniş bir çanta alıp oradan da ayrıldık. Karadeniz ordan bir kaç dükkan ötede kendine  yürürken sırt çantasını sürekli sırtından indirmemek için küçük eşyalarını koyabileceği (çakı, çakmak, not defteri, kalem vs gibi) açık sarı renkli  bol cepli bir avcı yeleği aldı. Ancak onu bir kere ya kullandı  ya kullanmadı. Boş yere aldığını sonradan görecektik.
Sonrasında Kızılaydı sanırım orda Karadenizin öğrenciliğinde  gittiği bir yerde yemek yemeye gittik. Çok kalabalıktı. Yemekhane gibi işletilen lokantada tepsinin içine bir kaç çeşit yemeği alıyor ve 5 Tl veriyordun. Çok ucuzdu. 
Karadeniz, benim dağcı ayakkabılarımla bütün o yolu yürüyemeceğimi düşündüğünden yeni bir ayakkabı almam gerektiğini söylediğinde bana gereksiz ve boşuna masraf gibi gelmişti. Ancak bu konularda tecrübeli olan birinin sözlerini kulak arkasıda etmemek gerekiyordu. Gidip bir treeking ayakkabısı aldık. Dağcı ayakkabıları dağ ortamına göre sağlam, sert, güvenilirli, bilek burkulmalarını önleyici, su geçirmez bir yapısı olmasına rağmen  ayağı yoracak kadar ağırdı. Treeking ayakkabım ise su ve hava geçirmesine rağmen hafif ve esnek bir yapısı vardı. Treeking ayakkabısını aldırdığı için ilerde Karadenize çok minnetter kalacaktım. Yürümekten ayaklarım şişeceği için 1,5 numara büyük treeking ayakkabılarını 100 küsür TL'ye almıştım. 
Sonra şampuan, güneş kremi, deodorant almak için bir kozmetikçiye girdik. Ben içerde alacaklarımı alıyorken Karadeniz dükkanın dışında bekliyordu. Hesabı ödemek için kasaya yöneldiğimde gözlerimle Karadenizi aradım.  Dükkanın dışarısında bana bakıyordu. Ben bakışlarımı ondan hep kaçırıyordum. Böyle ilk defa göz göze gelmiştik.  Onun bana o bakışını asla unutamam. Elektrik şokuyla çarpılmış  gibi oldum, ona baktığım için suçluluk hissedip gözlerimi hemen kasiyer kıza geri çevirdim. Karadenizin gözlerine bakmaktan çok çekiniyordum...
Bir hırdavatçıdan dağcı çantasının üzerine eşya bağlayabilmek için kancalı lastik, rajo yakıtı vs gibi küçük ihtiyaçları da alıp çıktık.
Sırtımda yeni aldığım kırmızılı siyahlı dağçı çantam, dağcı çantamın içinde aldığımız eşyalar, yanımda Karadeniz onun işyerine doğru yürümeye başladık. Yolda sırt çantamı istersem alıp taşıyabileceğini söyleyen Karadenizin yardım teklifini kabul etmemiştim. O benim sırt çantamdı ve günlerce onu sırtımda taşıyacaktım. Alışmalıydım onu taşımaya!... Sırt çantasının sırta iyi oturması taşıyanın sağlığı ve yükün kalçaya oturtularak azaltması açısından iyi  olduğu için sırt çantasını hem belden hemde göğüsten bağlamak gerekiyordu. Sırt çantamın göğüs bandını takmak için uğraşan Karadeniz bandın çok kısa olmasından dolayı bunu başaramadı. Bağlamak için başka bir yol bulmalıydık. Daha sonra bulduğu çözümü anlatacağım. 
İş yerine vardığımızda Karadenizin yeğenlerinde ki  bakış ile tekrar karşılaştım.  "Neden ve niçin geldin?" sorusunu gözler soruyordu ancak kimsenin dili bunu sormaya cesaret edemiyordu.  Tanıdık ve akrabalarıyla aynı işyerinde çalışan Karadeniz; 15-20 gün kadar işe gitmeyeceğinden yapması gereken bütün işlerini bitirmişti. Karadenizle birlikte bana alınan çadırı açıp kurduk, eksiği gediği var mı diye baktık. Çadırı açmakla uğraşırken, Karadenizin bir arkadaşı ve yanında ki bir bayan yürüyüşte bize baston görevini yapacak bir çift baton alıp gelmişti. İlerde bu batonların ne kadar çok işe yarayacağını görecektim. O arkadaşına şu an ne kadar hayır dua varsa ediyorum içimden.
Ordan bir markete uğrayıp pişirmeye gerek kalmayan taşınabilecek, pratik hazırlanabilen yiyecek, ıvır zıvır ne varsa almak üzere bir markete gittik. Çeşit çeşit bisküvi, bal, sallama çay, nescafe, çerez, hazır konserve, ıslak mendil, çöp poşeti..... Aldıkça sırtımızda ki yükün arttığını biliyordum ama o yolda bu yükün ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum!
Evlerine gittiğimizde eşyalarımızı sırt çantamıza yerleştirmeye başladık. Kısa kollu tişörtler, uzun kollu tişörtler, yağmurluk, mont, şapka, uzun paçalı pantolon, şort, terlik, peçete, güneş kremi, şampuan, sabun, termoslu bardağım ve boş dondurma kutusu... İhtiyaç duyulabilecek her şeyden yedeğiyle birlikte almıştım yanıma... Boş dondurma kutusunu gördüğünde Karadeniz hiç bir şey dememişti ancak ilerde bunun için bana bir sürü iğneli laf sokacaktı.  
Çantaları yerleştirme işi bittiğinde Karadenizin  çantasını kaldırmaya çalıştığımda kaldıramamıştım bile çok ağırdı! Benim çantamı ise bir kaç cm yukarı kaldırabilmiştim. Bir kaç cm kaldırabildiğim çantamı saatlerce sırtımda nasıl taşıyacaktım henüz bilmiyordum.
Akşam 09:00 gibi Fethiye otobüsüne bineceğimizden son hazırlıklarımızı da tamamlamıştık. Hazırlanan sofrada birşeyler atıştırmış otobüsün hareket edeceği vakti bekliyorduk. Gözlerimden uyku akıyordu, yorgunluktan ölüyordum, kafamı oturduğum kanepenin kenarına yaslamış, uyumamak için kendimi zor tutuyordum. Sofrayı kurarken ve kaldırırken yardım etmek amacıyla mutfağa gidip geliyorken bir kız geldi yanıma. Adımı sordu. (Bu kıza dikkat!) Ayaküstü sohbet ediyorken birden içerden seslendikleriden içeri gitmek için kızla olan sohbeti yarıda kestim. Oradaki en güleryüzlü ve sevecen insan bu kızdı. Bu kız kimdir nedir diye Karadenize hiç sormamıştım. Karadenizle konuşmaya bile çekiniyordum. Konuşmaya, bakmaya cesaret edemediğin bir adamla dağlarda yürümeye gitmeye hangi akla hizmet gidiyorsun? diye soran olursa cevabım "bilmiyorum!" olurdu.
O akşam ise en çok güldüğüm olay; Karadenizin yeğenlerinden birinin söylediği sözdü. Sırtına; güçlü kuvvetli, yakışıklı, şarısın, uzun saçlı, İskeletorun baş düşmanı, çizgi film kahramanı Heman'ın kılıcını takıp oturduğumuz odaya gelen Karadenizin yeğenine "Hemanı seviyormusun? Hadi kılıcını çıkarda gölgelerin gücü adına diye bağır" dediğimde Karadenizin yeğeni  "Heman'ı sevmiyorum, çok çocuksu geliyor!" dediğinde herkesten bir kahkaha kopmuştu.
Otobüsün hareket vakti geldiğinde sırt çantalarımızı arabaya koyup, herkesle vedalaştık ve Aştiye doğru tekrar yola koyulduk. Bizi arabayla Aştiye Karadenizin teyzeoğlu bırakmıştı.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Likya Yolu


Karadenizseverle yaptığımız Likya yolu yürüyüşünü yazmakta niye bu kadar zorlandığımı anlayamıyorum. Likya yolu hikayesini yazamadığım için diğer yaşadıklarımıda yazamıyorum. Likya yolunu yazmazsam hayatımın temelinde koca bir boşluk kalacakmışta, bu boş, çürük temelin üstüne sağlam bir hayat inşâ edemeyecekmişim gibi hissediyorum...
Benim için yazması zorunlu bir o kadarda zor Likya yolu serüvenine başlıyorum!!! Ya bismillah!!!
Aslında Likya Yolunu yüremek fikri Karadenizsever'e aitti.. Likya Yolu'nu yürümeye ilk nasıl karar verdik belli değil ... Bu Kararı Karadenizsever çok önceden vermiş sonra bu kararına benide ortak etmişti aslında ... Bir seneden daha fazla bir zaman önce Karadenizsever ile ilk konuşmalarımızda Likya yolunu yürüyeceğini söylemişti. Likya yolunu yürüyeceğim dediğinde benimle birlikte yürüyeceğini söylese hayatta inanmazdım. Sanırım kendiside inanmazdı...
Yaklaşık bir sene sonra....
Havadan sudan sohbet ediyorken, söz döndü dolaştı yıllık iznimi nerede geçireceğime geldi ... Yıllık iznimde tam olarak ne yapacağıma karar vermemiştim ama Antalya veya İstanbul'a giderim diye düşünüyordum. Karadenizsever'e de Antalya'ya gitmeyi planladığımı söylediğimde "benide götür" dedi. Öylesine söylediği "benide götür" lafını bu kadar ciddiye alacağımı nerden bilsin... Ondan sonra ki sohbetlerimiz Likya yolu üstüne oldu. Nereden yürümeye başlayacağız, yanımızda ne götüreceğiz, başımıza neler gelecek, başımıza geleceğini varsaydığımız olaylar karşısında ne yapacağız, ne yiyeceğiz, ne içeceğiz, nerede tuvalet ihtiyacımızı görüp, nerede duş alacağız..? Yolda sapıklarla karşılaşırsak nasıl tepki vereceğiz. (Sapık olayı benim korkum ve hüsnü kuruntumdu... Issız yollarda yürürken tecavüze uğrayacağım korkusu yaşamayan kadın varmıdır acep? Varsa benimle irtibata geçsin... Sen normal bir bayan değilsin... Kadın olduğun için baskı ve korkuyla büyütülmemişsin. Sen Türk değilsin bir kere.. Tecavüze uğrayacağım korkusu yaşamıyor diye döveceğim neredeyse!! neyse konu dağılmasın) Bu sohbetleri yaparken günler acayip güzel geçiyordu... Hayallerin birini kuruyor, kurduğumuz hayalin içinde boğuluyor sonra o hayal baloncuğunu patlatıp başka bir hayal baloncuğunu şişirip onunla uçuyorduk... Ta ki...
Babamın vefat haberini alana kadar...(Babamın vefatını haber ettiğim ilk insanlar arasında Karadenizsever de vardı) Memlekete gittim geldim... O günler neler yaşadığımı burayı okuyan arkadaşlarım bilir... Herşeyden ve herkesten kaçmak istiyordum... Çektiğim acıdan daha fazla acı çekip, çektiğim acıyı hafifletmek istiyordum... Başlarda güzel bir sohbet ve şaka konusu olan Likya Yolu benim için zorunlu olmuştu... Babamın vefatından sonra tatile çıktığımın bilinmesi ise hoş karşılanmayacaktı... Antalya taraflarında bir adamla günümü gün ettiğim duyanlar ne düşünür?!! Okuyucu hadi sende itiraf et.. Hiç iyi şeyler düşünmüyorsun...
Hiç kimseye yapmayı planladığımız yürüyüşün detaylarını anlatmadım...Haccecan zaten kimseye haber vermeden tek başına gezerdi. Soranlara Antalya'ya gidiyorum dediğimde kimse detayını sormuyordu. Sormamaları ise işime geliyordu.. Sormaya kalkanlara ise "sanane!" bakışımı attığımdan sormaya cesaret edemiyordu.. Likya yolunu Karadenizsever ile yürüyeceğimi söylediğim bir arkadaşım gitmemem için ise elinden geleni yapıp, vazgeçmem için her türlü konuşmayı yapmıştı... Sonunda ise o beni değil ben onu ikna etmiştim. Gidecektim başka çaresi yoktu!!...
"Sonunu düşünen kahraman olamaz!!!" Kurtlar vadisinin bu ünlü sözü kurtlar vadisinde meşhur olmadan çok önce benim hayatımda yerini almıştı... Bir işi yapmayı kafama takmışsam o işin sonunu, o işi yaparken ne kadar zorlanacağımı, benim ve başkalarının canının yanabileceğini hiç düşünmezdim... Karadeniz (Karadenizsever çok uzun bir takma isim oldu, Karadenizseverin yeni takma ismi Karadeniz olsun. Siz okurken bende yazarken zorlanmayayım..)
Planımızı gerçekleştirmek için hazırlıklara başlamalıydım... Yaşadığım şehirde ki çadır, uyku tulumu, mat, sırt çantası gibi malzemeleri sorduğumda 2000 Tl'ye yakın fiyat söylemişlerdi... Bu para benim bütçemin çok üstündeydi. Maddi konularda dibi boyladığımı bloğumu takip edenler bilir... Karadeniz ile yaptığımız telefon görüşmesinde bu malzemeleri Ankara'dan çok daha uygun fiyata (2000 tl'nin bir sıfırını çıkardıktan sonra tekrar 20 tl çıkar.. o kadar fiyat farkı var.. e tabi kalite farkı da var ama kaliteyi alacak para bende yok!!) alabileceğimi öğrendikten sonra o malzemeleri Ankara'dan almaya karar verdik... Sırt çantasının içine girecek kıyafet ve kişisel eşyaları ise buradan başka bir çanta ile götürecektim... Yola çıkma tarihine kadar küçük sırt çantama ıvır zıvır ne varsa koyuyor, dağ için özel aldığım fiyatı baya tuzlu olan dağ ayakkabımı giyip fırsat buldukça buralarda yürüyüp kendimi yürüyüş için hazırlamaya çalışıyordum... Ayakkabı ayağımı vuruyor ve canımı acıtıyordu. Ama sorun değildi nasılsa üstesinden gelirdim!!! Karadeniz ise uzun süredir akşamları koşuyordu.
9 Ekim 2009 tarihinde erkek kardeşimin bana attığı cep telefonu faturası kazığı sonrası Avea ve oyun sitesine açtığım davanın 3. duruşmasına katılmıştım. Davadan vazgeçmediğimi göstermem için davalara katılmam zorunluydu. Oyun sitesinin adresini öğrenip öğrenemediğimi soran Hakim beye "Babamın vefatı nedeniyle adresi bulmak için psikolojik yönden iyi hissetmediğim için adresi bulmak için uğraşmadığımı" söyledim. Ben Likya yolu için hazırlanmıştım!!! Hakim bey iki ay sonraya duruşmayı ertelemişti. İl merkezinde ki işlerimi halledip yaşadığım ilçeye gelmiş, duş almış, son hazırlıkları yapmıştım. Burada ki en kral arkadaşım Ümütçüğüm her zaman ki gibi yanımda.. Yol hazırlığında bana yardım edip yol kenarında beni yolcu etmek için bekliyordu...Yolculuklarımda her zaman kendisinden bilet aldığım yazıhaneci kadına ve Ümütçüğüme sarılıp helalleşip Likya yolu hayalimizi gerçekleştirmek üzere Ankara otobüsüne 09 Ekim 2009 tarihinde akşam saat 09:00'da binmiş tam bir bilinmezliğe doğru adım atmıştım...

27 Ağustos 2010 Cuma

Ötekileştirmek


Şu an ki ruh yapımın, hayatımın, karakterimin ana taşı, başrol oyuncusu olan Rahmetli babamın ruhu şâd olsun...
Bitlis'e tayinim çıktığında; babamın yolda söylediği şu sözler hep aklımdadır. "Türk-Kürt diye bir ayrım yoktur. Hepimiz insanız. İnsana hizmet ise Hakka hizmettir." Kendi düşüncesini bu şekilde söyleyen babam, benim gibi düşünün dememiştir asla! O düşüncesini söyler ne düşünüp ne düşünmeyeceğimiz kararını ise bize bırakırdı çoğu zaman!! (Bu sözler iyi zamanlarındaki babam için yazdığım satırlardır. Onu kötü  anmak istemediğim için iyi ve güzelliklerinden bahsedeceğim)
Askerliğini de doğuda yapan babam bu düşüncelerini askerlikte edinmişti sanırım. Koyunlarını otlatan çobanın koyunları askeriyenin girilmesi yasak olan alanına girmiş, babamın nöbet tuttuğu arkadaşı çobanı (Kürt olduğunu söyleyip aşağılayarak) dövmeye başlamıştı. Devleti koruyup kollayan askerin karşısında boynu kıldan ince olan çoban ise yediği tekme ve yumruklara karşı gelmiyor, yalvaran sesle dövmemesini, bir hata yaptığını affetmesini söylüyordu. Babam ise bu durum karşısında daha fazla dayanamamış arkadaşına engel olmuştu. Gözleriyle teşekkür eden o çobanın bakışlarından sonra babam Türk-Kürt ayrımının doğru olmadığına inanmış, bize de inandıklarını söyleyip durur olmuştu. Bu sözlerimden Mehmetçiğimizi eleştirmek gibi bir amacımın olduğunu sakın düşünmeyesiniz. Bu Kürt-Türk ayrımı üstüne ortaokulda yaşadığım olayı da anlatırsam umarım anlatmak istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Aslen Elbistan'lı olan; babasının tayininin doğduğum şehre çıkması nedeniyle okulumuza kayıt olmuş "Çağlayan" isminde bir arkadaşım vardı. Sınıfımızda Fatih adındaki çocukla kavga etmeye başlamışlardı. Şu an kavganın nedenini hatırlamıyorum ancak  Çağlayan'ın "Kürt çocuğu ne olacak!" diyerek Fatih'i aşağıladığını hatırlıyorum. Fatih'in Kürt olduğunu o zaman öğrenmiştim ancak Kürt'ün ne anlama geldiğini kavrayamamıştım. Yaşıtım Çağlayan ötekileştiren bu kavramı ne zaman öğrendi, Fatih'in Kürt olduğunu ne zaman anladı bilmiyorum... Bu aileden alınan bir durumdu sanırım. Zamanla bu konunun Türkiye'nin temel sorunlarından bir tanesi olduğunu gördüğümde anlayacaktım!. Ortaokula giden "Çağlayan"ı ve "Kürt çocuğu Fatih!"i ve yahut onların ailelerini suçlamanın da doğru olduğunu düşünmüyorum. Suçlu aramak yanlış. Doğruyu arayıp bulmamız gerek. Peki doğru ne?
Doğuda yaşanan bütün sorunların temeli babamın askerliğini yaptığı 40 sene öncesine  hatta daha evveline dayanıyor olmalı.
Babam sadece Türk-Kürt ayrımından değil  insanı ötekileştiren bütün ayrımcılıklardan ve aşağılayacak tarzda bunun dile getirilmesinden hoşlanmazdı. Mahallemizde boş bir arsayı satın alıp göçebe hayattan yerleşik hayata geçmek isteyen çingenelerin mahallemize yerleşeceği duyulduğunda bütün mahalle sakinleri bu durumdan rahatsız olmuştu. "Çingeneler!" hakkında laf edeceğimiz bir gün  babam "çingene!" denilmesinden bile rahatsız olmuş "onlara çingene değil göçebe deyin" diyerek bu rahatsızlığını dile getirmişti... 
Toplumumuzda ötekileştirme o kadar çok yapılıyor ki bunun bedelini ise fazlasıyla ödüyoruz... Ötekileştirdiklerimize başka ötekiler!! sahip çıkıp bize karşı ötekileştiriyorlar! Kendimiz edip kendimiz buluyoruz yani...
Ötekileştirmenin karşısında durmaya çalıştım her zaman. Şurada bahsettiğim Yozgattan arkadaşımı istemeye geldiklerinde iki tarafında gergin olmasının temelinde yine ötekileştirmenin olduğu bir durum vardı. Ayrımcılıktan hoşlanmadığım için o zaman bunu açıkca yazmamıştım ancak şu an tam yeri ve zamanının olduğunu düşünüyorum. Yozgatlı alevi ile Trabzonlu sunni iki genç birbirlerini sevmişti ancak özellikle arkadaşımın ailesi bu evliliğe pek sıcak bakmıyordu. İkisinin kararlı olması ve birbirlerini çok sevmeleri karşısında kimse bu evliliğe karşı koyamadı. Bu yaz düğünleri oldu, Ankara'ya yerleştiler... "Sen isteme gününde orada olmasaydın bu evlilik olmazdı" diyen arkadaşıma hiç söylemedim ancak şunları söylemek isterdim. "Siz birbirinizi çok sevdiniz ve çok istediğiniz için kimse size karşı koyamadı. Zaten olacak olan evliliğinize ben sebep oldum. Sebep olduğum içinde çok mutluyum. Mutluluğunuz daim olsun, birbirinizi öteki olarak değilde insan olarak görüp seven iki iyi yürek!!!!" 
 Karadenizsever'in de bu konuyla çok yakından ilişkisi olduğu için bu yazıda onu anmadan geçemeyeceğim. Bir yazıda yaptığı şu yorum ile kalbime ilk tohumları atmıştı. "Ve, ben İngilizim diyen karşımdaki adama gülerim. Sen insansın be kardeşim tıpkı benim gibi yada ben senin gibi..." Ötekileştirmeye karşı olduğunu yazdığı her satırda belli eden Karadenizsever'in davranışlarında aynı şeyi bulamadım malesef. Ötekileştirmenin temelinde dinin olduğunu savunan Karadenizsever din ortadan kalktığında dünyadaki bütün savaşların, ayrımcılıkların, sorunların sona ereceğine inanıyordu. Bütün inançların biz doğduktan sonra bize empoze edildiğini, inançların bizim seçimimiz olmadığını savunuyordu. Dinle alakalı olan bütün herşeye karşı büyük bir öfke duyuyordu.  Ama göz ardı ettiği bir şey vardı.  Dinle ilgili kavramlar bana iyi-güzel-doğru olarak empoze edilmemiş, dinden, Allah'tan nefret etmemi sağlayacak bir çok nedenim olduğu halde; inanmayı kendim seçmiştim. Benim seçimime ise hiç bir zaman saygı göstermemişti. Bazen cuma günleri hayırlı cumalar diyerek bu dini özel günümü kutluyor, bazen ise dini değerlerimi kast edip düşüncelerimi küçük görüyordu. İnancımdan dolayı istediği zaman istediği gibi davranabilme hakkını kendinde bulan Karadenizsevere karşı fazlasıyla sabırlı, hoşgörülü olduğum için şu an kendime kızıyorum. Ancak aşkın gözünün kör olmasından dolayı kendimi bu konuda affediyorum.  Alevi inancına sahip bir ailede doğmuş, alevi kültürüyle yetişmiş olan Karadenizsever Alevilikle ilgili olumlu paylaşımlarda bulunup  Aleviliğin kendine ve insanlığa bir çok şey kazandırdığını söyleyebiliyor ancak benim tabi olduğum İslam inancı üzerine yaptığım paylaşımlara olumsuz eleştiriler yapıp;  bana "Allah adını çok zikretmesen olmaz mı? " diyebiliyordu. Alevilik inancıyla yetişmesinden dolayı özgür ve şartlandırılmamış, olaylara tarafsız bakabilen ve zeki bir akla sahip olan Karadenizsever diğer dini değerlere kendi yetiştiği dini değere gösterdiği hoşgörüyü göstermiyordu. İnançlarında samimi olan insanlık adına uğraşan insanların emeklerini görmezden gelip yetiştiği inanç dışındaki inançlara tabi olanları ötekileştiren Karadenizsever umarım gerçeklerin farkına  varır. 
Ancak Karadenizseverin ruh yapısı çok karmaşıktır. Duygularını, hissettiklerini kendine itiraf etmekten korkan, itiraf etmek bir yana duygularını yok sayan, yok saydıkça baskıladığı duyguları yüzünden davranışlarında çelişkiler oluşan ve bu çelişkileri mantığıyla - zekasıyla kapatmaya çalışan Karadenizseverin, hissetmekle ve inanmakla ilgili olan konularda benim gibi düşünmesini beklemek mantıksızlık olur. Kalp ile aklın birlikte konuşup, ikisininde onaylamadığı her konu çelişkiyle sonuçlanıyor... Başkalarını değiştirmeye çalışmayı bırakıp kendi öfkemizi yenmeye çalıştığımızda ise ötekileştirmeyide bırakıyoruz...
Ötekileştirmenin temelinde din, dil, ırk, mezhep, cinsiyet farklılıkları yatmıyor... Öteki olarak görmeye başladığımızda ötekileştirmiş oluyoruz zaten... Ötekileştirmenin temelinde kibir, tahammülsüzlük, saygısızlık, geçmişte yaşanılan kötü olayların neden olduğu öfke yatıyor.
Herkesin birbirine benzediği, birbirini taklit ettiği bir insanlık ne kadar sıkıcı ve çekilmez ise, insanların birbirlerinin farklılıklarına, sahip olduğu düşünce ve inançlara karşı hoşgörüsüzce ve tahammülsüzce davranmasıda o kadar yanlış ve haksız bir davranıştır.
Bu yazıya ilham kaynağı olan Allımorlu'ya teşekkürlerimi sunarım... Ötekileştirmek konusunu ele aldığı yazısından sonra bu yazı döküldü parmaklarımdan...

26 Ağustos 2010 Perşembe

Dervişin Aşkı



Bilge'ye Aşk içinde sürekli yanmak hali artık olağan ve tek düze bir hâl gelmeye başlamış; ruhunun bir bedene sığamadığı günlere geri dönmek istemiş; iradesini, mantığını, duygularını ve aklını kullandığı günlerini özler olmuş... Dünyaya geldiği andan beri aşk ateşinde yanan bilge ilişiğini kestiği dünyaya dönmeye karar vermiş ve düşmüş yollara.
Kendisini hapsettiği aşk boyutundan çıkıp dünya kapısına yönelmiş. Kapıda dünyalar güzeli bir kız bekçilik yapıyormuş. Bilge, bekçi kıza:
-"Ben aşk boyutundan geliyorum dünyaya geçmek istiyorum. Geçmeme izin verir misiniz güzeller güzeli bekçi kızı?" diye sormuş. Bekçi kız:
-"Milyarlarca aşk boyutu var, siz hangisinden geliyorsunuz?" diye sormuş. Bilge:
-"Milyarlarca mı? Nasıl olur, bir tane aşk boyutu var, orada da bir tek ben vardım, artık orada tek başına yanmaktan sıkıldım, dünyaya geçmek için geri geldim" demiş. Bekçi kız:
-"Siz, başka aşkları göremediğinizden, yaşadığınız aşk boyutunu tek aşk boyutu sanıyorsunuz, halbuki göremediğiniz milyarlarca aşk boyutu daha var" demiş. Bunları duyduğunda şaşkınlığı yüzünden okunan Bilge, bekçi kıza sormuş;
-"Peki diğer aşk boyutlarına gidebilir miyim?". Bekçi kız:
-"Diğer aşk boyutlarına ancak o aşk boyutun sahibinin izni ile girebilirsiniz. Diğer aşk boyutlarından yalnızca birini seçme hakkınız var. Birden çok aşk boyutuna girmeye çalıştığınızda veya girilmenize izin verilen aşk boyutunda yanmayı başaramadığınızda aşk boyutundan kovulur ve sonsuz azapla cezalandırılırsınız." demiş.
Bilge bu cevaptan sonra uzun bir süre düşünmüş. Sonra kendi aşk boyutunda tek başına yanmayı kendisinin tercih etmediğini, cezalandırılmak için oraya gönderilmiş olduğunu anlamış.
Bekçi kız bilgeyi dünya kapısından geçirmemiş, diğer aşk boyutları da bilgeyi kabul etmemiş ve bilge kendi aşk boyutuna dönmek zorunda kalmış....
Yaşadığı aşkı gerçek ve tek aşk sanmaya ve kendini böyle kandırmaya da devam etmiş....
 
Haccecan
14.06.2009

Sevda Masalları



Gerçek sevdaların yaşanacağı zamana geldik artık. Zaman güçlü sevdaların ayakta kalabildiği bir zaman. Herkesin özgürce, kendince sevda yaşadığı bir zamandayız. Yasak yok!! Kural yok!!! Kim kime dum duma... Ar, haya da ne ola? Özgür yaşamazsan yobazın alası, sevgilin yoksa abazanın hasısın... Kimi; kalbi küçük aşkları kaldırabildiğinden küçük ve basit aşkların, günübirlik sevdaların peşinde; kimi; sağlam, güçlü, ömürlük, büyük aşıkların peşinde. Bu zaman; savaşın en çetin zamanı, en zor anlarının yaşandığı bir zaman. Aşığın aklını çelip, onu aşkından uzaklaştıracak gizli, ajan düşmanlarla dolu ortalık. Her tarafta patlamaya hazır mayınlar gizli. Gerçek aşıklar çok daha zeki, çok daha güçlü ve sağlam olmalı artık. Bu zamanda yaşanmaz denilenin aksine yaşamalı kimsenin yaşayamadığı aşkları. Zor, çetin bir savaş bu savaş, zorluğunu bile bile, göre göre, sonunu düşünmeden siperden çıkıp koşmalı, geçmeli düşman hattını....
Her savaş gibi bu savaşta çirkin, yıkıcı, yıldırıcı, yaralayıcı ve korkunç. "Hiç olmasaydı bu savaş ne olurdu?" diye düşünme zamanı değil şimdi. Savaşın içinde gözünü açtı aşık, yanmaya hazır yüreğinin ışığıyla savaşın içinde aşığını bulacaktır.
Kimileri aşkı gördüğü gibi yaşar, kimileri duyduğu gibi yaşar. Kimileri ise hissettiği gibi yaşar. Gördüğünü yanlış görüp anlayamayan aşıklar park köşelerinde öpüşür; duyduğunu yanlış duyup hayra yoramayan aşıklar ıssız yerlerde koklaşır; hissetmek, içten içe yanmak ise zor iş vesselam. Zor olmasa aşığın yanmakla ne işi var? Aşık yanmayı, pişmeyi göze alarak atlar ateş dolu kör kuyuya. Aşkına da ihtiyacı yoktur, kör kuyuda yanarken, onun bir hayali yeterde artar bile yanarken olgunlaşmaya.
Aşk bana borçlu. İçimde iyi ve güzel ne varsa bir hayale yükledim, sonunu düşünmeden yanmayı göze aldım. Ne aşk ateşinde yanmak ne de nefessiz kalmak değilde, hayalimin hayal olduğunun farkına vardığım zaman işte o zaman ben yandım. Boşmuş, boşlukmuş, doldurulamazmış... Kafamda yarattığım sevgiliyi görmeyi istediğimde gördüm ki güzellik onda değil benim yüreğimdeymiş. Ben kendimi yaktım, ben kendimi aştım.... Aynada hala kendimle barışığım, ben utanılacak hiç bir şey yapmadım, ama nedense hep utandım.....
Haccecan
15.05.2009

24 Ağustos 2010 Salı

Evrensel sevgide bana yer yokmuş!!!



Sevgi neydi?
Sevgi herşeyden ve herkesten bağımsızdı...
Kimseye aldırış etmeden yoğun duyguları hissetmekti...
Arada ki farkı farketmemekti. Farketsende sevginin bağlayıcılığına inanmaktı. Kendine benzetmeye uğraşmak; senin gibi düşünmesini sağlamak değil, olduğu gibi kabul etmekti. Kendine benzetmek için sağını solunu çektiğinde kırılacağını bilip, çekiştirmeyi aklına bile getirmemekti...
Sevgi özgürlüktü. Özgür hissetmekti.
Sevgi hiçbirşeydi.
Sevgi bir süreçti.
Sevgi doğruluktu. Çelişkilerden arınmışlıktı.
Sevgi aklına ayrılılığı getirmemekti. Hep birlik, dirlik ve selameti düşünmekti...
Sevgi kış gününde yakmayan sıcaklık, yaz gününde hasret duyduğun esintiydi...
Sevgi hayatın omzuna yüklediği yüklerden, sahip olduğun öfkeden daha güçlüydü. Daha güçlü değilse sevgin yeterince büyük değildi.

Bunların hepsi şimdiki benim hayalinde ki sevginin tanımıydı. Hayal işte!!! Hayal kurmaktan kim ölmüş...
Önceki ben için sevginin tanımı çok daha farklıydı... Sevgi her şartta, her koşulda sevdiğinin yanında olmaktı. Seni dövsede, sana sövsede sevmek yeterliydi. Kendi varlığım önemli değildi. Sevdiğimin varlığına kendi varlığımı feda etmekti esas olan. Feda ettiğimde bu değersiz canın bir önemi olacaktı!!! Onun varlığının hayali için bile ölümü göze alabilmekti. Görünmeyen prangalarla sapasağlam bağlı kalmaktı, ondan başka hiçkimse ve hiçbirşeyi düşünmemekti... Sevdiğin uğruna feda edilen can kutsal bir candı...
Kendi varlığına önem vermeyen bir insana kimse önem vermiyor!!! Bunu keşfetmemden sonra ise kendimi bir bok çuvalı! gibi görmekten vazgeçtim. Daha doğrusu başkalarının değersiz gördüğü ben kendimi değerli görmekten vazgeçtim. Bir bok çuvalı olduğumun farkına vardım. Bunu inkar etmedim; yüzleştim kendimle... Kimsenin beni değersiz, boş görmesine tahammül edemezdim. Ben değerliydim!!! Baksana çevremde benden başka benim gibi olan kimse var mı?! Tamam milyarlarca insan var ama benim gibisi yok ki...
 Karşısındaki insanın düşüncelerini, fikirlerini boş olduğunu düşünen insanın kendisinin boş bir insan olduğunu gözlemledim. Sevgiden, saygıdan, düşünceden, ilimden bahsedip sözlerinde sürekli bunları zikreden insanların sözlerine gereğinden daha fazla değer verdiğine, sözlerine verdiği değerin temelinde ise kendilerine verdikleri değerin yattığını gördüm...  Fikirler, düşünceler gelip geçiciydi. Her fikir ve düşünce ise ait olduğu insan tarafından önemli ve kutsal olduğu düşünülür. Her gün değişen fikirler ve düşünceler için kimseyi yadırgamamak gerektiği fikrine ulaştım. Değişime ve değişmeye kapalı, herkesi kendi düşüncesi yönünde düşünmeye zorlayan insanlar bütün bu dünyada ki çatışmaların kaynağıydı.
O bu değilde herkesi evrensel sevgiyle sevdiğini söyleyen sevdiğim adam beni inancımdan dolayı sevemeyeceğini söyledi ya!!!
Bu yürek artık kimi sevsin?
İçime bakıyorum. Karmakarışık... Aslında düzelmeye başladım. Sevdiğim adamın ruh yapısı o kadar karmaşık ve anlaşılmaz ki... Ruhunun girdabına girip alt üst olmak üzereydim ki son anda düşmekten kurtuldum... Onun ruh yapısıyla yaratılmadığım için ne kadar şükretsem azdır... Kendisiyle nasıl baş ediyor bilmiyorum. Onun kendisiyle başedemediği ruhuyla 3 yıl kıran kırana mücadele içindeydim. Bu mücadelem bile takdire değer!!! Bazı insanları anlamak için kafa yormak yersiz... Olduğu gibi kabul edip uzak durmak ruh sağlığı açısından en iyi olanı...
İşin özeti a dostlar Karadenizsever defteride artık kapandı. Daha doğrusu kapatmaya çalışıyorum. Bu defterin sonuna yazacağım son satırlar ise "Hiç oldu gitti"
Aşkın gözümdeki anlamını, aşka yüklediğim anlamları hepsini, herşeyi gözden geçiriyorum.
Kırık kalbimi, aldığım dersleri, yaşanmışlıkları, tasımı, tarağımı, oyuncağımı da alıp bloğuma geri döndüm...

19 Haziran 2010 Cumartesi

Vuslat

Bloğum benim. Kimseye diyemediklerimi dediğim, içimde konuşturamadığım yanımı konuşturup, gaz çıkardıktan veya wc'de ihtiyacını gördükten sonraki rahatlama hali gibi içimi döküp rahatladığım eşsiz dostum benim. Seni nasıl da özlemişim... Sen yokken sensiz yapamayacağımı anladım... Blog hayatıma başladığımda ki yaptığım hataları yapmayacağım artık. Başkaları okuyor, görüyor diye sana yalan yanlış şeylerde yazmaya başlamıştım. Artık kimse umrumda değil... Yalanlarımdan arındım, gereksiz kaygı ve korkulardan kurtuldum. Okunma kaygısıyla veya okuyucuların düşüncelerini artık umursamıyorum...  Gerçek hayatta o kadar çok rol yapıyorum ki, burada rol yapmaya katlanamam. Burada istediğimde kötü, istediğimde iyi olacağım. İstediğim kadar saçmalayacağım. Kime ne...? Gizli kalmış köşelerimde saklanan ne var ne yoksa sobeleceğim. Kendimi bulacağım. Senden uzak kaldığım süre içinde bir çok şey yaşadım.  Anlatacağım hepsini bir bir... Ama ilk önce vuslatın tadını çıkartalım seninle... Sana anlatırken çıkan klavyenin sesini kulak kabartayım, fonda hangi dilde olduğunu anlayamadığım müziğin tadına varalım.... 
Konuşmasın diye baskıladığım, frenlediğim bir yanım vardı. Yeterince susan o yanım konuşacak artık.
Bir yanım diyor ki....

7 Ocak 2010 Perşembe

Usulca yanarım...



Olmaz; "Sus!" deme bana...
Haykırmalıyım...
Hem de şu anda
Şu dakikada...

Olmaz; "Dur!" deme bana...
Koşmalıyım...
Hem de dağ başlarında
Uçurum kenarlarında...

Yapma; "Aşma!" deme bana...
Aşmalıyım...
Hem de kimsenin aşamadığı
Ucu bucağı olmayan okyanusları...

Dur durak bilmez âsi yüreğim...
"Gelme!" diyenin peşinden giderim
Sevmeyeceğini bildiklerimi severim
Sonra da "kaderim bu!" diye isyan ederim...

Durgunluk sularımı kokutur benim
Sessizlik ruhumu öldürür benim
Âsiliği bilmeyen ne anlar beni
Yüreğim dile gelsede anlasanız beni...

Sessiz çığlıklar attım duymadınız
Yaktım "ne var ne yoksa!" yanmadınız
Uyumayı yanmaya tercih eden ne bilir beni?
Ateşim beni yakar benden korkmayınız!!!

Yeter artık! ateşte yandığım
Izdırabı sükûnete tercih ederim
Olmadı kaderimi yeniden yazarım
Gerekirse durgun sularda usulca yanarım...

Haccecan
07.01.2010
Likya yolu maceramı bir türlü yazamıyorum.... Bütün günüm ne yazsam diye düşünmekle geçiyor ama toparlayıp iki kelime yazamıyorum... Karadenizsever bloğumu okumuyor diye yazma isteğimde azaldı galiba... Likya yolunun başrol oyuncusunun bu yazı dizisinden haberi olmamasının bu yazıya olan ilgimi azalttı ne yalan söyleyeyim. Ama ne olursa olsun yazacağım...
Yazmayı bırakmadığımı görün diye bugün yazdığım şiiri sizlerle paylaşıyorum. Umarım beğenirsiniz...

18 Aralık 2009 Cuma

Bloğumu neden kapattım?


Bloğumu sadece davetli okuyucuların görebileceği şekilde açtım; rahatladım!!. Haccecan nikinin bana ait olduğunu bilen kişi sayısı arttıkça huzursuzluğum da artıyordu. Burda hayatımda ne var ne yok yazıyorum. Rahatladığım diğer konuların başında ise Karadenizsever'in artık bloğuma ulaşamıyor olması...(Karadenizsever konusuna sonra değineceğim)

Çalıştığım şehirde ki dünyam, doğduğum şehirde ki dünyam, internet ortamında ki sanal dünyam... Hepsi birbirinin içine girmiş durumda... Birbirinden habersiz hayat süren dünyalarımdan bir tek benim haberim vardı. Kontrol bendeydi.. Her dünyamda ki insanların bende ki yeride farklıydı ve özeldi. Hepsi sadece bana aitti, birbirlerini tanımaz bilmezlerdi. Mesela annem! dediğimde burdakiler için o bir ütopyaydı. Ayaküstü sohbetlerde soran eşe dosta istediğim gibi bahsettiğim annemi geçen sene 3 ay bende kaldığı için burda tanımayan bilmeyen kalmadı. Memlekete her gidişimde annene götür diye bir sürü hediyeyi yüklüyorlar bana... Kadın kendini burada o kadar çok sevdirdi ki... Bu saf, iyiniyetli, elindekini herkesle paylaşan kadın sevilmeyecek gibi bir insanda değil zaten. Bu konuda bana çekmiş, daha doğrusu onun kızı olduğuma göre ben ona çekmişim...Övünmek gibi olmasın benide herkes çok sever. :))
İnternet dünyasından tanıdığım Karadenizsever'i ise çevremden tanımayan kalmadı. Onun ailesini de ben tanıyorum. Onu bırak Antalya'da ki arkadaşlarım bile artık Karadenizseveri tanıyor. Antalya'da ki arkadaşlarımı da çalıştığım şehirde ki arkadaşlarım tanıyor. Çalıştığım şehirde ki tanıdıklarım da memlekette ki evimi, ailemi biliyor artık.. Kızkardeşimin düğününe beni tanıyan dostlarımda gelmişti...Her şey karman çorman oldu yani... Tanıdığım insanlar arasında ki bu tanışma ve kaynaşma hali o kadar hızlı oldu ki.. "Durun bir dakika" deme gereği duydum. Kontrol artık bende değil!!... Bloğumda aile üyeleri hakkında atıp tuttuğum zaman okuyanların ailemi tanıyor olması içimdekileri istediğim gibi yazmama engel oluyor. Ailem hakkında bir tek ben kötü düşünürüm, bir tek ben onlara kızarım! Benim dışımda ki kişilerin benim yazılarımla ailem hakkında kötü düşünmesini istemem. Kendimi bu konuda suçlu görmeyi istemem. Hele hele kimsenin bloğumda yazdıklarımı imâ ederek, yazdıklarımı koz olarak kullanarak iğneli laf söylemesine katlanamam. Bu nedenlerden dolayı istediğim gibi yazamadığım için yazma hevesim kırılıyordu. Ya yazmayı bırakacaktım veya istediğim kişilere bloğumu okumaya müsade edecektim. Yazmak benim için tutku ve rahatlama seansları olduğuna göre bende bloğumu davetli okuyuculara açık hale getirdim. İyi de yaptım... (Kimseden takdir edilmeyi beklememeyi, gerektiğinde kendimi takdir etmeyi Karadenizsever söylemişti. Ne kadar çabuk öğreniyorum ben yahu!!!)

Karadenizsever konusu ise derin bir konu... Hemde çok derin...Geçen sene kendisi için arkadaşlarımla mücadele ettiğim Karadenizseverle ilgili yazıyı şuradan okuyabilirsiniz... Karadenizsever ile bağımız hiç kopmadı. Geçen sene bir ara bloglar kapatıldığında ikimizde aynı şeyi düşündük!!! Blogların bir daha açılmayacağını dolayısıyla o ne bloğumda yazdığım yazılara ne ben onun bloğunda yazdığı yazılara yorum yazabilecektik. Tek bulaşma noktamız kapatıldığında ise onu hemen facebookta arayıp bulup arkadaş olarak eklemiştim. Ben onu arkadaş olarak eklemekle uğraşıyorken o ise bana email atmakla uğraşıyordu. İkimizde birbirimizi kaybedeceğimizden korkmuştuk!!
O günden sonra amansız rekabetimiz, atışmalarımız, konuşmalarımız da başlamış oldu. Konuşmalarımız hep sanal ortamda kalmıştı... Ta ki Likya yoluna kadar. Likya yolu ise tam bir macera idi... 20 gün onunla birlikte tam bir macera yaşadık... Likya yolunu kaleme almak hiç kolay bir şey değil. Bu macera filminin başrol bayan oyuncusu ben iken başrol erkek oyuncusu ise bu yazdıklarımdan habersiz olacak ne yazık ki.. Bunu hak etti o.. Hak ettiği için onu şu an kendimce cezalandırıyorum. Eminim blogumu okumak için kendisine neden davetiye göndermediğimi bile sormayacak. Bu kadar ilgisizmiş gibi davranmak onun karakteri çünkü...
Benim için yazması çok zor yeni bir yazı dizisine başlıyorum...

4 Aralık 2009 Cuma

Tefeci..


Bayram için memlekete gittim. Bu ay o kadar çok yolculuk yaptım ki... Seyyah ünvanını hak ediyorum galiba...Arife günü yarım günlük mesai için bizim başkandan izin aldım. Adamın en çok sevdiğim huyu bana izin almamda hiç sıkıntı yaşatmaması. İzin almak için telefonla arıyorum. "Hı" diyerek telefonu açtıktan sonra ben; "Başkan bey, şu iş için izin isteyecektim" der demez. "Tamam git" diyor. Diğerleri izin isterken onlara "ne yapacaksın? ne zaman gideceksin? ne zaman geleceksin?" sorularını sorarken bana sormuyor... Bana bu torpilinin nedeni ne ola ki? Hangi ara bu kadar güvendi veya bu kadar korktu! anlamadım.Çarşamba gece 11 sularında otobüse bindim. Bana sattıkları koltuğu başka bir çiftede sattıkları için otobüste hafif bir kargaşa oldu. Otobüste yaşanan bu karmaşaya o kadar çok şahit oldum ki artık önemsemiyorum bile.. Koltuk numaram 21 iken şoför yirmi bir rakamının birini kalemle karalayıp beni iki numaraya oturtuyor. Şoförün arkasındayım... Gece biz uyurken şoför sigara yakıyor. Derin derin öksürüp sigaradan rahatsız olduğumu anlatmaya çalışıyorum ama anlamıyor. Bir saat sonra tekrar bir sigara yakıyor. Kapalı mekanlarda sigara içilmemesi gerektiğini söylemeliyim ama şimdi değil deyip sabrediyorum. Şehir merkezine vardığımızda şoför beyle konuşup yeni yasa hakkında biraz bilgi verip biraz daha dikkat etmesi gerektiğini söylüyorum. Teşekkür edip yanından ayrılıyorum. 6 saat gibi bir yolculuktan sonra araç değiştirip yola devam ediyorum. Bir saat daha yol gitmem gerek. Benim gibi bayram için başka şehirlerden gelen insanlarla birlikte transit tarzında bir araca biniyoruz. Herkesin benimkisi gibi çek çekli bavulu var. Önceden omuzlarımda taşıdığım bavullardan kurtulduğum için sevinçliyim. Ne zordu onları taşıması... Transite bavullarımız sığmadığından şoför ilk önce yolcuları oturtturuyor ve araçta yanda kalan boşluğa bavullarımızı koyuyor. Bavulların en üstüne ise mavi bir sepetin içine konulmuş iki ördek koydu. Hava karanlık olduğundan ördekleri tavuk sandım. Yanımda oturan iki bayanda benim gibi ördekleri tavuk sanıp kuş gribi üstüne espri yapıp gülüşmeye başlıyorlar. "Onlar tavuk değil ördek!" diye düzelttiğim bayanın yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesi beliriyor. Ardından "Kuş gribi gündemimizde değil, şu aralar Domuz gribi gündemimizde" deyip konuşmalarına bende ortak oluyorum. Yol sisli. Hiç bir yeri göremiyorum. Güneş, ay gibi sislerin arkasından görünüyor. Güneşe gözlerim kamaşmadan bakabilmenin tadını çıkartıp uzun uzun güneşi seyrediyorum. Gerçi etrafta sis nedeniyle güneşten başka seyredebilecek hiç bir şey görünmüyor. Hava aydınlanmaya başladıkça ördeklerde bir canlılık hasıl oluyor. Ayağının altında ki poşeti gagasıyla hareket ettiren ördeğin gagasından "tak tak!" poşetten ise "hışır hışır!" sesler çıkıyor. Bir saatlik yolculuğun ardından memleketime varıyorum.
Terminalde her zaman beni karşılayan babam bu sefer yok!. Ne zaman memlekete gelsem beni karşılayan ve uğurlayan babamın yokluğunun acısı canımı acıtıyor. İçim buruk ve endişeliyim. Hava soğuk ve sisli. Üşüyorum da... Terminalde beni bekleyen kimsenin olmaması üzerine evimize en yakın olan yerde arabayı durduruyorum. Arkada en altta duran bavulumun üstünden şoför diğer bavulları ve ördekleri indiriyor. Bavulumu elime aldıktan sonra arabanın içindekilere doğru "İyi bayramlar" diyerek çek çekli bavulum ve ben sislerin arasından evime doğru ilerlemeye başlıyorum. Sabahın sessizliğini bavulumun çekerken ki çıkardığı ses bozuyor. Ortalarda kimsecikler yok! Durup çantamdan çıkarttığım beremi kafama takıyorum. Memleketimde ki soğuğun insanı nasıl da bıçak gibi kestiğini unutmuşum... Bavulun çıkarttığı sesi duyan bir sokak köpeği bana meraklı gözlerle bakıyor. Bakmakla yetinmeyen köpek birazdan beni takip etmeye başlıyor.
Nihayet evime varıyorum. Kapıyı açan anneme sarılıyorum. Her gelmemde biraz daha çöken, biraz daha yaşlanan ve biraz daha yalnızlığa gömülen annemi gördüğümde içim burkuluyor. Tarifi olmayan acılar yaşıyorum....
Buruk bir bayramdı. Başka şehirlerde yaşayan abim, kızkardeşim tatilin kısa olması nedeniyle gelmediler. Odunum ise bir yerde iş bulmuş sabah evden çıkıp gece 12'de eve geliyordu. Annemle baş başa bir bayram geçirdik. Annemle ziyaret ettiğimiz tanıdıklardan ise mikrop kapıyorum, şu anda da hala hastayım.Bayramın üçüncü günü hapishaneden yeni çıkmış; insanların evini, malını mülkünü nasıl dolandırarak, insanlardan faizle nasıl para koparttığı hikayelerini dinlediğim tefeci adamla eniştemin dükkanında buluştum. Babam ölmeden önce bu adamdan borç para almış, babamın ölümü üstüne borç verdiği parayı tahsil edebilmek için kendisi hapishanede iken karısını ve kızını bizim eve gönderip annemden parayı isteyen adam; hapishaneden çıktıktan sonra yolda rastladığı halama, dükkanına gidip söylediği enişteme de bu borcu söyleyip sülalemizde duymayan adam bırakmamıştı. Memlekette bu borç olayı yüzünden annemin canı sıkıldıkça bende çalıştığım şehirde afakanlar geçiriyordum. Şu adamın derdi neymiş hele birde ben dinleyeyim dedim. Bayramın birinci ve ikinci günü ise eve bayramlaşmaya gelen akrabalar sağolsunlar adamın nasıl insanların zor durumlarından yararlanarak zengin olduğunu anlatıp durdular. Bu tefecinin oğluda bir cinayete kurban gitmişti. Adam hakkında o kadar çok hikaye anlatmışlardı ki bu adamdan yakamızı nasıl kurtaracağımızı kara kara düşünmeye başlamıştım. Adamla yüzyüze görüşmeden cep telefonuyla görüşme çabalarımda sonuç vermemişti. Cep ve iş yeri telefon numaralarını değiştirmişti. Yüz yüze konuşmaktan başka çare yoktu.
Eniştemin haber verdiği adam ile saat bir sularında buluştuk. Nerede ve nasıl borç para verdiğini anlatan adam babama itimat ettiği ve güvendiği için senet düzenlemediğini söylüyordu. Borcu verdiğine dair şahit de gösteremeyen adam kendisinin bu paraya ihtiyacı olmadığını söylüyor babama borç para verdiğine dair yeminler ediyordu. Paraya ihtiyacı olmayacak kadar durumu iyi olan ama her ne hikmetse bu parayı alabilmek için evimize karısını-kızını yollayan adam şimdide karşıma geçmiş dil döküyordu!. "Resmi olarak borç verdiğinizi gösteremiyorsunuz, sizi tanımam bilmem. Ben olsam size bu parayı vermem ama konuyu kardeşlerimle de konuşmam gerek" deyip konuşmaya son noktayı koydum. Adam gittikten sonra "bu adam bu borç için buraya gelecek adam değil, buraya geldiyse babana borç para vermiştir, ödemezseniz canınızı sıkar, bu parayı ödeyin" diyen eniştemin lafıyla borcu ödemeye karar verdik.
Maddi konularda rahat yüzü görmeyeceğime bu olaydan sonra emin oldum... İşin iyi tarafıda var tabi... Para konularına önceki kadar üzülmüyorum... Önceden vefasızlık ve nankörlük karşısında veryansın eden ben, artık olayları kabul ediyor üstünde çok durmadan yoluma devam ediyorum.... Olayların beni çok yıpratmasına izin vermiyorum. Sanırım ben gittikçe büyüyor ve güçleniyorum... Diğer iyi tarafı ise ;yaşadığım bu olaylar kimin insan, kimin insan görünümlü insan! olduğunu gösteriyor bana.
Ben insan olmayı seçiyorum... Sizin gibi olmayacağım insan görünümlü insanlar!!!
(Önceki yazımın sonunda nikahla ilgili olan bölümü ve yorumları Arzu Pınar'ın yorumu üzerine kaldırıyorum. Yanlışta olsa bir şey yaptım ve sonuçlarına hazırım. Yine de şimdilik gizli kalması daha doğru...)

2 Aralık 2009 Çarşamba

Nikahta keramet var mı?


Bayram için memlekete gittim. Bu ay o kadar çok yolculuk yaptım ki... Seyyah ünvanını hak ediyorum galiba...
Arife günü yarım günlük mesai için bizim başkandan izin aldım. Adamın en çok sevdiğim huyu bana izin almamda hiç sıkıntı yaşatmaması. İzin almak için telefonla arıyorum. "Hı" diyerek telefonu açtıktan sonra ben; "Başkan bey, şu iş için izin isteyecektim" der demez. "Tamam git" diyor. Diğerleri izin isterken onlara "ne yapacaksın? ne zaman gideceksin? ne zaman geleceksin?" sorularını sorarken bana sormuyor... Bana bu torpilinin nedeni ne ola ki? Hangi ara bu kadar güvendi veya bu kadar korktu! anlamadım.
Çarşamba gece 11 sularında otobüse bindim. Bana sattıkları koltuğu başka bir çiftede sattıkları için otobüste hafif bir kargaşa oldu. Otobüste yaşanan bu karmaşaya o kadar çok şahit oldum ki artık önemsemiyorum bile.. Koltuk numaram 21 iken şoför yirmi bir rakamının birini kalemle karalayıp beni iki numaraya oturtuyor. Şoförün arkasındayım... Gece biz uyurken şoför sigara yakıyor. Derin derin öksürüp sigaradan rahatsız olduğumu anlatmaya çalışıyorum ama anlamıyor. Bir saat sonra tekrar bir sigara yakıyor. Kapalı mekanlarda sigara içilmemesi gerektiğini söylemeliyim ama şimdi değil deyip sabrediyorum. Şehir merkezine vardığımızda şoför beyle konuşup yeni yasa hakkında biraz bilgi verip biraz daha dikkat etmesi gerektiğini söylüyorum. Teşekkür edip yanından ayrılıyorum. 6 saat gibi bir yolculuktan sonra araç değiştirip yola devam ediyorum. Bir saat daha yol gitmem gerek. Benim gibi bayram için başka şehirlerden gelen insanlarla birlikte transit tarzında bir araca biniyoruz. Herkesin benimkisi gibi çek çekli bavulu var. Önceden omuzlarımda taşıdığım bavullardan kurtulduğum için sevinçliyim. Ne zordu onları taşıması... Transite bavullarımız sığmadığından şoför ilk önce yolcuları oturtturuyor ve araçta yanda kalan boşluğa bavullarımızı koyuyor. Bavulların en üstüne ise mavi bir sepetin içine konulmuş iki ördek koydu. Hava karanlık olduğundan ördekleri tavuk sandım. Yanımda oturan iki bayanda benim gibi ördekleri tavuk sanıp kuş gribi üstüne espri yapıp gülüşmeye başlıyorlar. "Onlar tavuk değil ördek!" diye düzelttiğim bayanın yüzünde hafif bir şaşkınlık ifadesi beliriyor. Ardından "Kuş gribi gündemimizde değil, şu aralar Domuz gribi gündemimizde" deyip konuşmalarına bende ortak oluyorum. Yol sisli. Hiç bir yeri göremiyorum. Güneş, ay gibi sislerin arkasından görünüyor. Güneşe gözlerim kamaşmadan bakabilmenin tadını çıkartıp uzun uzun güneşi seyrediyorum. Gerçi etrafta sis nedeniyle güneşten başka seyredebilecek hiç bir şey görünmüyor. Hava aydınlanmaya başladıkça ördeklerde bir canlılık hasıl oluyor. Ayağının altında ki poşeti gagasıyla hareket ettiren ördeğin gagasından "tak tak!" poşetten ise "hışır hışır!" sesler çıkıyor. Bir saatlik yolculuğun ardından memleketime varıyorum.
Terminalde her zaman beni karşılayan babam bu sefer yok!. Ne zaman memlekete gelsem beni karşılayan ve uğurlayan babamın yokluğunun acısı canımı acıtıyor. İçim buruk ve endişeliyim. Hava soğuk ve sisli. Üşüyorum da... Terminalde beni bekleyen kimsenin olmaması üzerine evimize en yakın olan yerde arabayı durduruyorum. Arkada en altta duran bavulumun üstünden şoför diğer bavulları ve ördekleri indiriyor. Bavulumu elime aldıktan sonra arabanın içindekilere doğru "İyi bayramlar" diyerek çek çekli bavulum ve ben sislerin arasından evime doğru ilerlemeye başlıyorum. Sabahın sessizliğini bavulumun çekerken ki çıkardığı ses bozuyor. Ortalarda kimsecikler yok! Durup çantamdan çıkarttığım beremi kafama takıyorum. Memleketimde ki soğuğun insanı nasıl da bıçak gibi kestiğini unutmuşum... Bavulun çıkarttığı sesi duyan bir sokak köpeği bana meraklı gözlerle bakıyor. Bakmakla yetinmeyen köpek birazdan beni takip etmeye başlıyor.

Nihayet evime varıyorum. Kapıyı açan anneme sarılıyorum. Her gelmemde biraz daha çöken, biraz daha yaşlanan ve biraz daha yalnızlığa gömülen annemi gördüğümde içim burkuluyor. Tarifi olmayan acılar yaşıyorum.
...

Buruk bir bayramdı. Başka şehirlerde yaşayan abim, kızkardeşim tatilin kısa olması nedeniyle gelmediler. Odunum ise bir yerde iş bulmuş sabah evden çıkıp gece 12'de eve geliyordu. Annemle baş başa bir bayram geçirdik. Annemle ziyaret ettiğimiz tanıdıklardan ise mikrop kapıyorum, şu anda da hala hastayım.

Bayramın üçüncü günü hapishaneden yeni çıkmış; insanların evini, malını mülkünü nasıl dolandırarak, insanlardan faizle nasıl para koparttığı hikayelerini dinlediğim tefeci adamla eniştemin dükkanında buluştum. Babam ölmeden önce bu adamdan borç para almış, babamın ölümü üstüne borç verdiği parayı tahsil edebilmek için kendisi hapishanede iken karısını ve kızını bizim eve gönderip annemden parayı isteyen adam; hapishaneden çıktıktan sonra yolda rastladığı halama, dükkanına gidip söylediği enişteme de bu borcu söyleyip sülalemizde duymayan adam bırakmamıştı. Memlekette bu borç olayı yüzünden annemin canı sıkıldıkça bende çalıştığım şehirde afakanlar geçiriyordum. Şu adamın derdi neymiş hele birde ben dinleyeyim dedim. Bayramın birinci ve ikinci günü ise eve bayramlaşmaya gelen akrabalar sağolsunlar adamın nasıl insanların zor durumlarından yararlanarak zengin olduğunu anlatıp durdular. Bu tefecinin oğluda bir cinayete kurban gitmişti. Adam hakkında o kadar çok hikaye anlatmışlardı ki bu adamdan yakamızı nasıl kurtaracağımızı kara kara düşünmeye başlamıştım. Adamla yüzyüze görüşmeden cep telefonuyla görüşme çabalarımda sonuç vermemişti. Cep ve iş yeri telefon numaralarını değiştirmişti. Yüz yüze konuşmaktan başka çare yoktu.
Eniştemin haber verdiği adam ile saat bir sularında buluştuk. Nerede ve nasıl borç para verdiğini anlatan adam babama itimat ettiği ve güvendiği için senet düzenlemediğini söylüyordu. Borcu verdiğine dair şahit de gösteremeyen adam kendisinin bu paraya ihtiyacı olmadığını söylüyor babama borç para verdiğine dair yeminler ediyordu. Paraya ihtiyacı olmayacak kadar durumu iyi olan ama her ne hikmetse bu parayı alabilmek için evimize karısını-kızını yollayan adam şimdide karşıma geçmiş dil döküyordu!. "Resmi olarak borç verdiğinizi gösteremiyorsunuz, sizi tanımam bilmem. Ben olsam size bu parayı vermem ama konuyu kardeşlerimle de konuşmam gerek" deyip konuşmaya son noktayı koydum. Adam gittikten sonra "bu adam bu borç için buraya gelecek adam değil, buraya geldiyse babana borç para vermiştir, ödemezseniz canınızı sıkar, bu parayı ödeyin" diyen eniştemin lafıyla borcu ödemeye karar verdik.

Asıl haber ise salı sabahı evlenmem. Arife günü sabah evlilik için gerekli belgeleri verdiğimiz evlendirme dairesinde ki bayana başka ilde görev yaptığım ve iznimin olmadığı gerekçesiyle bizim işlemlere öncelik vermesini rica ettik. Oda sağolsun bizi kırmayıp salı sabahı için gelip nikahımızın kıyılabileceğini söylediğinde bir "oh be!" dedim. Benim başkanı telefonla arayıp salı günü için izin aldığım da daha da rahatladım. Tamam her aramamda başkan sağolsun izin veriyor fakat bu sefer ya hayır derse? Benim bütün planlarım alt üst olacaktı. Salı sabahı saat 8'de Ferhat'la nikah dairesinin kapısındaydık. Benim şahidim belediyenin hizmetlisi, Ferhat'ın ise belediyenin önünde ki ayakkabı boyacısıydı. İmzaları attıktan ve evlilik cüzdanını aldıktan sonra saat 08:30 da arabaya binmiş saat 4'te ise işe gitmiştim. İzin almama rağmen işe gitmem başkanın hoşuna gitti.
Ferhat ve bu nikah nerden çıktı diye sorarsanız eğer.. Ferhat benim dostum ve çok güvendiğim bir insandır. Bu nikahı ise tayinimi memleketime aldırabilmek için yaptık. Kimsenin haberi yok!!. Annemin bile.. Haberi olsa kimse müsade etmezdi. Hele annem canıma okur... Ama ben bunu annem için yaptım. Babamın vefatından sonra iyice kötüleşen annemin yanında onu anlayan birisi olmalı. Şu tefeci olayında ise akrabaların hiç birisinden hayır gelmeyeceğini iyice anladım. Anneme destek olmak yerine onu yıpratan bu akraba adı verilen psikolojik canavarlardan onu korumam gerek. Yoksa kadın kafayı yiyecek...

Yine kendi başıma bir karar verdim ve uyguladım... Sözleşmeli devlet memuru atanmaya başlayalı insanlar tayinlerini aldırabilmek için böyle kağıt üstünde nikah kıyıp tayinlerini yaptırır oldu. Bu olayın çok yapıldığını duyuyordum. Arada bende yapsam diye bile düşündüğüm oluyordu. Şu an yaptığıma ise inanamıyorum. İnsanların istediği yerde istediği gibi çalışabilme hakkını ellerinden alırsan onlarda bu haklarını gayrı ihtiyarı yollardan yine yapacak. Gayrı ihtiyaride olsa hakkımı alabilmek için böyle bir yola başvurdum a dostlar... Yarın ise evlilik nedeniyle tayin hakkımı kullanmak için başvuracağım. Dua edin bana... Nikahta keramet varmış... Var mı, yok mu yakında görürüz...

İç ses: Artık ben bile birşey diyemiyorum...