Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

7 Eylül 2010 Salı

Likya Yolu (13 Ekim 2009)



(Likya yoluna Uciden başka kimseden yorum gelmemesi düşündürüyor beni. Kimse okumuyor mu, okuyorda beğenmiyor mu, beğeniyor da sessiz kalmayı mı tercih ediyor? Acep cevabı ne olaki?)

Sabah uyandığımda çadırımın üzeri ıslanmıştı. Çise yağmıştı. Hava soğuk ve kapalıydı. Çadırımdan çıkıp açık alanda bulunan lavaboda yüzümü yıkadım, saçlarımı düzelttim. Her günüm böyle bir mekanda geçseydi ne güzel olurdu. Duş, su, yatacak güvenli bir yer... Bunlar bulunmaz nimetlerdi. Camp alanında (linkteki camp alanının hikayesini okumanızı tavsiye ederim) kahvaltı vaktiydi. Karadeniz ve benden başka insanlarda vardı. 6-7 kişilik bu grupta orada bir gece konaklamış, kahvaltılarını yapıyorlardı. Kahvaltı açık büfeydi. Tabağımıza yiyeceklerimizi alıp akşam oturduğumuz masaya oturmuştuk. Boğazımda acı hissediyordum. Bademciklerim ağrıdığına göre mikrop kapmış olmalıydım. Camp alanında çalışan görevli bitkisel bir çay yapmış (adaçayıydı sanırım)  içine limon koyup içmem için vermişti. Kahvaltı boyunca bütün köpekler koşmaya, birbirleriyle dalaşmaya, ortalığı toz duman etmeye başlamıştı. Köpeklerin insanları rahatsız eden davranışları, sahiplerinin oralı olmamaları beni rahatsız etmişti. Kahvaltıdan sonra çadırımı toplamıştım. Karadeniz çoktan çadırını toplamış beni bekliyordu. Karadenizin ve camp alanının fotoğraflarını çekip, yola koyulmuştuk. Kırmızı-beyaz işaretleri takip ederek Kabak Koyundan doğru yukarı çıkmaya başlamıştık. 600 metreyi bulan yüksekliği çıkacaktık. Boğazımdaki acı beni zorluyordu. Nefes almamı zorlaştırıyordu. Birde üstüne yokuş çıkmak! Kendimi gerçekten zorluyordum. Boğazımdaki acı hissi için Karadeniz bir aspirin vermiş, ağzıma aldığım su ile aspirini eritip gargara yapmamı istemişti. Ağzımda çalkaladığım suyu tükürdükten sonra Karadeniz tükürürken çekindiğimi düşünerek "çekinmene gerek yok!" dedi. "Çekinmiyorum" diye cevap verdim.
Dağı tırmanırken osmanlı yürüyüşü gibi üç adım atıp duruyor biraz soluklanıyor ve tekrar yürüyordum. Karadeniz beni beklemek zorunda kalıyordu. Kırmızı beyaz çizgileri bazı yerlerde silinmiş olduğundan yolda yürüyenler taşları üst üste koyarak yolun buradan devam ettiğini gösteren işaretler yapmışlardı. O işaretleri takip ediyorduk. Patika yollardan, ağaçların arasından, taşlık yerlerden yürüye yürüye devam ettik. Aşağısı 10-20 metre derin olan ince bir patika yolun bir kısmı kopmuş olduğundan oradan atlayarak geçmek gerekiyordu. Orda 5-10 dakika orayı atlamak ve atlamamak arasında gidip geldim. Karadenize seslenip bana yardım etmesini istemeyi düşündüm ancak bunu yapmadım. Bacağımı karşı tarafa atmaya çalışıyordum bacağım uzanmıyordu. Sırtımı dağa yaslayıp geçmeye çalıştığımda çanta yaslanmama engel oluyordu. Yüzümü dağa dönmeye çalıştığımda çanta arkama ağırlık yapıyor, aşağıya düşmeme neden olacağından, yüzümüde dağa dönüp geçemiyordum. Onu dene yok! bunu dene yok! Kaldım burda! En sonunda kendimi toparlayıp karşıya atladım. Ne olacaksa olsun! Atlamıştım... Yürümeye devam ettim. Kabak koyunu en tepede gören noktada Karadeniz durmuş ve beni bekliyordu. Orda bir kaç kare fotoğraf çekinip yola devam ettik. Artık yokuş çıkmıyorduk. Nispeten daha düz orman yollarında ilerliyorduk. Suyu akmayan bir çeşmeye rastladık. Betondan yapılmış kurnanın içinde bir baykuş su içmeye çalışırken kurnanın içinde boğulmuştu. Karadeniz ölü baykuşu oradan çıkarmış, su birikintisinin içinde kirlenen pantolonunu ve tişörtünü yıkamıştı. Baykuş ölüsünün olduğu bu suda nasıl yapabiliyordu bunu! Askerlik hayatında eminim çok daha kirli suları içmek zorunda kalmıştır. Doğadaki canlıların hiç birinin birbirinden farkı olmadığını söyleyen Karadenize "bu suyun içinde insan ölüsüde olsaydı aynısını yapıp yapamacağını sorduğumda" cevap vermedi. O sudan banada fırlattı. Yapma! diye uyarmama rağmen bir kez daha o sudan bana serpti. Yapma! İstemiyorsam yapma! diye tekrar uyardığımda su atmayı bırakmıştı. Yıkadığı çamaşırları sırt çantasının üstüne asmış, zaten güneşin altında yürüdüğümüzden, önümde yürüyen bir kurutmalıkla  yola devam ediyorduk. Böyle çok komik görünüyordu! 
Öğlen vakitlerinde Alınca'ya varıyoruz. Bir köy evinin bahçesinde bir kaç adamla sohbete başlıyor Karadeniz. Adamlardan bir tanesi turistleri araçla getiren bir şofördü. Turistler bu yolu araçla gelip parkuru yürüyor, sonra tekrar araçlarına binip kaldığı otellere gidiyordu. Onlar sohbet ederken bir kaç fotoğraf çektim. Birazda dinlendikten sonra yola devam ediyoruz. Araç yolunu takip ederek çok şükür yokuş aşağı inmeye başlamıştık. Yol kenarındaki bir evde su bulabileceğimiz bir yer olup olmadığımızı sorduğumuz kadın çeşmenin yukarda olduğunu söylüyor. Karadeniz çantasını bırakıp, su almak için tekrar yukarı çıkmıştı. Yol kenarında onu bekliyordum. Suları aldıktan sonra, araç yolunu takip ederek yürümeye başlamıştık. Kabak koyu çıkışının zorluğundan bahsediyorken Karadeniz "Kabak Koyu bize koydu" demişti. Bu söz üstüne kahkahalarla gülmeye başlamıştım. Çok komiğime gitmişti. Yorgunluk, açlığın vermiş olduğu sinir bozukluğu nedeniyle içimden vara yoğa gülmek geliyordu.  Baya yürüdükten sonra açıktım ve yoruldum diye sızlanmaya başlamıştım. Karadeniz normal bir insan evladı olamazdı. Kaç saattir yollardaydık ve yürüyorduk. Benim sızlanmalarım olmasa bu şekilde gece yarısına kadar yürürdü. Sonunda insafa gelen Karadeniz yol kenarından sapmış, yemek ve biraz uyumak için bir yerde mola vermiştik. Matımı açıp üzerine yatmıştım. Kamp ateşi yakmış su kaynatmıştık. Karadeniz bir dal parçasının uçlarına sucukları takmış, ateşte  kızartmış, ekmeğin arasına sucukları koyup afiyetle yemişti. Mide -bağırsak sistemim rahatsız olduğundan sucuk yemek istemiyordum. Kokusu bile tiksinti veriyordu! Sırtını taşa yaslamış, toprağın üzerinde uyuyup kalmıştı Karadeniz. Bende uyumuştum. Yatıp dinlendikten sonra yediklerimi çıkarmam gerekiyordu! Açık alanda en çok tedirgin olduğum şey wcye çıkmaktı. Kamp alanından baya uzaklaşmıştım ancak görünmemi engelleyecek uygun ağaç, taş, çalılık bulamamıştım. Çişim gelmişti. Kıvranıyordum! İnsanın en savunmasız olduğu anlardan bir tanesi abdestini bozduğu an olmalıydı. Bütün mahremiyetin ortadayken öyle görülmektense ölsem daha iyi! Kafamda kırk korku ve senaryoyla ihtiyacımı görüp kamp alanına döndüm. Yola devam etmemiz gerekiyordu. Toparlanıp yola devam ettik. Araç yolunda yürümeye devam ediyorduk. Esas gitmemiz gereken Likya  yolunu kaybetmiş olmalıydık. Karadeniz beni ve çantasını bir ağacın altında bırakıp, kaybettiğimiz yolu bulmak için geri dönmüştü. Baya oturmuş ve dinlenmiştim. Yolu kaybetmemiz benim işime yaramıştı! Karadeniz yolu bulduğunda geri dönmüş, çantaları sırtlayıp yürüdüğümüz araç  yolunu geri dönüp, patika bir yoldan devam etmiştik. Hava iyice kararmış ve bozmuştu. Bir kaç damla yağmur yağmaya başlamıştı. Karadeniz pançosunu sırt çantasının üstüne geçirip yürümeye devam etti. Arkadan çok komik görünüyordu. Katıla katıla gülmek geliyordu içimden.  Kamp için büyük ağaçların olduğu bir alanı uygun bulmuştu Karadeniz. Çam ağaçların yaprakları üzerine çadırlarımızı kurmuştuk. Böylece yağmur yağsa bile çamın iğneli yapraklarının arasından su akıp gidecek çadırımız ıslanmayacaktı. Karadeniz her zaman çadır kapısını benim çadırı görecek şekilde kuruyordu. Tehlikelere karşı gözünün önünde olmamı sağlıyordu. Çadırlarımıza girmiştik, uyuyacakken, rüzgar şiddetini artırmıştı. Karadeniz çadırından çıkmış, birşeylerle uğraşıyordu. Çadırımın içinden çıkmadan Karadeniz'e ne yaptığını sordum. Pançoyu çadırının üzerine geçirdiğini söyledi. O an bunu niçin ve neden yaptığını anlamadım. Sabaha nasılsa tekrar toplayacaktı. Ne gerek vardı ki? Bütün Likya yolu yürüyüşü boyunca en çok zorlandığım yer Kabak Koyunu çıkarken ki yürüdüğüm parkurdu. Çok zorlanmıştım. Çok yorulmuş, bitkin ve yorgundum. Omuzlarım, ayaklarım ve tüm vücudum ağrıyor ve yanıyordu.  Bu yorgunluğun vermiş olduğu psikolojik baskının altında ağlamasam... ağlasam... belki rahatlardım. Ağlamakta benlik değil.. Ağlamak değil gülmek yakışırdı bana. O an ise gülünecek en komik şey Karadenizdi. Kimse yoktu başka kime güleyim? Çadırın içinden çıkıp pançoyu çadıra geçirmekle uğraşan Karadeniz çok komiktiiiii... Karadeniz; pançosunu çantasının üstüne örttükten sonra bastırdığım katıla katıla gülme isteği hortlamıştı. Babamın vefat olayındada aynı şey olmuştu. Ölüm acısı gibi ağır bir psikolojik baskıyı kaldıramamış, başın sağolsun diyen herkese gülerek tepki vermeye başlamıştım.  Vara yoğa gülme isteğimi kontrol edemiyordum. Likya yolundada aynı şey olmuştu! Çadırını yağmura karşı korumaya çalışan Karadenize gülmüştüm.
Sabah 03:00 gibi şiddetli bir yağmur yağmaya başladı. Ama nasıl bir yağmur. Rüzgar beni çadırla birlikte uçuraktı. Çadırımın içine şıp şıp su damlamaya başlamıştı. Fırtına dışarda değil çadırın tam ortasındaydı sanki. Bende bu fırtınanın ortasında mahsur kalmıştım. Kuzu kuzu oturup bekledim. 1-2 saatten sonra nihayet yağmur durmuştu. O gece dinlenemedim. Gün yavaş yavaş ışımaya başlamıştı. Bir günü daha geride bırakmıştık. 
Likya yolu üzerine burada da güzel bir yazı var.

5 yorum:

  1. dikkatin dağılmasın diye yorum yapmıyorum ben..tam da konsantre olmuşken sen..

    YanıtlaSil
  2. yorumdan konsantremi bozulurmuş ay!!!
    Bölüm bölüm yorum yapında bende nasıl yazdığımı anlayayım...
    böyle çok hevessiz ve kuru yazıyorum
    (emir değil tamamen rica :))) )

    YanıtlaSil
  3. haccecan ben yorum yapmak için yorum yapmam yazarım sonra dikkatin dağılır filan bizde bu keyifli yazıdan mahrum kalır-ız-mıyız? ikileminde kaldım..

    YanıtlaSil
  4. Sevgili Allımorlu...
    Yazdıklarıma yorum geldiği zaman pusula etkisi yaratıyor bende... Yönümü buluyor ve okunduğum hissiyle daha gayretle yazı yazıyorum...
    Yorum yapmak için yorum yapmadığını biliyorum, içinden yorum yapmak gelmiyorsa tabiki yorum yazma ancak motivasyonum, konsantrem, dikkatim bozulur diyerekten sakın ha yorum yapmaktan kaçınma!!!
    Ne yaşadıysam, ne yaptıysam yazıyorum... olumsuz yorum dahi gelse bunu yazmaktan kimse beni alıkoyamaz. Çünkü ilk önce kendim için yazıyorum...
    Sevgiler...

    YanıtlaSil
  5. Sen Reflections'ta çadır kurarken bizler de 12 kişi Kabak Naturallife'taydık sanıyorum.Senede 3 kez oraların havasını solumadan yaşayamaz olduk.Hatta 3 sene önce 2 ay gibi bir süre yardım amaçlı o dostların yanıbaşında mekan bile tuttuk.Sen gez gör, yaz ben orayla ilgili http://sufi-saja.blogspot.com/2010/03/sinsinya.html SİNSİNYAnın hikayesi gibi hikayeler yazayım tamam mı? sevgilerimle.

    YanıtlaSil

Yorumlarınızı Bekliyorum