Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

3 Eylül 2010 Cuma

Likya Yolu (11 Ekim 2009)



Yukardaki haritayı bloguma eklerken nasılda kötü oldum. Yürüdümüz yolları bir yıl aradan sonra haritada görmek etkiledi beni. Bu zaman nasıl da hızlı geçip gidiyor yahu. (Gözlerim sulandı)

Karadeniz ile birlekte Aştideyiz. Metro turizmin sayın yolcuları arasında Haccecan ve Karadenizde yerini almak üzere sırt çantalarımızı bagaja yerleştirdik. 
Otobüse ilk önce binen Karadenize bakıyorum. Pencere kenarına bana sormadan oturmaya çalışırsa kan çıkacak! Hiç beklemediğim bir hamle yapıp bana yer veriyor ve pencere kenarına oturmamı söylüyor. Bu hamleyi hiç beklemediğimden hafif bir şaşkınlık yaşayıp Karadeniz'e isterse pencere kenarına oturabileceğini söylüyorum. Kabul etmiyor, pencere kenarında ben otuyorum. Mücadele etmeden, direkt pencere kenarına oturduğum için hiç bir haz almıyorum.  Yanıma Karadeniz oturuyor. Başında bir şapka ve gözlerinde gözlük. Çok ciddi duruyordu. Kolları ise bağlı. Bu haliyle kızılderelilerin kabile şeflerini andırıyor. Yan koltukta yaşlı bir teyze oturuyor. Teyze yaşlılığın avantajlarından faydalanmayı çok iyi biliyordu. Hostesten ve yanında civarında kim varsa herkesten ricalarda bulunuyordu. Bu yaşlı kadının isteklerini kimse geri çevirmiyor tabiki. "Evladım koltuğun kenarını kaldırırmısın, evladım koltuğumun kenarını indirirmisin, evladım tuvalete beraber gidelim mi ben bilmiyorum. Evladım susadım bana su getirirmisin?... Evladım... Evladım... Teyze uykuya daldıktan sonra herkes derin bir nefes almıştı. Teyzenin bu hali Karadenizin de dikkatinden kaçmamıştı. Teyzeyi taklit edecek şeyler söylüyordu. Bu muzip haline hiç şahit olmamıştım.
Kaç saat geçti ne kadardır otobüsün içinde ilerliyorduk bilmiyorum. Nereden ve nasıl o konunun açıldığını da hatırlamıyorum.  Karadeniz evlerinde mutfakta sohbet ettiğim kızın nikahlı eşinin olduğunu söyledi. Kimsesi olmayan ve Ankara dışında ki başka bir ilde sözleşmeli öğretmen olan bu kızın tayininin eş durumu nedeniyle Ankara'ya çıkmasını sağlamak için ikisinin nikah kıydığını söylemişti bana. Bunu söylerken şaşkın şaşkın Karadenize bakıyordum. Ona tek bir kelime bile etmemiştim. Önüme döndüm ve iç dünyama kapandım. Bu kadar tepkisiz kalacağımı Karadenizde beklemiyordu sanırım. Ama içimi bilseydi bunu söylediğine bin pişman olurdu! Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Nikahlı ve evli adamlarla ilgili lanetlendiğimi düşünmeye başlamıştım. Bu kaçıncı? Bu kaçıncı? Bu kaçıncı? İçimden koca bir parça kopup gitmişti. Hayal kırıklığı, hüsran, aldatılmışlık hissediyordum. (Evli erkek sendromumla ilgili daha sonra uzun bir yazı yazarım. Likya yolu yazı dizisinde bu konunun yeri yok) Bu konuda Karadenize karşı olan kırgınlığım hiç bir zaman geçmedi. Kendisininde kırılmış kalbimi tamir etme yönünde bir çabası olmadıda zaten. Benim yaşadıklarımı hissedebilmesi ve anlayabilmesi için bana yaşattığının aynısını ona yaşatmaya karar verdim. Tayin isteyebilmek için bir arkadaşımla resmi nikah kıydığım yalanını bloğumda yazıp onun okumasını sağlamıştım. Onun nikahlı olduğunu otobüste öğrenmemden tam iki ay sonra bloğumda tayin yapabilmek için nikah kıydığım yalanını yazana kadar Karedinizle  kıydığı sahte nikah üstüne ve o kız üstüne hiç konuşmadık. Bu nikah olayıda başka bir yazı konusu.
Otobüs bir dinlenme tesisinde mola vermişti. Tesiste Karadenizi ve herşeyi orada bırakıp geri dönmeyi düşündüm. Ancak düşündüğümü uygulama cesaretini kendimde bulamadım. Karadenizi tekrar sorgulamaya başlamıştım. Kimdi bu adam? Ne işim vardı onun yanında. Hiç anlam veremediğim duygular hissediyordum ona karşı. Anlam veremediğim bu duygulara bir anlam verebilmeliydim. Zamanamı ihtiyacım vardı?  Nikahlı olduğunu öğrendiğim adama hiç bir şey demeden ve hiç bir şey olmamış gibi planladığımız gibi Likya yolu yürüyüşüne devam ettik. 
11 Ekim 2009 tarihinde sabah 05:00-06:00 sularında Fethiye otogarındaydık. Oradan bir taksiye bindik. Yolda ekmek ve su alıp Likya Yolu yürüşününün başlangıç noktası olan Ölüdeniz'e geçtik. Başlangıç noktasında taksi çantalarımızı bırakıp gitmişti. Başlangıç tabelasının önünde ilk fotoğraflarımızı çekinmiştik. Sonra çantalarımızı sırtımıza alıp yürümeye başlamıştık. Ne kadar yürüdük bilmiyorum. Karadeniz, iş yerinde beraber çalıştığı arkadaşının benim hakkında söylediği şu sözleri söyledi; " Bu zamanda bir kız hiç tanımadığı birisi ile hiç bilmediği yolları yürümeye gidiyorsa bu kız ya sana çok güveniyor ya da kendine çok güveniyor demektir!" Arkadaşının söylediği bu sözler karşısındada susmuştum. Ardındanda "Bu yürüşün sonunda birşeyler olacakya hadi hayırlısı" dedi. Yine sustum.
 20-25 kg olan çantam çok hafif gelmişti ilk anda.  Bu hafiflikle ben koşardım bile! Ama biraz zaman geçince bunun hiçde sandığım kadar kolay olmayacağını görecektim. Yürüyüşün ilk parkuru yokuş ile başlanırmıydı yahu? Kuş gibi olan çanta deve kuşuna hatta deveye hatta hatta  bir ejderhaya dönmeye başlamıştı.  Nikah olayı yüzünden gözüme uyku da girmemişti! İki gündür uykusuzdumda. Kahvaltıda yapmamıştık. Sıcak terler boşalıyordu benden. Kalbim güm güm atıyordu.  İç seslerimin hepsi ayaklanmıştı. Psikolojik olarak yerlerde sürünüyordum. Cehennem azabını dünyada yaşamaya gelmiş olmalıydım!  Ama Karadenize karşı mahçup olamazdım. Her ne pahasına olursa olsun bu yolu yüremeye geldiysem yürüyecektim!  Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Bir ağacın altında kısa bir mola verdik. Sırt çantamı çıkarttığımda yaşadığım o duyguyu asla tarif edemem! Bütün kaslarım, eklemlerim, adalelerim hiç birisi bana ait değildi sanki. Acı, ağrı ve yorgunluğun doruklarındaydım. O kadar uç noktası ki bunun daha ucu olamaz diye düşünüyordum. Bütün kollarımı çırpıyor, kalbim inanılmaz derecede hızlı çarpıyordu. Kollarım ve bacaklarımı emanet almışım gibi, acısını hissediyordum ama bunlar bana ait olamazdı! Karadeniz ise oturmuş bu halime bakıyordu. Ben böyle bir his daha önce yaşamadım diyordum. Biraz sonra tekrar yola koyulmuştuk. Yolda çobanların birbirlerine seslenişlerini duyuyordum. Gittiğimiz patika yolda dağ keçilerinin bıraktığı zeytin (keçi kakası) doluydu. Yol güzargahını yola çizilmiş kırmızı beyaz çizgileri takip ederek buluyorduk. Kolumda saat olmadığından saatin kaç olduğunu bilmiyorum ancak güneş tepede olduğu için saat 11:00-12:00 arası olmalıydı. İnşaat halindeki bir villa tipi evin önünde mola vermiştik. Yorgunluktan ölmek üzereydim. Matımı açıp üzerine uyumak üzere uzandım ancak gram uyuyamadım. Bir saat gibi mola verdikten sonra yürümeye devam ettik. Hep önümde veya arkamda yürüyen Karadeniz yanımda yürümeye başlamıştı. Birden cep telefonunun alarmı çalmaya başladı. Her gün çalması için babasının öldüğü saatte telefonunu ayarlamıştı. Ardından kolunda ki saati göstermişti. Rahmetli babasının saatine yeni bir saat kordonu takarak koluna takmış, kolunda sürekli bu saati taşıyordu. Babasına duyduğu sevgi vefayı kıskanmıştım. Hayatında her konuda takdir ettiği tek insanın babası olmasından dolayı çok şanslı olduğunu düşünüyorum.
Yürüyüş hızım Karadenize göre çok yavaştı onu yavaşlattığımı düşünüyordum. Yürüyüşümüz boyuncada böyle düşünecektim. Yerlerde sürünen psikolojim Karadenizi sırtındaki çantayla koşarken görünce daha da bozulmuştu. İçten içe ona kızmaya başlamıştım. Koşmasından dolayı aramızdaki mesafe gittikçe artmaya başlamışdı. Bir elimde baton vardı. Onun elimde olması çok büyük bir avantajdı. Vücudumun üst tarafındaki bütün ağırlığı baton sayesinde taşıyabiliyordum. Bacaklarım titriyordu. Karadeniz nihayet bir yere oturmuş, mola vermiştik. Yemek için bisküvi ve meyve suyu çıkartmıştı çantasından. 
Yürüyüş için plan yaparken yiyecekleri kendisinin taşıyacağını söylemişti. Kadın ve erkek arasındaki anatomik farklılıklardan dolayı erkeğin daha çok kas yapısına sahip olduğunu, daha çok sahip olduğu kas kütleleri yüzünden daha çok yük taşıyabileceğini söylemişti. Bütün yiyecekleri onun taşıması ise benim açımdan hiç iyi olmamıştı. Aç kalmıştım! 
Moladan sonra yürümeye devam ettik. Nispeten daha iyiydim. Birşeyler yiyip içtiğim için enerjim yerine gelir gibi olmuştu.Karadeniz yamaç aşağı inerken ayağının altına taş geldiğinden ayağı kayarak düştü. Ben "aman!! ayy ayy!" diye Karadenizin düşmesine tepki verirken o "düşerken bu şekilde çantanın üzerine düşüceksinki sakatlanmayasın!" deyip düşme olayını eğitimde kullanılan örnek aracına çevirmiş, hiç bir şey olmamış gibi yoluna devam etmişti.   Karadeniz gözüme herkül gibi görünmeye başlamıştı. Yürüdüğünde ayaklarının altında bütün kayalar tuzla buz oluyordu sanki. İnanılmaz derecede sert kabuğu olan bir insandı.
Ne kadar yürüdük bilmiyorum. Bir çeşme başında durmuştuk. Artık benim hiç enerjim kalmamış, uykusuzluktan dolayı başımda biriken bütün toksinleri hissediyordum. Gözlerim ağırlaşmıştı, başım ağrıyor, midem bulanmaya başlamıştı. Yere oturmuştum. Karadeniz çeşmenin başındaydı. O suyun başında bir sürü arı olduğu ve arı vızıltılarının heryerden duyulduğunu hatırlıyorum. (Daha sonra Karadeniz orda suya düşen arıların çırpınması gibi çırpındığımı söyleyecekti.) Karadeniz yükümün bir çoğunu aldı ve yürümeye devam ettik. Yolda karşılaştığmız köylüler bize üzüm ikram etmişti. Karadeniz parkurun ilk etabına vardığımız zaman kamp için yer bakmaya başlamıştı.  Yukarlarda bir yerde çadır kurmak için uygun bir yerin olduğunu söyleyip çantaları oraya taşıdı. Ben ise kendimi zor taşıyacak bir hale gelmiştim. Karadeniz çadırımı kurduktan sonra içine girip uyumuştum. Kaç saat uyudum bilmiyorum. Kalktığımda Karadenizin kendi çadırını kurmuş olduğunu gördüm. Ateş yakıp su kaynattık, ballı çay içip, bir şeyler yiyip, sohbet ettik. Daha doğrusu daha çok Karadeniz anlatıyor ben dinliyordum. Bazen anlatırken anlattıklarının rehavetine kapılıp  ses tonunu yükseltiyor, sert bir şekilde konuşuyordu. Söylediklerine cevap verme cesaretinde bulunamamıştım bu zamanlarda. Askerlik anılarından, arkadaşlarından, bahsediyordu. Bir ara askerlerden birini akrebin soktuğundan bahsetmiş, bacaklarımdan akrep ısıracak diye korkmuştum!
Hava iyice kararmıştı. Kamp ateşimizi söndürüp çadırlarımıza uyumak üzere girmiştik. Kısa bir süre sonra çadırımın kenarında ayak seslerine benzer ses duymuş "Karadeniz o yürüyen senmisin" diye seslenmiştim. Karadeniz "hayır!" demişti. Çadırından çıkıp ortalığı kolaçan ettikten sonra çadırına geri dönmüştü. Kafamda o ayak seslerinin bizi öldürmeye gelen katillere ait olduğu hayallerini kurarak uykuya dalmıştım.
Likya yolunun 1. günü sona ermişti.
Likya Yolu ile ilgili burada  kaleme alınmış çok güzel bir yazı var.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınızı Bekliyorum