Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

22 Eylül 2010 Çarşamba

Likya Yolu (17 Ekim 2009)


Sabah çok erken uyandık. Karadeniz gece boyunca hiç uyuyamadığını söylüyordu. Yemekten önce ellerini kaldırıp yemek duası yapan, babasının ruhu için yolda kalmışlara evini açan Ekremler Karadenize çok tuhaf gelmiş, güvenli bulmadığı bu evde rahat uyuyamamıştı. Bana huzur ve güven veren olaylar onu tedirgin etmişti.
Ekrem ve eşi kalkana kadar biz yatağımızı toplamıştık. Gece evin yakınında bulunan meyhanede şarhoşlar kavgaya tutuşmuş, silahlar ateşlenmişti. Tartışmanın sonunda kuru gürültüden başka hasar yoktu. Erman bu tartışmalara alışıkmış ve doğal bir şeymiş gibi anlatıyordu. Alkolün bulunduğu yerde huzur olmadığına bir kez daha şahit oluyordum.
Kahvaltı için Ekremin eşine yardım ediyordum. Kahvaltıyı yerde hazırladığımız sofrada yapıyor, kendi evimmiş gibi ne var ne yoksa yiyordum. Yürüyeceğim yol için enerji depolamalıydım.  Kahvaltı sofrasını kaldırdıktan sonra Ekremin annesi gelmişti. Annesi için tekrar yere kahvaltı hazırladık. Annesi kahvaltı yapıyorken Ekrem ve eşi ilaçlama yapmak için seraya gitmişlerdi.
Ekremler Seracılık ile geçimlerini sağlıyorlardı. Kış mevsiminde sıcaklığın 0 derecenin altına düştüğü günlerde sebzelerin donmaması için seralarda soba yakıyorlardı. Sıcaklığın kaç derece olduğunu anlayabilmek için her serada termometre bulunuyordu. Sebzeler olgunlaştığı zaman hal sahipleri ile anlaşıyorlar, sattıkları sebzeler kamyonlara yüklenip İstanbul'a gidiyordu. Xanthos ve Letoon şehirlerinde her yerde seraları görebiliyordunuz. Ankara'dan Fethiyeye gelirken otobüste sabah gün ağarırken Karadeniz ilerde görünen parlaklığın ne olduğunu sorduğunda "deniz" demiştim o "hayır onlar sera" dediğinde ben deniz diye diretmiştim. O görünen parlak şey gün ışığı vurmuş seraların dışındaki cam ve naylonlardı. 
Ekremler seradaki sebzeleri ilaçlamak için uğraşıyorken Ekremin annesi genç yaşta eşini kaybettikten sonra çocuklarıyla tek başına kaldığından, sıkıntı çektiğinden ve yıprandığından bahsediyordu. Canını dişine takıp çalışmış, çocuklarını büyütmüş ve kimseye muhtaç etmemişti. Gerektiğinde oğullarını başkalarının ezmesine izin vermemek için kahveye girip adamlara göz dağı verdiğinden bahsediyordu. Bütün herkes bu dul kadına ve çocuklarına karşı cephe almışken o herkesin, her zorluğun üstesinden gelmiş, çalışıp didinip durmuştu. Yiğit bir Anadolu kadınıydı. Ekremin evine yakın başka bir evde oturuyordu. Bütün çektiği zorluklara ve emeklerine karşılık hak ettiği saygı ve hörmeti evlatlarından görmek istiyor, hamile gelinin kendine hörmet etmemesinden, sözünü dinlememesinden şikayetçi olduğunu tavırlarıyla belli ediyordu. Gelini ise kaynana kahrı çekmek istemiyor, istediği gibi davranabileceği bir hayatı yaşamak istiyor gibiydi. Gelini sessiz, sakin birisi gibi gözüksede yere bakan yürek yakan, sessiz görünen insanların daha çok can yaktığını iyi bilirdim. Bu iki kadın arasında kuşak çatışması ile  gelin-kaynana çatışması birlikte yaşanıyordu.
Ekrem ve eşi seradaki işlerini çabucak bitirip gelmişlerdi. Bu kadar kısa sürede geldikleri için şaşırmıştım. Hamile birisinin tarım ilaçlarıyla uğraşmasının karnındaki bebeğe zarar verebileceğini söylediğimde Ekrem o sadece bekledi işi ben yaptım dedi.  Oturma odasında hepimiz birlikte oturuyorduk. Karadeniz yolda aldığımız haritayı çıkarmış yürüdüğümüz yolları Ekreme gösteriyordu.   Makinamla onların fotoğraflarını çektim. Baya oturmuştuk ne zaman gidecektik? Bu kadar misafirlik yetmezmiydi? Karadenizin kalkıp gitmeye niyeti yok gibiydi. Bacaklarım sızladığı ve ağrıdığı için oturmak benimde işime geliyordu ancak sıkılmıştım. Sabaha kadar bu tuhaf! insanların evinde uyuyamayan Karadeniz kalkmak bilmiyordu. Bir zaman sonra Karadeniz "biz artık gidelim dediğinde" Ekrem; "nescafe yapalımda içelim sonra gidersiniz" demişti. Bizi bırakmaya niyetleri yoktu. Karadenizde ki şeytan tüyü onlarıda etkilemiş olmalıydı.
Artık vedalaşma vakti geldi. Çantalarımızı sırtladıktan sonra evlerinin önünde fotoğraf çekindik. Fotoğraflarda Karadeniz ve ben yorgun görünüyoruz. Ekremin mavi motorsikletide fotoğraflardaki yerini aldı. Ekrem, annesi ve eşiyle vedalaştıktan sonra yollara düşüyoruz. Bize evlerini açan bu yüce gönüllü Anadolu insanlarına sevgi ile anıyorum.
 Nereidler Anıtı hakkında bilgi veren tabelanın fotoğrafını çekip Xanthos antik kentine giden araç yolunda ilerledik. Karadeniz bir araca binip Çaydır'a geçeceğimizi söylediğinden araca bineceğimiz yeri aradığımızı düşünüyordum. Xanthos antik kentininde etrafı tel örgülerle çevrilenmiş, giriş kapısının üzerine giriş ücretlidir tickets 3 Tl yazılmıştı.  Karadenizle içeriye girmeden tel örgülerin dışından bir kaç kare fotoğraf çekip yolda ilerlemeye devam ettik. Biraz ilerledikten sonra Karadeniz sırt çantasını bana bırakıp antik insanların yaşadığı mağaraları görmek için yanımdan ayrıldı. Bana yine sormadan çantasına bekçi olarak bırakıp gitmişti. Kızmıştım, kendi sırt çantamıda çıkartıp yolun üst tarafına tırmanıp bir kayanın üstüne oturup Mp3 çalarımı kulağıma takıp yüksekçe bir  yerden etrafı seyretmeye başladım. Eşen çayı tüm çoşkusuyla akıyor, çayın etrafında sıra sıra seralar görünüyordu. Kent alabildiğine seralarla doluydu. Sera cenneti! Mp3 çalarımda çoşkulu, kızgınlığımı dindirecek ne kadar parça varsa tek tek dinliyordum ama nafile! Böyle hayli vakit geçtiği halde Karadeniz hala ortalıkta yoktu. Yoldan geçip gidinler ilk önce yol kenarında ki sahipsiz çantalara bakıyor, ardından etrafa göz gezdirdiklerinde yukardaki kayanın üzerindeki beni görüyorlardı. İnşallah Karadenizin çantasını alıp giderler benide bu bekçilikten kurtarırlardı! Karadeniz nihayet görünmüştü. Topallaya topalla bitkin bir halde geliyordu. "Yukarda ne aradığımı sorduğunda" cevap vermemiştim. Aşağıya indikten sonra çantalarımızı sırtlayıp yola koyulduk. Tepedeki  antik insanların yaşadığı mağaraları Karadeniz gördüğünden oraya uğramadan geçtik. Bu yolu beyimizin istediği doğrultuda istediği gibi yürümeye başlamıştık. Mağaraların olduğu tepeyi uzaktan fotoğrafını çektim. Karadeniz bu tepedeki tarihi kalıntıların bir zamanlar yaşayan insanlara ait olduğu bilmenin kendisine çok hüzün verdiğini, tarihi yapılara karşı çok ilgisiz ve vurdumduymaz olduğumu söylemişti.!  Hak etmediğim halde söylediği bu sözler kızgınlığım daha da artmıştı. Ancak yine susmuştum!
Yürümeye devam ettik. Likya yolu işaretlerini kaybetmiştik. Ağaçların ve çalıların arasında ilerliyorduk. Alemcilerin ve piknikçilerin uğrak yeri olmuş bu alanda her yerde çöpleri ve şişe kırıklarını görebiliyordum. Ağaçların ve çalıların arasında ilerlerken çimenlerin olduğu bir yerde mola vermiştik. Çıkarttığımız çantalarımıza sırtımızı yaslayıp uzanmıştık. Çantadan çıkarttığımız şeylerden atıştırdık. Karadeniz yıllardır başa alıp tekrar tekrar okuduğu kitabı çıkartıp okumaya başlamıştı. Bu da benim Kur'an'ım dediği kitaptaki okuduğu bazı satırlar bana doğru gelmemişti. Doktorluğun kutsal sayıldığı çağlarda şifa dağıtan bu insanlara bir nevi tanrı gözüyle bakılıyor doktorlara herkes kıymet veriyordu. Doktorlar iyilik yapmak ve insanlığın hayrı için çalışıyorlardı. Günümüze ve çağımıza ait olmayan sözlerdi bunlar. Para kazanmak için gerek olmadığı halde hastalara ameliyat, tahlil yapıldığını grip olan hastalara bile serum takıldığını, ilaç ve medikal şirketlerinin para kazanmak için doktorlarla içli dışlı olduğunu bilmeyen var mı? Bütün doktorların paragöz olduğunu söylemek yanlış ancak bir çoğunun insan sağlığını iyileştirmek gibi kutsal bir görevden çok uzak olduğu, işi sadece ticaret olarak gördükleri gerçekti.
Bana bugün araçla gideceğimizi söylediğinden kendimi psikolojik olarak yürümeye hazırlamadığımı, istemeyerek yürüdüğümü söylediğim Karadeniz gülmeye ve benimle dalga geçmeye başladı. Kendini psikolojik olarak hazırlamamış mış! Dalgacı, ukala, gıcık ve şımarık bir ifade takınmıştı. Bu hali beni çileden çıkarmıştı. Sabahtan beri içimde biriktirdiğim kızgınlık bu alaycı tavrıyla hat safhaya ulaşmıştı ancak onun gülüp geçtiği bir konuyu ben öfke malzemesi yapamazdım. Yine susmuştum.  
Tekrar yollardayız. Ağaçların arasından ilerlerken yolun sonu asfalt araç yoluna çıkmıştı. Çaydır'a 4 km olduğunu gösteren Likya yolu tabelasının altında Karadenize fotoğraf çektim. Araç yolunda yürümeye devam ettik. Çaydır'da bir bakkaldan erzak ve ekmek alıp bakkaldan çıktık. Bakkalın karşısında oturan birkaç adamla Karadeniz sohbet etmeye başladılar. Bize nar ikram ettiler. Avcılıkla ve seracılıkla uğraşan bu adamlarla biraz sohbet ettikten sonra oradan ayrılıp araç yolunda ilerlemeye devam ettik. Yol tek şeritli ve yayaların yürümesi için kaldırım bulunmadığından dengesiz bir şoförün bize çarpmasından korkuyordum. Kamyonlar geçerken bu korkum hat safhaya ulaşıyordu. Kamyonlarla ilgili pek iyi anılarım yoktu. Yaşadığım şehirde akşamları arkadaşımla yürüdüğümde kamyon şoförlerinin selektör yaktığından, korna çaldığından, uygunsuz davranışlarda bulunduğundan bahsediyorum. Lisede okula gitmek için durakta beklerken kamyonun arkasında ki işçilerin ellerindeki taşları bize attığını anlatıyorum. Karadeniz ise yine alaycı bir ifadeyle beni dinliyor ve anlattıklarımla gır gır geçiyordu.
Çaydır'da seracılık geçim kaynağıydı. Seraların içindeki domatesler, biberler şahane görünüyordu. Akbel'e 17 Km olduğunu gösteren likya yolu tabelasının yanındada fotoğraf çekinip ilerliyoruz. Karadeniz bir elektrik direğinin üzerinde kırmızı beyaz likya yolunu gösteren işaretle fotoğrafını çekmemi istediği için makinamı çıkarttım. Bu işaretle fotoğrafımız hiç yoktu.  O işaretle birlikte fotoğrafını çekiyorken Karadeniz birden topal yürüyen insan taklidi yaparak yürümeye başlamış, beni güldürmüştü. Çok komik görünüyordu. Biraz ilerledikten sonra bir çeşme başında durmuş sularımızı doldurmuştuk. Karadeniz elini yüzünü yıkamıştı. Tekrar yürümeye başlıyoruz, düzgün yollar bitmiş tekrar dağların içerisinde yürümeye başlamıştık. Ben yine sızlanmaya başlamıştım. Sahilde deniz kenarında kumların üzerinde yürümek varken neden bu zor, taşlı dağ yollarında yürüyorduk ki?  Likya yolu yürüyüşü benim fikrimdi o yüzden ben nasıl istersem öyle olacak! demişti Karadeniz. Bu sözüyle beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Likya yolunu yürümek onun fikri olsada bu yolu yüreme fikrine beni dahil edende oydu. İkimiz plan yapmış, hayal kurmuş, buralara kadar ikimiz yürümüştük. Bu sözüyle tam bir hayal kırıklığına uğramıştım.  Kendimi değersiz, önemsiz gibi hissettim. Bütün içseslerimin çığlık atmaya başlamıştı. Sabahtan beri takındığı tavırlar yüzünden bu gün Karadenizin çekilecek gibi olmadığını düşünüyordum. Deniz kilometrelerce ötede görünüyordu. Aklım oralardaydı. Yılda 20 gün izin hakkım vardı, bu izin günlerimi dağlarda yürüyerek geçiriyordum. İçimden Karadenizin yüzüne kızgınlığımı haykırmak geçiyorken peşinden koyun gibi yürümeye devam ediyordum. Aklım denizde olduğundan dilimden sahilde yürümek sözleri eksik olmuyordu. O böyle istediği için bu yollarda yürümeyi ben istemediğimden sızlanıp duruyordum. Karadeniz; "Çok iyi ve harika diye bir adamla evlilik yaptığını ve bu evliliğin umduğun gibi olmadığını düşün. Cinsel hayatınız çok kötü gidiyor. Ne yapacaksın? O adamı bırakıp daha iyisine mi gideceksin? diye sordu. Bu soruyu hiç beklemiyordum. Sorusu karşısında sustum. Başında tospembe hayaller kurduğumuz Likya yolunu yürümek planı;  mutlu bir evlilik yapacağımı sandığım adamdı. Likya yolunu yürümeyi bırakıp sahilde kumların içinde güle oynaya yürümeyi seçmek ise cinsel hayatımız kötü diye evlendiğim adamı bırakıp daha iyi bulduğum bir adamla gitmekti. Yok! Benim kitabımda nikah bir kere kıyılırdı. Gelinlikle girdiğim evden kefenle çıkmalıydım!
İç seslerim sesini kesmişti, artık sukûnet, teslimiyet vardı. Koyun gibi Karadenizin peşinden yürümeye devam ediyordum. Kontrolü tekrar eline almıştı.
Biraz daha yürüdükten sonra cinsel içerikli bir fıkra anlattı. Fıkrayı hatırlamıyorum ancak o fıkrayı anlatmanın ne yeri ne zamanıydı. Beni ölçmek ve düşüncelerimi öğrenmek için fıkrayı anlattığını tahmin ediyorum. Fıkranın üstünede bir söz söylememiş, susmuştum. Cinsellik konusunu konuşabilecek veya tartışabilecek kadar Karadenize karşı rahat değildim. Aramızda görünmeyen fersah fersah mesafeler vardı ve bu mesafelerin olduğunu hep hissettiriyordu.
Hava kararmaya başlamıştı. Karadenizin ayağındaki onu zorlayan yaralar benim için bir nimetti. Yürürken sık sık mola vermek zorunda kaldığından aramızdaki oluşan mesafeler yok denecek kadar azalmıştı.  Ayrıca daha sık dinlenebiliyordum. Daha önce kamp yapıldığı belli olan bir ağacın altında çadırlarımızı açmıştık. Biraz ilerimizde köylülerin traktörle gelip geçtiği toprak bir yol vardı.
Karadeniz etrafta topladığı kurumuş çam yapraklarını toplayıp çadırın altına koyarak yattığı yerin daha yumuşak ve rahat olmasını sağlamaya çalışıyordu. İlk önce bunu neden yaptığını anlayamamıştım. O çadırının altına yumuşak şeyler koymaya çalışırken ben çadırımın altında ne var ne yok temizlemeye çalışıyordum. Çadırlarımızı açıp, içine çantalarımızı yerleştirdikten sonra ateş yakmak için odun toplamaya başladık. Bizden önceki kampçılar yaktıkları kamp ateşinin çevresine koymak için taşları toplayıp bıraktıklarından odun toplamamız yeterliydi. Kamp ateşinin çevresinin taşlarla bariyerlenmesi çevreye ateş sıçrayıp orman yangını çıkmaması için önemliydi. Ateşi yaktıktan sonra ateşin yanına kaynaması için su ve ısınması için turist şoförünün verdiği konserve kutusunu koymuştuk. Hava iyice kararmış yıldızlar görünüyordu. Geldiğimiz yönde Xanthos tarafında havayi fişeklerin atılıyor, gökyüzünde ışık gösterisi oluşuyordu.
Telefonumu açtıktan biraz sonra abim aramıştı. Telefonum sürekli kapalı olduğundan merak etmiş,  Likya yolunu yürüdüğümü kızkardeşimden öğrenmiş, kimlerle yürüdüğümü sormuştu. Karadenizle birlikte yürüdüğümü söyleyememiş, arkadaşlarla birlikte yürüdüğümü söylemiştim. Çok soru sorup Likya yolunu kurcalamasın istediğimden konuyu hemen benim yürüyüşümden yeni doğan yeğenime getirmiştim. Yeğenim ve yengem nasıl? Yeğenim süt emmiyor, çok ağlıyormuş. Bebek emerken sadece meme ucunu değil meme başının koyu kısmınının tamamanı ağzına almasını sağlayın. Memenin ucundan emiyorsa yeterince beslenemediğinden ağlıyordur. Sütün asıl besleyici olan kısmını alabilmek için meme başının tamamını ağzına alarak emmesi gerekir. Bir dahaki emzirmede en son emzirdiği memeden emzirmeye başlayın. Ebe gibi konuşmaya başlamıştım. Abimin Likya yolunu çok sorgulamamasını sağlayıp, merağının gideceği kadar bilgi verip telefonu kapatmıştım. Abimle konuşurken yanımda olan Karadeniz "hani sen kimseye yalan söyleyemezdin? abine yalan söyledin" dedi. Tam olarak yalan söylemesemde, gerçeği söyleyecek gücüm yoktu. Bu konuda kendime bile yalan söyleyip, kendimi kandırıyorken çevremdekilere gerçeği nasıl söyleyebilirdim ki. İstanbula yeğenimi görmeye gittiğimde gerçeği nasılsa söyleyecektim.
Bu telefon görüşmesinden sonra Karadeniz huzursuzlaşmıştı. Kasıntı ve sert kabuklu Karadeniz ortaya çıkmıştı tekrar. Beni bir arabaya bindirip Antalya'daki arkadışın evine gitmem gerektiğini söylüyordu.  O gece bilgili Karadeniz okuduğu kitaplardaki cümleler gibi kalıplı, sert, hissiz, duygusuz ama bir o kadar gerçek hayat üstüne konuşmaya başladı. Söylediklerine anlam veremiyor, söyleyecek hiç söz bulamıyordum. Felsefenin öneminden bahsediyorken felsefeyi küçümseyen bir söz söyledim. Onun tek taraflı yaptığı sohbette bir şeyler konuşmuş olmak için söylediğim söz için beni fırçalamıştı. Felsefeye nasıl olupta küçümseyip, dil uzatabiliyordum! Yaramazlık yapıpta dayak yemiş, azarlanmış bir çocuk gibi sindim. Kamp ateşinin üzerine su döküp söndürdükten sonra her ihtimale karşı ateşin etrafındaki taşlarıda ateşin üstüne koymuştuk. Rüzgar sönen ateşi canlandırıp etrafa kıvılcım sıçratabilir, kurumuş otları tutuşturabilirdi. Çadır dediğin zaten naylondu. Bir kıvılcım yanıp kül olmamıza yeterde artardı bile.
Uykum yoktu. Karadeniz çadırına girerken "istersen çadırıma gelebilirsin" demişti. Beni fırçaladığı için dayak yemiş çocuk küsmüştüm  ancak ondan başka kimsede yoktu. Çadırının bir köşesinde sinmiş bir şekilde oturdum. Onunla bu kadar küçük bir mekanda aynı ortamda bulunmaktan dolayı gerilmiştim. Kitap gibi bilgili ancak kitap kadar sert, duygularını gizleyen Karadeniz hayat üstüne konuşmaya başlamıştı tekrar. Artık söylediklerine cevap verme isteğim olmadığı için onu dinlemedim. Zaten anlamıyordum da! Onun bu hali çok sertti. Çadırında ne kadar kaldım bilmiyorum. Onun yanından ayrılıp kendi çadırıma gelip yattım. Bir gün daha böylece sona ermişti.  

4 yorum:

  1. önceki bölümlerde karadeniz esrarengizz fakat sıcakk gelmişti.. bu bölümde karadenize gıcık oldum. klasik bilmiş erkek bi de çok şaşırdımmmm neye mii sen nasıl susabildin o kadar senin yerine kendimi koydum mutlaka tepki verirsinnn diye düşünmüştüm. Tepki kötü değil konuşmayı bile denememişsinnn ayrıca o yola birlikte çıkmayı nasıl kabul ettin benim dediğim herşey olacak bu yolda deyincee hata başta bence. o bilirkişi olabilir fakat yolculuk başladığnda birlikte karar vrebilirdinizzz. klasik bencil erkek;) sonra canım çok merak ettim bu herif hangi kitabı defalarca okuduuu? öpüldünnn okumak sürükleyiciiii.

    YanıtlaSil
  2. bi de sanki fotografları yüzünüzü kapatarak yayınlamalısın yaa. kopuk oluyo böleee hayal ediyorum ama olmuyo resimleri senin görüp bizim görmemiz olmuyo sanki

    YanıtlaSil
  3. Karadenizin bahsettiği kitap şu linkte :
    http://www.netkitap.com/kitap-varoluscu-psikoterapi-irvin-d-yalom-kabalci-yayinevi.htm

    Bu yazı dizisini roman gibi yazmak ve okutmak istediğimden, okuyanların kafasında hayal etmesini istediğimden fotoğraf yüklemiyorum Uci...
    Fotoğraf olayı kısıtlıyor ve anlattığı bumuymuş? gibi düşünmesine neden olabilir...

    YanıtlaSil
  4. bu sessizlikler var ya en usta bilgeyi çileden çıkarır.. sessizlik gibi sinir bozan,karşıdaki insanın hafızasını bulandıran başka şey yoktur bence!!..karadenizin konuştuğu her ne ise,o konu hakkında fikir teaddisinde bulunmaktan seni men edecek durumun bedensel yorgunluktan ibaret olduğunu sanıyorum:)
    artık sessiz kalmandan o kadar bunalmış ki konuşmanı sağlamaya yönelik girişimlerde bulunmuş bulunmasına daa:)) ne fayda..

    YanıtlaSil

Yorumlarınızı Bekliyorum