Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Daha neler!!!!


Geçen hafta öğle arası evden çıkmış işe gidiyordum. Yolda bir bey yanıma yaklaşıp selam verdi. Bende selam verip "Pardon tanışıyormuyuz?" diye sordum. "Geçenlerde otobüste karşılaşmıştık, siz bana yardım etmiştiniz ya" dedi ve kız kardeşimin çalıştığı iş yerini söyleyip, "orada bana yardım etmiştiniz" dediğinde kızkardeşime benzeterek benimle konuştuğunu anladım. Bozuntuya vermeden, "beni kız kardeşimle karıştırdınız sanırım" dedim. Nerede çalıştığımı sordu ve birbirimize ne kadarda benzediğimizi söyleyip iyi günler dileyerek yanımdan ayrıldı. Bu durumla çok karşılaştığım için pek ciddiye almadım. Yolda ben diye kızkardeşime çok kişi selam vermiş, kızkardeşim de selamları veren insanları tanımadığı için verilen selamları almamış, "yolda sana selam verdim ama selamımı almadın, bozuldum" diye çok kişinin sitemli sözleriyle karşılaşmıştım. Açıklamayı yapıp, kızkardeşime selam verdiklerini söylediğimde olay açıklığa kavuşuyordu. O beyefendiye perşembe sabah işe giderken tekrar yolda rastladım. Selam verdi ve sohbet etmeye çalıştı. Beş dakika kadar yanımda yürüdü. Kız kardeşimin çok iyi ve güler yüzlü bir insan olduğunu söylüyor, iyi olup olmadığımı soruyor, yor yor... konuşmaya çalıştı. Gereğinden fazla samimiyet gösterdiği, çok soru sorduğu ve aşırı güleryüzlü davrandığı için adam bana çok itici geldi. Sohbeti kısa kesmeye çalışıp, sorularına kestirme cevaplar verdim, sonra yanımdan ayrılıp gitti zaten. Yanımdan ayrıldığında içimden bir "oh be!!" dedim... İki saat kadar sonra odamda çalışıyorken kapım çaldı ve kapıda tekrar bu adam belirdiğinde çok şaşırdım. Yine gereğinden fazla nazik ve güleryüzlü konuşarak;
-"İki saattir sizi arıyorum." dedi ve odadan içeri girdi, masamın karşısında ki koltuğa oturdu. Ben:
-"Hayırdır? Buyrun." dedim. Adam:
-"Cuma günü vermek koşuluyla bana 50 TL verebilirmisiniz?" diye sordu. Şaşkınlığım yüzümden okunuyordu. Ben sesimi çıkartamadım, adam suskunluğum yüzünden açıklama gereği duydu.
-Acil lazım oldu, aslında kızkardeşinizden isteyecektim ama şu an ona ulaşmam imkansız biliyorsunuz" dedi. Ben;
-"Gelecek ay düğün yapacağız ve bu ay yüklü bir ödeme yaptım, bu ay bende sıkışığım, param yok, üzgünüm" dedim. Adam;
-"Yok yok, sorun değil. Böyle para istedim diye kusura bakmıyorsunuz değil mi?" dedi. Ben:
-"Yok estafurullah, sorun değil" dedim. Adam sonra "iyi günler" deyip çıkıp gitti odadan. Hemen kız kardeşimi aradım, böyle bir adam geldi ve benden para istediğini söylediğimde kızkardeşimde şaşırdı. Parayı sakın vermemi, onunla selamlaşmak dışında bir yakınlığının olmadığını , adamın kendisine de itici geldiğini söyledi.
Adamın davranışına çok şaşırdım ve sinirlendim. Yalnızca iki kere ayak üstü selamlaştığım ve negatif elektrik aldığım bir adamın benden para isteyebilme cesaretine hayran kaldım!!! "Yok estafurullah, sorun değil" dedim ama içimden öyle demedim. Büyük bir sorun kardeşim, hemde büyük bir sorun...
.......
3-4 sene önce burdan çok sevdiğim bir tanıdığımın oğlu, bir gün kapıma kadar gelip, zor durumda kaldığını, kendisine miktarını hatırlayamadığım bir tutarda borç para verip veremeyeceğimi sorduğunda, (benden neden ve nasıl para isteyebileceğini sorgulamadan) istediği parayı ona vermiştim. Evli ve şu an iki çocuk babası olan bu adama "abi" diye hitap ediyorum. Benden aldığı bu borcu vermeden, borç 2-3 sene boyunca farklı günlerde başka paralarda istedi benden. Bende her seferinde vermiştim. Şu an ki aklım olsa asla vermezdim. Ama hayır demeyi, sapla samanı birbirinden ayırmayı daha yeni öğrendim desem yeridir. Zorda kalan insana yardım etmek; sevap!! ve Allah tarafından sevilen bir davranıştı. Böyle yetiştirilmiş ve büyütülmüştüm. Şimdi beni böyle yetiştirdikleri için çok kızıyorum, bir çok konuda o kadar aptal ve cahil hissediyorum ki kendimi... Daha yeni yeni doğru ile yanlışı ayırt edebiliyorum, her gün yeni yeni şeyler öğreniyorum. Abi diye hitap ettiğim adam geçen ay yine kapıma gelip "hamile eşini doktora götüreceğini parası olmadığını, borç para verip veremeyeceğimi?" sordu. Benimde maddi açıdan zorluk çektiğimi, erkek kardeşimi Kıbrıs'a göndermek için bir sürü masraf yaptığımı, yakındada kızkardeşimi evlendireceğimizi söyleyip, param yok" dedim ama "geri getireceğim, borç istiyorum" dediğinde, önceki borç! alıp vermediği 200 TL tutarında ki parayı imâ edip, "evet bilirim önceki borçlarını verdiğin gibi bunuda borç alarak alacaksın!" dedim ve "iyi akşamlar" deyip gönderdim onu kapımdan. Borç isteyebileceği ailesi, akrabaları, abisi, ablası varken bula bula benim gibi saf birinden para istemesinin nedeni belli ama bunu bile bile ona hiç "hayır" demedim. Vefakarlık, iyilik, cömertlik; kıymet bilene, hak edene yapıldığında değer kazanıyor ve güzel oluyor. Hak edene yapılan iyilikten bir haz alınıyor-muş. Hak etmeyene yapılan her iyilik enayi gibi görülmekten başka bir işe yaramıyor... Bunu öğrenmek baya bir zamanımı aldı ama artık öğrendim. Hayır diyemeyen bu aptal yanımı öldürdüm artık. Sözünü tutmayan, borcuna sadık olmayan, duygu sömürüsü yapan, her lafına sözüne Allah'ın ismini katan insanlardan nefret ediyorum desem yeridir. Uzak durun benden...

İç ses: Kolay kolay bir şey istemem, isteme cesaretini bulabildiğim insanlar kendim gibi gördüğüm nadir insanlardır. Rahat istememeyi, kimseye boyun eğmemeyi, gerekirse aç dolaş ama gururu asla ayaklar altına almamayı öğrendim ben. Ben böyle öğrenmişken insanların bu rahatlığı olacak iş değil. Cık cık!!!

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yüzleşme


Bunu kendime nasıl itiraf ettiğimi bilmiyorum. Aslında itiraf edeli çok oldu da burada yazdığıma inanamıyorum. Belkide yazdıktan sonra yayınlamam...
Ben aşığım... Gerçek hayatta kendime yakın bulduğum bir arkadaşıma itiraf edeli aylar oldu bu durumu... Arkadaşım; "Kimdir, necidir?" diye sorduğunda "ne önemi var, ben seviyorum ya yeter" demiştim. Şimdi ise "yetmezmiş" diyorum kendime...
Son zamanlarda her gece rüyamda onu görüyorum. Geceleri her zorluğu beraber aştığımız, maceradan maceraya koştuğumuz, duygulu anlar yaşadığımız, bir an bile ayrılmadığım adam gündüzleri fersah fersah uzaklara gidiyor, varlığından şüphe edecek hale geliyorum. Ama beynimde onun hayaliyle konuşmaya, kavga etmeye, hayali için üzülmeye devam ediyorum. "Beynim benimle yine oyun oynuyor, benimle dalga geçiyor işte" diye düşünüyorum. İçimde iyi olan ne varsa bir hayale yüklüyorum. "Tamam işte o da bana vurgun" dediğimin günün ardındaki başka gün ise buz gibi soğuk ve uzak oluyor. Yada aslında hiç olmadığını fark ediyorum.
Aşk ile sevgiyi birbirinden ayırt etmeye başladım. Aşkın bendeki tanımı acı çekmek, üzülmek, gelmeyeceğini bile bile beklemek, gelmediğini gördüğümde üzülmek, kendimi olmayan hayallere daldırmak, olmayan hayallerin gerçekleşmediğini gördüğümde yine üzülmek.... Boş olan dünyayı daha boş hale getirip üzülüyorum, üzülüyorum, üzülüyorum... İşte benim meselem bu... Bütün duyguları doruklarında yaşıyorum. Buda beni çok yoruyor ve üzüyor...
Cılız ışık zerresini ona hitaben yazmıştım. "Gözlerinin kamaşması için, Beslemen gerek ışığı..." demiştim. Cılız ışık zerresini ben gördüm, içimde ben büyüttüm, şimdi cılız ışık koca bir ateş oldu cayır cayır yanıyorum. Ama ben artık yanmak istemiyorum. Aşk; fırtınalı bir deniz, sevgi ise; huzurlu, güvenli bir liman. Ben fırtınalı denizden kaçıp kurtulmak, güvenli, huzurlu limana sığınmayı istiyorum.
Bunları yirmi dört saat düşünüyorum. Düşünmekten yoruluyorum ama yinede hiç birşey olmamış gibi, çok güçlüymüşüm gibi davranmaya devam ediyorum. Kendimle çelişiyorum yani. Beni asıl yıkan ise bu çelişki...
Ben artık yıkılmak istemiyorum.
Fırtınalı denize bile bile atlamayı tercih ediyor bir yanım. Biliyorum ki, zoru seven ben, zorlukla baş edemediğimde yine veryansın etmeye başlayıp, başaramayacağım. Güvenli limana sığınmayı ise fırtınalı denizle boğuşmaktan daha fazla istiyorum. Şuda var ki böyle bir tercih yapma şansım yok. Aşk yakacağı zavallıyı onun haberi olmadan ele geçiriyor, "seni yakmamı istermisin?" diye sorduğu görülmüş mü?
Kızkardeşim evlilik kararını aldıktan sonra sevginin güvenli kalesi hergün gözümün önüne gelir oldu. Kızkardeşim ve beni üzen ortak konularda o fırtınalardan kaçıp hemen limanına sığınıyor, hiç bir sorun yokmuş gibi hayatına devam edebiliyordu. Çok güçlü bir silahı var artık; her bir parçası sevgiden oluşmuş güvenli bir limanı... Bu limanı bulmak içinde büyük fırtınalar atlatması da gerekmedi. Ben ise hala fırtınanın içinde çırpınmaya devam ediyorum. Kardeşimi kıskandığımı sanmayın sakın. Onun mutluluğuyla mutluyum fakat "kendi mutluluğumu hiç göremeyecek miyim?" diyede sitemkarım.
En kötüsüde bu hayal için hayatımla ilgili kararlar almam... Arkadaşların tanıştırmak istediği beyefendiyle bir olumsuzluk yüzünden tanışamadık diye mutlu oldum. Tanışsaydım kafamda ki hayâle ihanet edecektim çünkü!!! İhanet etmediğim için mutlu oldum peki ya sonrası? İşte sonrası yok....Fırtınanın içinde çırpınmaya devam ediyorum.
Yaşadığım gerçek bir aşk mı, yoksa bu da benim beynimin bana bir oyunumu ona da emin değilim aslında.
Beni böyle hayallerle yaşamaya kim mahkum ettiyse artık ona isyan ediyorum!!!...
Gerçek hayatta beni tanıyan dostlarım ne oluyor ne bitiyor diye sormasın lütfen... Ne düşünüyorsam, ne hissediyorsam onu yapar onu söylerim bilirsiniz.
Limana sığınmadan yaşadığım bu fırtına da geçecek elbet... Umarım çok hasar görmem...

26 Mayıs 2009 Salı

Yaşamın Mucizesi Kadında Saklıdır !


Bir kadının içinde neler saklıdır? Dünya var olduğu günden beri cevabı bulunamayan soruların başında kadın gelir. Her hücresinde farklı kodlar olan, yeryüzünün en çözülemeyen bilmecesidir. Yaşamın Mucizesi Kadında Saklıdır!

Henüz kadın bile kendini tam olarak anlayamamış ve kendi bilinmezliğinde boğuşurken, tıp, psikoloji, mistizm dahil hiçbir branş insan doğasının %100’ünü çözememişken; kadına kendini anlatmak çok zor.
Hemcinslerimle konuşurken, ben bile çoğu zaman anlamakta zorlanırım. Öyle büyük bir denizin dalgalarıyız ki; öyle derin uçurumlarımız var ve öylesine karışık görünen ama çok kolay, basit metotlarla yönetilebiliyoruz ki; karşı tarafı çıkmaza götüren bu olmalı.
Bir kadın, ruhunda büyük güçler taşır. Anne olsun ya da olmasın, yaratıcılık özelliğinden
dolayı üstünlüğü vardır. İnsan eşitliği gibi bir durumdan bahsetmiyorum. Orada zaten hemfikiriz. Anlatmaya çalıştığım, kadının alt beyninde küçük bir Tanrı’nın yaşadığıdır. Bu kadını Yaradan’a yakınlaştırır.
Tüm yaratıcı niteliklerini içinde barındıran kadın, sosyal hayatın karmaşasında bu özelliklerini unutur. Aslında unutmaz ancak yaşam sorumluluğu öyle büyük bir yük olur, biner ki omuzlarına, kendi keyfine varmaya fırsatı kalmaz. Zamanla yaşamın her durağı değişime uğratır kadını, zarafetini, ruhunu, bedenini, beynini yavaş yavaş değiştirir. Öğrenip kirlendikçe, insanın vahşi yanına daha çok yaklaşır. Oysa kadın, sonsuz evrendeki en asil yaradılış formudur. Burada olması sadece dünyaya daha güzel bir yaşam biçimi, vizyon, hassasiyet sunmak içindir. Kadın görevli bir melektir. Erkeğin kaba ve avcı yanını törpülemek, bulunduğu yere zevk ve mutluluk vermek için gelmiştir. Kadın demek, değişim demektir.
Peki, sonra ne olur? Düzen, kadının asli görevi olan değişim çabasının üstüne basar ve asıl değişim kadında oluşur. Önce şaşırır kadın, kötülüğe, acıya maruz kalınca, kendi kendini sorgulamaya başlar. İnanamaz, bu kırılganlık ve zarafete sahip bir varlığa nasıl bu denli acımasız davranıldığını sorar. Canı acıyan her canlı gibi, zamanla güvenlik kalkanları oluşturmaya başlar. Gittikçe sertleşir, içine acımasızlık tohumları eker, gerçi ekse ne olacak? Büyütemez ki! Gücü yetmez, her şeye rağmen gönlü elvermez. İçindeki peri kızı
engeller. Ama kalınlaşır duvarları, zamanla çevresindekilere benzemeye başlar. Susar çoğunlukla, gözyaşlarını kan olur içine akıtır. Nefes aldıkça büyür, kirlenir, dirense de, hangi beyaz siyaha karşı durabilmiştir? Saklayabildiği, kaçırabildiği kadarını temiz tutar. Fırtınalarla, savaşlarla uğraşırken, kırılır kanatları. Uçmayı, gitmeyi, kaçmayı istese de kalır. Yalnız ve hüzünlü gecelerde tek başına ağlar ama artık acizliğini göstermemek için taktığı bir çok maskesi vardır.
Her kadın yaşamının bir yerinde bu noktaya, en azından yakınına gelir. Bazıları uzak kalmıştır çatışmalardan, onlar kadınlığını diğerlerine oranla daha çok korur. Hangi çerçeveye koymuş olursa olsun resmini, gün gelir sararır gülüşler. Eskiyen ama dokusunu koruyan bir fotoğrafta gizli kalır kadın.
Bir kadın, sadece sevgi ve güveni bulduğu ancak gerçekten inandığı yerde özüne döner. Çıkarır kanatlarını, yaralarını sarar, yüreğinin üstündeki kirleri temizler. İşte, o zaman görür erkekler gerçek kadını. Sihirli elleri değer sevdiğinin yaşamına, değiştirir dokunuşuyla, zevkiyle, sevgisiyle etrafını. Bir erkeğin hiç görmediği kapılar açar, harikalar dünyasına uzanan. Her kadın özünde bir melektir. Yaşamınıza mucizeler istiyorsanız, kadınınızı sevin, güvende hissettirin ve hayatınızda renk renk çiçeklerin açmasını izleyin!
Ayfer İPEKLİOĞLU

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Bir mağdur tüketici hikayesi


Avea, oyun sitesi ve ben 10 Temmuzda mahkemede kozlarımızı paylaşmak üzere buluşuyoruz. Cuma günü tebligat geldi. Bu büyük buluşmaya tüm dostlar davetlidir.

Mahkeme günü belli oldu. Mahkemede ne olacağını bilmiyorum, ne söyleyeceğimi de... Mahkeme tarihinin kızkardeşimin düğün tarihi ile aynı güne denk gelip mahkemeye katılamayacağım için korkuyordum. Çok şükür temmuz ayına gün verilmiş.

2005 yılında buraya tayin olup geldiğimde şu anda oturduğum evi tutmuştum. Eşya namına pek bir şeyim yoktu. Eski ev arkadaşımda bir ev tutmuş, onunla aynı çamaşır makinasını almak istemiştik. Çamaşır makinalarımız aynı olursa bağlarımızın kopmayacağını düşündük galiba!! Şimdi nadir arar, konuşuruz birbirimizi. O aralar her gün arar konuşurduk. Gözden ırak olan, gönüldende ırak oluyor tabi... İkimizinde elinde bir katolog, telefonda hangi makinayı alsak diye konuşmuş ikimizde en iyisi diye gidip son model ve en pahalı çamaşır makinasını beğenmiştik. Burdaki Beko bayisinde istediğim makina olmadığı için, Samsundan siparişini vermek istemişler ancak Samsun'da da olmadığı için İstanbul'daki fabrikadan siparişini vermişler, on gün içerisinde yeni üretilecek olan makinanın geleceğini söylemişlerdi. Makina benim için fabrikada üretildi desem yeridir yani.

Neyse makinam gelmiş, servis elamanlarıda evime monte etmişlerdi. Aylar ayları kovadıkça, her ayın başında gidip makinanın taksitlerini yatırıyordum. Taksitler bitmeden benim son model, kaliteli makinama! bir haller oldu. Durulama sırasında suyu tahlil edemediğinden, dışarı veriyor, her taraf su altında kalıyordu. İlk defa dışarı su verdiğinde çok önemsemedim ama bir, iki, üç.... derken arızanın ardı arkası gelmemeye başladığında servise haber verdim. Servis elemanları evime gelip makinanın altına üstüne baktılar, sorunun ne olduğunu onlarda anlamadılar. O gün öyle çıkıp gitmişlerdi. Tekrar suyu dışarı verdiğinde, tekrar geldiler, makinanın üst kısmında hafızasıyla ilgili alanı çıkartmışlar, yerine başka bir hafıza takmışlardı. (Sonradan öğrendiğimde makinayı aldıktan sonra ilk bir kaç ay içinde arıza olursa, parça değiştirmelerine izin vermeden makinanın değiştirilmesini talep edebiliyorsunuz) Ondan sonra yine makina tekrar tekrar suyu dışarı vermişti. Her defasında servis tekrar tekrar gelmişti. Makinayı götürüp, kendi yerimizde bakalım dediklerinde ise buna izin vermemiştim. Bununla ilgili hikayeler dinlemiştim çünkü. "Makinanın asıl parçalarını alıp, yerine başka parçalar takıyorlar, sakın ha makinanı servisin götürmesine izin verme" diye nasihatlar dinlemiştim. Servis elamanları her gelmelerinde beni cep telefonumdan arıyorlar, ben müsaitsem beni işten alıyorlar, beraber eve geliyor, onlar makinayla uğraşıyorken ben ise onları bekliyordum. Bir keresinde makinanın çamaşırı yıkaması süresince servis çalışanı makinanın çalışmasını izlemiş, o zamanda makinanın suyu dışarı akıtmayacağı tuttuğundan sorunun ne olduğunu yine anlayamamıştı. Artık bu git geller o hale geldiki, komşularım bile "bugün yine servisçilerle geldin, gördük seni" demeye başlamışlardı. Bu gitgeller benimde canımı fena halde sıkmaya başlamıştı. En sonunda makinanın düzelmeyeceğini gördüğümde başka bir makina ile değiştirilmesini talep ettiğimde, olmaz ayağına yattılar. Nasıl olmaz mış? (Süper Haccecan yavaş yavaş ortaya çıkartıyorlardı)

Bende tutup internetten İstanbuldaki ana merkezlerinin numarasını öğrenip canıma tak dedirten bu durumu şikayet edip, makinanın değiştirilmesini isteyecektim ve bunu sert bir şekilde söyleyecektim. Telefonla aradığımda karşıdaki beyefendinin sesi hayatımda duyduğum en güzel ses tonuydu. Ne televizyon, ne radyo nede çevremde böyle güzel bir sesle karşılaşmamıştım. Diksiyonu, Türkçe'yi güzel kullanması, kibarlığı, saygısı harikaydı.. Söylemek istediklerimi hiçte sert söyleyememişdim bu yüzden. Demek ki düzgün iletişim her şeyin başıymış...

O telefon konuşmasından sonra bölge temsilciliğinden bir mühendis bey beni aradı. Yine beni işten alıp, eve beraber geldik. Elinde kendine has cihazlarıyla makinanın sağına soluna bakıyor, sorun ne anlamaya çalışıyordu. Kocaman bir çantası vardı. Sanırkın ki evime Caymıs Bond geldi. "Makinanın ön sol ayağı 2 mm aşağıda olduğunu, makinanın içine su veren çeşmenin su ayarının fazla olduğunu, binanın topraklamasının olmadığını, elektrik tesisatının kötü olduğunu" söyledi. Sonra benden makinanın içine detarjan koymamı istedi. Kestiğim bir pet şişeyle detarjan kutusundan makinaya detarjan koyduğumda "detarjanı çok koyduğumu, buranın havasından dolayı detarjanın nemlenmemesi için ağzını sıkı kapatmam gerektiğini, buranın suyununda kireçli ve sert olduğunu söyledi." O kadar çok kusur saydı ki, makinayı masum, beni suçlu ilan etmişti. Bende konuşmaya başladım artık... "Bu makinayı sizin servis elamanlarınız evime monte ettiği günden beri yerinden kımıldatmadım, sizin elemanlarınız çeşmeyi nasıl ayarladıysa öylece duruyor, makinanın ayağının 2 mm aşağıda durmasının ve çeşmenin suyunun açık olmasının suçlusu ben değilim. Detarjanı koyduğum pet şişeden olma ölçek kutusu büyük görünebilir ama detarjanı abartarak koymuyorum, detarjan poşetinin ağzınıda kapatıyorum sonra iki tane poşetin içine koyup ağızlarını sıkıca bağlıyorum, sizinde gördüğünüz gibi detarjan nemli değil. Tüm karadenizin suyu kötü, suyun kireçli olmasından beni sorumlu tutamazsınız, ayrıca zaten kireç önleyici kullanıyorum. Karadenizdeki tüm makinalar nasıl yıkıyorsa bu makinanında öyle yıkaması gerek" dedim ama nafile. Adam nasihat verip gitti ve makinada su akıtmaya devam etti.

Sonra ne yapabilirim diye araştırmaya başladım. O sene 750 TL' ye kadar olan ürünlerle Ticari ve Sanayi Odası, 750 TL'nin üstünde olan ürünlerle Tüketici Mahkemesinin ilgilendiğini öğrendim. Kaymakamlıklarda da Tüketici Haklarıyla ilgili birimlerin kurulmuş olduğunu öğrendim fakat kağıt üstünde kurulmuştu. Kaymakamlıkların bu konularda hiç bir bilgisi yoktu. Bende ilden bilgi edindim. Yasalar tüketiciyi korumaya yönelikti ve eksik-hatalı, hizmete-ürüne müsade etmiyordu fakat yasaları uygulamada ise sınıfta kalmıştık. Benim makinam 750 TL'yi geçtiği için Beko'yu Tüketici Mahkemesi'ne bir dilekçe yazarak mahkemeye verdim. Ama öyle bir dilekçe yazdım ki, kanun karşısında suçlu olduklarını inkar edemezlerdi. İki ay sonrası için mahkeme günü verildi.

Beko firması aleyhlerine açılan davaları kendilerine sürülen bir leke olarak gördüğünden mahkeme öncesinde benimle uzlaşarak davayı düşürme yoluna gitmişti. Bunun için evime (makinanın ön sol ayanının 2 mm aşağıda olduğunu söyleyen) makina mühendisini göndermişti. Mühendis bey dilersem makinayı değiştirebileceklerini söylediğinde kabul etmedim, paramı geri istiyordum ben. Artık o firmaya güvenmiyordum. Makinayı değiştirmek için uğraştı ama kararımı vermiştim, o makina gidecek, paramıda alacaktım!.

Başka bir gün elinde bir yazıyla tekrar geldi mühendis bey. Kağıtta parayı aldığım, davadan vazgeçtiğim yazıyordu. Yazının altında benim imzalamam için ismim yazılmış, ismimin diğer tarafında ise sadece Beko yazıyordu. Parayı ise ertesi gün hesabıma yatıracaklarını söyledi. Bu kağıdı bana imzalattırıp mahkemeye sunup, davanın düşmesini sağlayacaklardı. İmzasız ve isimsiz olan bu evrağın bir geçerliliği olmadığını düşündüm. "Bu evrakta size ait neden bir imza yok" diye sorduğumda " onlarda imza atılmadığını Beko firmasının isminin olmasının yeterli olduğunu" söyledi. Bende " bu evrağı imzalamak istemediğimi, imzasız wordda yazılmış, bu yazıyı herkesin yazabileceğini" söyledim. Mühendis bey ise " Koskoca Beko firmasına nasıl güvenmezsiniz?, firmanın isminin bile yettiğini" söyledi ama nafile. " Koskoca Beko firmasına güvenseydim, mahkemelik olurmuydum?" dedim ve imza atmadım. Mühendis nasıl kızdı, yüzü kıpkırmızı oldu, ya sabır dileyerek çıkıp gitti evimden.

Ertesi gün ise mühendis bey cep telefonumdan aradı, parayı getirdiğini söylemişti. Mühendis, iki servis elamanı ve başka bir ilden ziyaretime gelen arkadaşım aynı anda eve gelmişlerdi. Mühendis parayı sayıp elime verdi, bende parayı saydım ve imzalamam için dünkü getirdiği evrağı tekrar bana uzattı bende imzaladım. Bu arada arkadaşım neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sonra mühendis servis elemanlarıyla birlikte makinayı alıp gittiler. Giderlerken bozuldum ama. Mühendis ne bir veda sözcüğü, ne başka bir şey hiç bir şey söylemedi. Bir hışımla çıkıp gitti evimden. Ama servis elamanları iyi akşamlar demişti. Arkadaşım ise olayı öğrendikten sonra kahkahalara boğulmuştu.

Bu olayı kendime moral olsun diye yazdım. Avea'da mahkeme öncesinde imajları sarsılmasın diye gelip benimle uzlaşma yoluna giderse uzlaşmayıp, mahkemeye gideceğim. Paramı vermekle kurtulamazlar. Hakkını arayamayanlar içinde düştüm bu yola. Bu sistemin düzeltilmesi gerek. Benim gibi mağdur olan kaç kişi var Allah bilir. İnsanların emek vererek kazandıkları paraları bu kadar kolay almak doğru değil... Kolaysada ben zorlaştıracağım. Öyleyse böyle... Hodri meydan...

21 Mayıs 2009 Perşembe

Tecavüz


Bu adam hiç hayvan fotoğrafı çekmezmi diye düşünenler olabilir evet ilginç gelirse çekiyorum.Fotoğrafın hikayesi şöyle; tek şeritlik dar bir yola araç hızlı giriyor, dişi kedi aracı gördüğünde artık çok geçtir. Gecenin karanlığında ürkütücü bir miyavlama sesi, hayatında hiç koşmadığı kadar hızlı ancak bilinçsiz bir şekilde yedi sekiz metre kadar koşuyor duruyor son bir kez etrafa bakıyor ve hani şair diyorya "ölüm randevusuna hiç geç kalmaz" diye öyle bir son. Ölen dişi kediymiş (gelen erkek kediden anlıyorsunuz). Bu dünyada bıraktığı bedene onbeş yirmi saniye sonra bir erkek kedi sahip çıkıyor herşeyin farkındaymış gibi dişlerini boynuna takıyor ve çok seri hareketlerle tecavüzü beden soğumadan gerçekleştiriyor.
İnsanları tanıdıktan sonra hayranlık beslediğim hayvan alemide artık beni ürkütüyor.
Şevket Şahintaş


Fotoğrafı görmek için tıklayın...

19 Mayıs 2009 Salı

Zor ve Kolay Aşklar


Zoru severim ben. Kolay işi yapıp, güzel sonuçlar ortaya çıksada o iş için kendimi başarmış olarak görmem, başarı için edilen tebrikleride hiç üstüme almam. O yüzden kolay işi zorlaştırır öyle yapmaya çalışırım. Zor işi veya zorlaştırdığım işide genelde başaramam. "İş neden olmuyo" diye de sürekli veryansın, sürekli şikayet ederim oda ayrı. Başardığım zor işlerin sayısıda bir elin parmak sayısını geçmez.

Olmayan aşk hayatımda da durum farklı değil. Kolay aşkları sevmiyorum. Canımlı, cicimli, çiçeğimli, böcügümlü, ivik cıvık, günebilirlik aşklar benlik değil. İltifatlara, tatlı sözlere hiç kanmadım.Çevremde tanıdığım herkes bana iyi niyetli, saf ve vefakar olduğumu söyler. Bu saflığım ve iyi niyetliliğim bir tek aşkta olmuyor, işin içine karşı cins girdiği zaman cin fikirlinin, akıllının, zorun alası olup çıkıyorum. Ee aşkta zor kızlarda ne kadar favori oluyor bilirsiniz. Bu zamanda her kız kolay kız! Kendi ayaklarının üstünde duran ve maddi açıdan kimseye bağımlı olmayan kızlar artık aşk hayatındada kimseye bağımlı değil (erkekler içinde geçerli). İnsanlarla iletişim kurmakda(dolayısıyla aşk) çok kolay.Yüzyüze başka, cep telefonunundan başka, internetten başka bir aşkı yaşamak hiç de zor değil. İletişim kurmak ile aşkın birbirine karıştırıldığı bir zamandayız. Artık kızlar erkeklerden değil erkekler kendini kızlardan sakınır oldu. Kolay kız olmadığımdan kolay aşkların yemi değilim. Zoru ise başaracak kadar kabiliyetlide değilim. Zoru seven ben, zoru başaramadığım için kolayı tercih etmem gerek galiba.

Hayatımda tanıdığım güçlü kadınlardan birisi herkülüye ablamdır. Ne zaman (bana göre) büyük bir sorunum olsa yanında şikayete, veryansın etmeye başlarım. Oda iki dakika konuşur ve olayları kabul etmemi sağlayıp ne yapmam gerektiğini söyler. Gözümde sorunumu o kadar basit hale getirirki, bir anda kendime dönüp "ne kadar salakmışım, ben bunun için mi üzülüyorum" demeye başlarım. Kardeşimin bana attığı telefon faturası kazığı içinde aynı olay oldu. "Düğün öncesi bu olur mu, böyle bir aptallık ve ihanet olur mu?" diye dert yandığım herkülüye ablam "birşey olmaz, bununda üstesinden gelirsin, şu hayatta neler oluyor, borçtan korkma, borç yiğiden kamçısıdır, Allah sağlık versin, üzülme" deyip hemen bana enerji depoladı. Kadının hayatında gördükleri ve yaşadıkları karşısında benimki devede kulak kalıyor tabi. Ağzından her çıkan sözü ferman bildiğim herkülüye ablam, "artık seçmeyi bırakıp, uygun biriyle evlenmemi, seçenin seçilmeye kalacağını, bu sıkıntıları neden tek başıma yüklendiğimi" de söyledi. Haklı valla.
Akşama doğru ise haccecanı evlendirme ekiplerinden birinin bana uygun gördükleri birisiyle tanıştırmak için birlikte bir akşam yemeği operasyonu düzenlemekte olduklarını öğrendim. Bu operasyonda şehit olacağımı bile bile gönüllü katılacağım. Artık seçmeyeceğim, gidip tanışacağım. Gönlüm bir şey demeyecekse mantığımı konuşturacağım.
Erkek olsaydım evlililik olayına bu kadar takmazdım. İstediğin yaşta evlen. Ama ben anne olmak istiyorum. Anne olmak için evlenmek istediğim zamanı seçme gibi bir lüksüm yok. Anne olma hakkım elimden alınmadan bu şansımı iyi değerlendirmeliyim.
Hayatımda güçlü, karakterli dediğim insanların %90'ı kadındır. Ben kadın kadar ince düşünen, hassas, kırılgan, konuşkan bir o kadarda sabırlı, güçlü, iradeli başka bir varlık görmedim. Kadınlar ne istediğini, ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Eğitimsiz, cahil bile olsalar içgüdü gibi bir avantajımız var. Sezgilerimiz var. Hislerimiz var. Ama erkekler öyle değil işte. Oduna ne kadar şekil verirsen ver yine odun. Hissiz, duygusuz, sezgileri yok. Güçlü gördüğüm kadın sayısının %1'i erkek olaydı ben böyle olmazdım. Valla yapışırdım yakasına. Bana yapışmayacaksa bırakır, salıverirdim kendi yoluna....
İç ses: Artık zoru sevmiyorum, kolayda nasıl yapılır onuda bilmiyorum. Sıfıra sıfır yine elde var sıfır.

17 Mayıs 2009 Pazar

Yalnızlığım


Yalnızlığımı alıp yanıma
Ne zamandır böyleyiz diye
Düşünüyoruz birlikte
Bulamıyoruz ikimizde
Sonra fark ediyoruz ki
Biz hep birlikteymişiz
Bu yolda kardeşmişiz
Ayrı düştüğümüzde de birmişiz
Kalabalıklarda da berabermişiz

Kavgamız hiç bitmedi
Yinede beni terk etmedi
Verdiği acıda dinmedi
Dinecek gibi de değil sanki

Beni en iyi o anlar
Çünkü yanımda bir tek o var
Anlatmaya uğraştığımda var
Ademoğlu beni ne anlar?

Sarıp sarmaladı yine beni
Yalnızlığın soğuk teni
İrkildim, ürperdim biraz
Bana kalan oldu yine ayaz
Haccecan
17.05.2009

7 Mayıs 2009 Perşembe

Vefasız abla unutur her şeyi...


Bugün kızkardeşimin doğum günü olduğunu unuttum. Akşam olmuş, işten gelmişiz, masadayız yemek yiyoruz. Kızkardeşim "öğle arası arkadaşlarının pasta kestiğini" söylüyor. O an onu duymadım bile. O ise devam ediyor. "Kimin için pasta kestik sormayacak mısın?" diye soruyor. Ben ise saf saf "kimin için kestiniz?" diye soruyorum. O ise gülüyor ama haccecanın jeton kareli, düşmüyor. Bu sefer tekrar ve ısrarlı bir şekilde soruyorum; "Kimin için kestiniz pastayı?" Tekrar gözümün içine bakıp gülüyor. Sonra ben bu imalı bakışlardan sonra bugün ayın kaçıydı, aylardan hangisiydi diye düşünmeye başladım. "Tabi ya, bugün kızkardeşimin doğum günüydü!!." Jeton düştükten beni yüreğim cayır cayır yandı. Yerin dibine girseydim keşke. Nasıl kötü hissettim kendimi. Hele onun benim doğum günümde yaptıklarını düşününce. . Yemekten sonra markete indim. Hazır kekler varya, içinde mum ve pasta süsü çıkan hani, onlardan alıp, mutfakta hazırlamaya başladım. Böyle unutulmuş doğum günleri için yapılmış bu kekleri kim yapmayı akıl ettiyse Allah razı olsun. Yıkılan ablalık kariyerimi biraz toparladım sayesinde hiç değilse. Ben mutfakta kekden bozma doğum günü pastasını hazır ediyorken telefonla Kıbrıs'ta ki odunum (erkek kardeşim) aradı. "Ablamın doğum gününü kutlamak için aradım, onu telefona verirmisin" dedi. (Aslında isteğini bu kadar kibar ve düzgün ifade etmedi ama neyse) Nasıl yani, odunum bile kızkardeşimin doğum gününü hatırlayıp telefonda aradı, düştüğüm duruma bak ya... Aha biraz önce facebooka baktım. Sabahtan beri kaç kişi doğum gününü kutlamış. Ya o kadar kişi kutlamış, bir Allah'ın kulu beni uyarmadı, hatırlatmadı doğum gününü. Hepinizin alacağı olsun.. Kekten bozma pastanın üstüne mum koydum ve yaktım onları sonra ışıkları söndürüp gülerek odaya girdim. Gülme olayını abarttığımdan iyiki doğdun şarkısını söyleyemedim ama mutlu oldu galiba. Gerçi kızkardeşim benim kadar kafasına takmadı benim unutmamı. Yıllar nasılda geçiyor... Daha el kadar bebeydik biz, şimdi kazık kadar olduk...

Abim ve yengem bir bebek bekliyorlardı. Cinsiyetinide bugün öğrendik. Kız olacakmış. Benim içime erkek doğuyordu. Ailemizin ilk çocuğu olacağı için hepimiz heyecanlıyız. Bir an önce doğmasını dört gözle bekliyoruz.

Odunumla ilgili bir anektodu yazmak istiyorum. Unutmayayım bu diyaloğu, ilerde hatırlamak isterim... Kıbrısda ki stajını ciddiye alsın, yaptığı işi düzgün yapsın diye nasihat bombardımına tuttuğum, kendi ayakları üstünde dursun diye daha bize güvenmemesi gerektiğini sürekli söylediğim erkek kardeşim, gitmeden bir gün önce sorar: "Abla, şimdi ben Kıbrıs'a gittiğimde çok çalışacağım, işimi düzgün yapacağım. Peki diyelim ki orada bana bir araba çarptı ve ben felç oldum. Peki o zaman ben ne olacağım" diye sordu. Ben dumur oldum, böyle bir soru hiç beklemiyordum. Kahkahayla gülmek geldi içimden. Garibimin gözünü nasıl korkuttuysam, felç olduğundada kendini açıkta bırakacağımı düşündü herhalde. "Offf, böyle bir soru olur mu? Kimin başına ne geleceği belli mi? Diyelim ki bana burada araba çarptı ve ben felç oldum. Sen bana bakmazmısın?" diye sordum. Odunum; "Bakmam mı, tabi bakarım" dedi. "Eee, sende kardeşimsin, sana kötü bir şey olsa tabi ki bizde sana bakarız" cevabını verip, aklını kurcalayan, içine dert olan bu soruya cevap verip, içine su serptim. Bu sorusu aklıma geldikçe hala sırıtıyorum. Çok saf bu çocuk ya.

Tütün denetmeni olarak görevlendirildim. Artık kamu alanları, lokantalar, spor-kültür merkezlerini denetleme yetkim var. Sigara izmaritini, paketini, çöpünü çevreye atmak yasak. Kamu binalarında yangın merdivenleride dahil içmek yasak. Sigara içme odası tarihe karışacak. Okullarda okul bahçesi içerisindede sigara içmek yasak. Sigara içmek isteyenler binanın dışına çıkıp içmek zorunda bırakılıyor. Allahhhh... Böyle bir yetkiyle neler neler yaparım ben. Kaç gündür ne planlar yapıyorum kafamdan. İlk önce kurumlara yazı yazıp görevlerinin neler olduğunu gösteren yazı yazıp, halka sigaranın zararları ve yeni kanun hakkında eğitim verilmesi gerekiyor. Benimle birlikte bizim yeni başkanda bu ekipte görevlendirildi. Adamı gördükçe kaçasım geliyor. Kendiside sigara içiyor, haliyle bu yetkinin verilmesi gereken en son kişinin elindeki bu yetki pek bir şey ifade etmeyecek. Kendisinin yaptığı bir yasak için insanlara nasıl örnek olup onları yapmamaları konusunda uyarabilir ki. İçmesede yapabilecek bir yaptırımı yok zaten. Denetleme ekibinde ki tek bayan yine benim ve diğer üyelerde benim başkan gibiyse pek bir şey yapamayacağım kesin. Bakalım neler olacak? Gelişmeleri bende merak ediyorum.

Ha birde fotoğraf kursuna başladım. Haftanın 3 günü mesaiden sonra gideceğim. Dersin ilk günü sohbet ve tanışma faslı oldu, fotoğrafın tanımını yaptık. Kurs hocamız bu şehre yerleşme kararı almış bir Ankara'lı. Bu şehre iş nedeniyle gelmeye başlamış, bir süre sonra bu şehri Ankara'dan daha çok sevdiğini düşünmüş ve bu şehre yerleşmiş. İki ay kursa gideceğiz ve kurs sonunda da sergi açacağız. Ay bu aralar pek bir yoğunum. Tam istediğim şey...

30 Nisan 2009 Perşembe

Kırık Şemsiye

28.04.2009 tarihinde başkandan izin alıp beraber çalışmaya başladığım arkadaşımla (hüthüt) tiyatro izlemeye gitmek için başkandan izin aldım. Hava yağışlıydı. Öyle böyle değil baya bir yağışlıydı hava. Çok yağıyordu. Metreküpe en fazla ne kadar yağış düşüyorsa onun yarısı kadar yağmur düşüyordu. O kadar çok yağıyordu yani. Muson yağmuru gibi bir yağmurdu. Muson yağmuru nasıl olur bilmem ama yazıyı ilginçleştirmek için başka yazacak bir şey bulamadım. Neyse işte.. Ben bu yağmura niye bu kadar taktım ki?... Her zaman yağıyor zaten. Her zaman yağdığından ve kapalı havadan bunaldığımdan mı acaba taktım böyle? Benim şemşiyem odamda vardı zaten. Genelde çantamda şemsiye taşırım, işteki odamda bir tane, evde ise 3-5 tane şemsiyem vardır. Bu yağmur cenneti memlekette her an yağmura hazırlık olmak gerek demi? Şemsiyelerin bir çoğu buranın fırtınasına dayanamayıp kırılmıştır, yolda giderken tepesi uçmuştur.... Şemsiyeden yana yüzüm gülmedi gitti. Nereden ve nasıl geldiğini, kime ait olduğunu bilmediğim siyah bir şemsiye daha vardı odamda. Onuda hüthüt'e verdim ıslanmasın diye. O günde grip başlangıncının ilk gününü yaşıyorum. Baş ağrısı, boğaz ağrısı, burun akıntısı, göz sulanması, halsizlik, bitkinlik, yorgunluk gibi bütün belirtiler ufak ufak baş gösterdi bende. Hatta sesim bile kısıldı. Sesimin kısılmasından şiddetli bir gribal enfeksiyon geçireceğim belliydi ama "güçlü haccecan bir virüs mikrobuyla yıkılacak kız değil" deyip ben yine paşa gibi dolanıyorum ortalıkta.
Gideceğimiz tiyatronun ismi "Dış Sesti". Tiyatro oyunun tanıtımı için şu sözler dikkatimi çekti : "Kadının toplum içindeki yeri, toplumun düzenini belirleyen ekonomik-üretim ilişkileri, kültürel-inançsal yapılanmalarından bağımsız değildir. Bütün etmenleri bir bütün içinde tek tek ele alıp düşününce ve erkek veya kadın sunulan öğretileri-dayatmaları sorgulayınca başlar aslında yolculuk. Dış ses’ de biri ev kadını, diğeri iş kadını iki kadın, onlara çocukluklarından beri yüklenen “öğretilerin” içinde, günlük rutinlerini yaşarlarken, bir gün farklı bir boyutta uyanırlar. İkisi de kabinlerin içindedir. Dışardan gelen bir ses onları yargılar ve sonsuza kadar buraya hapseder. Şaşkınlık ve panik halinde çıkış yolları arayan kadınlar, önce yalnız olmadıklarını, sonra da aslında kendilerini, kabini ve yargılayan sesi sorgularlar. Aslında zaten hep kabinlerin, kutuların içinde yaşadıklarının farkına varırlar. Bize dayatılan kurgular ve kalıplardan kurtulmanın, ezberleri bozmanın, kabinden çıkmanın bir yolu var mıdır? Oyunun sonunda kadınlar birbirine sorarlar çıkış var mıdır, “becerebilir miyiz” diye. Hep beraber becermek, bize sunulan kutuları, kabinleri itelemek, sorgulamak, aslında çok da basit olan çıkış yolunu birlikte bulmak umuduyla…. " Konusu benim ilgi alanıma girdiği için iki elim kanda da olsa gitme kararı almıştım bir kaç gün önceden. Birde kadın haklarından sorumlu olarak da görevlendirilmiştimya bu görevimle ilgili tiyatroya gelen halkın arasına bir karışayım, insanlar kadın hakkı deyince ne anlıyor ne düşünüyor bir nabız yoklayayım diye gitmek istedim.

Tam işyerinden çıkarken kızkardeşim bayıldığı gün bizi hastaneye götüren abide (bay marifet) arabasıyla önümüzde durdu. Bizi tiyatroya götürmek için Allah tarafından gönderilmişti, bu fırsat kaçırılmazdı. Ne hikmetse hep kendimi darda hissettiğimde bay marifet yanımda beliriyordu, yanımda yoksa arayıp sorup yanıma gelsin diye haber gönderiyordum.... Atladım arabasına "bizi tiyatroya götürürmüsün?" dedim. Başka seçenek bırakmadığım için bizi tiyatroya (tiyatro dediğime bakmayın, Türkiyede belli başlı kaç tane tiyatro salonu var ki? Helede Anadoluda... Düğün salonu o gün tiyatro salonu görevini yaptı) götürmek zorunda kaldı. Burdaki bir çok erkek gibi bay marifet kadınlara yönelik bir oyun diye salona girmek istemedi ve bizi salonun kapısına bırakıp gitti.
Kapıda bizi tiyatro oyuncuları bekliyordu. Sanki gelmemizi dört gözle bekliyorlardı. İçeri girdiğimde ise neden kapıda dört gözle beklediklerini anladım. Düğünde göbek atılıp, dans edilen alana sandalye konulmuş, düğün sanatçılarının çaldığı sahne ise iki tane kafes konmuş, bir tiyatro salonu yapılmaya çalışılmıştı. Sıralanan 15-20 sıra kadar sandalyenin ise ancak ilk iki sırası dolmuştu. O kadar az izleyicinin gelmesinden dolayı acayip mahçup oldum. Düğün olduğunu duysalardı emin olun salon tıklım tıklım dolar, adım atacak yer kalmazdı. Tabi saat 15:00'de başlayacak olan tiyatro, izleyeci gelir umuduyla yarım saat -kırkbeş dakika arası geçikmeyle başladı.

Hergünü birbirinin aynı olan iki kadının, aslında bir kafeste olduklarının farkına varmalarını konu alan bir oyundu ve çok güzeldi. Oyunda dikkat çektiğim bir nokta ise tekdüzelik evli ve çocuklu, her bakımdan kocalarına bağımlı kadınların hayatlarının tek düzeliği değildi. Çalışan ve evli-bekar kadınlarda tekdüze bir hayat yaşıyordu. İş dışında sinemaya gitmek ve arkadaşlarıyla vakit geçirmek, işte daha iyi mevkiye gelebilmek için patronuyla kırıştırmak dışında yaptığı farklı bir şey yoktu. Tekdüzelik, toplumun doğru deyip belirlediği kalıpların içinde bir hayat evli, bekar, kadın, erkek tüm insanların sorunuydu aslında.

Oyunu izlerken bir ara hüthütle gülme krizine girdik. Hüthüt'e ıslanmasın diye verdiğim kime ait olduğunu bilmediğim şemşiye oyun sırasında durduk yere açılmış, japon şemyiyesi gibi dümdüz olmuş, telleri çıkmış yarım yamalak duruyordu. Biraz argo bir tabir olacak ama "yırtık dondan fırlar gibi" birden açılmış inat etmiş kapanmıyordu da. Hüthüt tamam yanımda böyle dursun bari diyerekten şemşiyeyi yanına koydu. Bu arada biz lüks tiyatro salonunun! en ön sırasında oturuyoz. Arka sıradaki şirin mi şirin, şarısın, saçları iki kuyruk yapılmış 2,5-3 yaşlarındaki kız çocuğunun dikkatini bu kırık şemşiye çekmiş olacak ki, gözüyle onu incelemeye aldı ve birazdan dikkatini çeken o olağanüstü şeye dokunmak için şemşiyenin yanında belirdi. Şemsiyenin kırık telleri gözüne batar tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında hüthüt şemşiyeyi yanımızdan uzaktırmak için ayağa kalktı ve salonun diğer köşesine kadar gidip oraya bıraktı. Bu sefer şemşiye herkesin görüş alanındaydı. Sahnede kadınların acınası durumu için oyuncular bağırır çağırırken ben ve hüthüt şemsiyeye bakıp gülme krizlerine giriyorduk. Gülmemek için kendimizi zorladıkça daha fazla gülme isteğiyle karşılaşıyorduk. Sessizce gülerken hüthütün gülmemek için kendini tutarken titremesini hissettikçe bende daha fazla gülmeye başlıyordum. Bir kaç sandalye yanımızda ise kaymakam bey oturuyordu. Dış baskı, otorite baskısı derken kendimi frenlemeye çalışıyorum ama ne mümkün, o kırık şemşiyeyi gördükçe içimden kahkaha volkanları patlıyordu, benim güldüğümü hissettikçe hüthütde gülmeye devam ediyordu. Gülme ve ağlama krizleri engellenip bastırılırsa sonuç nasıl olur tahmin ederseniz. Patladık resmen... Uzun süredir (maksimum 1 ay çok uzun bir süre çok...)böyle güldüğümü yani gülmemek için kendimi frenlemek zorunda kaldığımı hatırlamıyorum. Kırık bir şemsiyenin beni böyle güldürebileceği aklımın ucundan geçmezdi. Bu hengame arasında soğuktan donduğumun ve üşüdüğümün farkına varmadım bile. Salon çok soğuktu. Gülme krizi bittiğinde üşüme krizi baş gösterdi bende. Nasıl titriyorum, üşüyorum, burnum contası bozulmuş musluk gibi akıyor, gözlerim yaşarıyor, vücudum zangır zangır titriyordu. Bu benim iyi halimmiş meğersem. Tiyatro bitip, herkes dağıldıktan sonra tiyatro oyuncularıyla bir kaç kadın baş başa kaldık ve biraz düşünce alışverişi yaptık. Çocuğunu toplumun dayatmalarıyla değil özgür yetiştirmeyi amaç edinen çalışan bir bayan şunu söyledi: "Çocuğum farklı yetişsin diye uğraşıyorum ama çocuğum ev dışında okulda, arkadaşları ve akrabalar arasında toplumun dayatmalarını ve öğretilerini öğreniyor ve öğrendiği benim istemediğim davranışları sergiliyor" dedi. Ben o cümleden şunu anladım; doğurduğum zaman çocuğumun akrabalarına, okuluna, çevresine, arkadaşlarına herşeyine dikkat etmem gerekiyor.

Eve geldiğimde ise zar zor ayakta duruyordum, sobayı zorla yakıp başına oturdum ama ısınamıyorum. İçimde kuzey kutbundaki fırtına yaşanıyodu sanki. Artık kımıldamayacak hale geldim. Kardeşlerim gelsinde beni nazlasınlar diye yattım aşağıya. Uzun süredir kendimi böyle güçsüz, çaresiz, halsiz, dermansız, bitkin, yorgun hissetmemiştim, çok kötü oldum. Erkek kardeşim evimde kaldığı son gecesini bana eliyle su içirerek, ballı-limon yaparak, üstümü örterek bu arada kendi bavulunu hazırlayarak, çamaşırlarını katlayarak, gömleklerini ütüleyerek geçirdi. Erkek kardeşimin hep olumsuz yönlerini yazdım şimdiye kadar bunları okuyunca dudağınız uçuklayacak ve banada hain -nankör abla gözüyle bakacaksınız biliyorum ama ben onun standart bir Türk erkeği değil örnek bir Türk erkeği olmasını istediğimden böyle davranıyordum. Hala umudum var! Odunum, mükemmel olmasada standartların üstünde bir erkek olması bile bana yeterde artar bile. Ertesi gün ise ayağa kalkabilecek kadar olunca işe gittim, odunumun evraklarıyla ve işlerle ilgilendim zaten.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Yaprak Dökümü 2 (Odunuma Hitaben)


Erkek kardeşimle vedalaştım on beş dakika kadar önce... Gözlerim sulandı, bir kaç damla yaş döküldü, içimden bir parça koptu onun ardından bakarken... Aslında bugün iki kez vedalaştık. Sabah iş yerime beraber geldik. Ona doktor raporunu aldık sonra geldik benim odama. Vedalaşma zamanı gelmişti ama odamda (babası vefat eden bir vatandaş rapor almak için beklediğinden), ne kardeşime doya doya sarılabildim ne de doğru dürüst içimdeki hüznü gözyaşlarıyla dışarıya akıtabildim... Yabancı insanların yanında davranışlarım nasılda değişiyor. Zayıflığımı ve gözyaşlarımı yabancı birisinin görmesini istememiştim fakat oda ölen babası için bir kanadı kırılmış kuş gibi yarım ve eksik oturuyordu bir köşesi yırtık deri kaplamalı koltukta.. Bavul elinde giden kardeşimin arkasından bakakaldım ve saldım gözyaşlarımı. Odanın dışında bir kaç tur atıp biraz gözyaşı döktükten sonra odama gelip oturdum daktilo başına. Aklım kardeşimdeydi, doğru yazmak ne mümkün! Tak! tak! basıyorum daktilonun tuşlarına ama neye nasıl basıyorum bilmiyorum... Raporu yazıp vatandaşı gönderdiğimde içime bir hüzün oturdu. Kardeşimi belkide bir daha göremeyecektim! "Gidipte dönmemek, dönüpte bulmamak vardı" Ve ben bu uzun, belkide dönmeyeceği, döndüğünde bulamayacağı yolculuğuna gerektiği gibi veda edememiştim. İçimde bunun pişmanlığını bir-iki saat kadar yaşamıştım ki, kapı çaldı ve karşımda erkek kardeşim (odun(um)) duruyordu. Meğersem bir belge daha alınması gerekiyormuş onu unutmuş. İçimden iyiki unutmuş diyorum ama yüzüne yine bilmiş bilmiş laflar ediyorum. "Oğlum her işi başından düşüneceksin demiyormuyum her zaman sana, akılsız başın cezasını ayaklar çeker, çek cezanı bak o kadar gittiğin yolu geri döndün. Şimdi doktora ne diyeceğim ben, kardeşim diğer belgeyi unutmuş onumu almaya geldik diyeceğim. En başından niye her şeyi düşünmüyorsun, hep ben mi düşüneceğim." diye sözleri ardı ardına sıralıyorum. Erkek kardeşim;" of ablaaaa tamammmm, bugün benden kurtuluyorsun, son kez benim işlerim için uğraş" dedi ve ben söylediklerime pişman olup sustum. Halbuki ben onun düşünceli, kendi işini kendi yapan, kendi kararlarını alabilen, becerikli birisi olsun diye uğraşıp duruyorum, o ise bunları düşünebilmesi için bile çok büyemeye (ruhen) ihtiyacı vardı. İçim cayır cayır yanıyor, bilinmezliğe doğru onu yolcu etmek kontrolcü bir kişiliğe sahip olan bana acayip dokunuyordu.
Öğle yemeğini beraber yedik ve tekrar arkadaşlarıyla toplanıp beraber Kıbrıs'a gitmesi için okuluna gönderdim odunumu. Bu sefer ağlamadım ama!! Bir kere ağladım yeter da.. Abartmayalım... (Yalan yine bir iki damla gözyaşı kadar ağladım, ama sabahki kadar değil)
İki saat kadar sonra ne göreyim... Msn de erkek kardeşim... Okuluna gönderdiğim erkek kardeşim okulda beklemekten sıkılıp internet kafeye gitmiş. Yine...Kapıdan kovduğum kardeşim bacadan girip karşıma dikiliyor ya. Akşam 9'da uçağa binip gidecekleri için gevşek gevşek davranıyorlar. Gider ayak dominantlık yapmayayım diye birşey demedim. Artık o özgür, kanatlarımın altından çıktı ve kendi kararlarını alacak!! ne diyim... Ama o uçağı kaçırıpta karşıma geçerse benden çekeceği var... Eve almam... Naparsa yapsın...

Liseyi bütün ısrarlarımıza, nasihatlarımıza, babamın nasihatlarına, baskılarına ve dayatmalarına rağmen okumadı. Okuldan kaçıp internet kafelerde soluğu alan erkek kardeşimi babam, ilçedeki mevcut 25-30 internet kafenin her birini dolaşarak arıyor, onu bulduktan sonra okula gitmesini sağlıyordu. Ergenlik çağları çok problemli geçti anlayacağınız. Asi bir gençti. Lise 1. sınıfı iki kere tekrar eden erkek kardeşimin okuldan kaçmalarının önünü alamayan babam bizede danışarak onu okuldan alıp motorsiklet tamircisinin yanına çırak olarak verdi. "Okuyup adam olamayacaksa kolunda bir bilezik olsun bari" diye düşündü(k)!. Bir seneye yakın çırak olarak çalışan erkek kardeşim; bu meslekte sonunun olmadığını, kimsenin kendisini adam yerine koymadığını görüyor, hayatın zorluklarını daha iyi anlıyordu. Kafasında bazı şeyler bu zor hayatı gördükten sonra şekillenmiş, baskıya, otoriteye, zor bir hayata tahammül edememeye başlamıştı ve kendince bazı kararlar almaya başlamıştı. Evden kaçacaktı!!! Bu fikirlerini benimlede paylaşıyor ama söylediklerini gerçekleştirecek gücünün olmadığını düşündüğüm kardeşimi bende adam! yerine koymuyordum. Ama söylemem gereken herşeyi de söylemekten çekinmiyordum. Her büyük gibi bende ona nasihat ediyor ama kendisi geliştirmesi için fırsat vermiyordum. Kardeşimi harekete geçirecek bir kıvılcım gerekiyordu. Bu kıvılcım ise çok geçikmedi. O kıvılcımı ise istemeden ben verecektim. Az sonra okuyacaksınız meraklanmayın...
Yanında çalıştığı bekar ustası; eş adayı olarak beni belirlediğini öğrendiğinde (daha doğrusu öğrendiğimizde bende bilmiyordum) bana "onunla evlenemezsin" restini çekti, kendiside ustasının yanına bir daha da gitmedi zaten. Evden kaçmıştı. Evden kaçma sebebi olarak ustasının bana görücü gelmesi bahane olmuştu ama altında çok daha başka sebepler yatıyordu. Odunum ortalarda yoktu, kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Kızkardeşim gözyaşlarına boğulurken ben içten içe seviniyor, istemediği bir hayatı yaşamayı kabul etmeyip red ettiği için onunla gurur duymuştum. Heytt aslanım be kim tutar seni yürüü... Artık dönüşü yoktu. Yeni bir hayata gözü kapalı atlamayı tercih ettiğine göre her şeyi göze almıştı. Her şeyi göze aldığı için yanlış yola sapması ve insanlar tarafından her amaçla kullanılmasıda zor değildi. Ortadan kaybolduğundan bir veya iki gece sonra bir internet kafeye gelmiş, msn den benimle konuşmuştu. "Abla sen kabul edersen yanına geleceğim, yanına gelmemi kabul etmezsen İstanbul'a gidip çalışacağım" demişti. Nerede olduğunu ise sır gibi saklıyordu. Ben dünden razıydım yanımıza gelmesi için, istanbul onu yutardı mazallah ama ön şartlarımı kabul etmeden de yanıma gel demedim. Erkek çocuğunun kontrol altında tutulması çok zordu. Buraya geliyorsa benim kurallarımı ve şartlarımı kabul ederek gelmeliydi. Oda el mahkum kabul etti, başka bir seçenekde bırakmadım zaten. Hayatındaki seçenekleri kendisi belirleyip, bu seçeneklerden birini seçme hakkını elde edebilmesi için çalışması, uğraşması, zorlanması gerekiyordu, hayat bana bunu öğretmişti, bende ona öğretmeliydim. O akşam msn den kendime yakın gördüğüm başka bir tanıdığıma konuyu anlatıp derdimi paylaştığımda ise bambaşka bir yola gireceğimizi bile bilmiyordum. "Kendisinin görev yaptığı okula kardeşimi getirmemi" söylemişti. O adam artık gözümde bir ilah!!!

2008 yılı Ağustos ayında ben Antalya'ya gitmeden bir gün önce sabah 6 sularında eve gelen kardeşimi merakla, öfkeyle ve gözyaşları içinde karşıladık. Evden kaçtığında ise nereye gittiği hala muamma.
O geldikten sonra evimizde artık çatışmalar, birbirimize uyum sağlama çabaları, tartışmalarda başlamıştı. Kendi sorumluluğunu alması ve her konuda ablalarına güvenen kardeşimin kendi sorumluklarını almayı öğrenmesi için yurtta kalmasına karar verdim, hafta sonları ise evimize gelecekti. Yurtda bir kaç hafta kaldıktan sonra yurtta kalmamak için yurdun soğukluğundan, sesinden, gürültüsünden, çok konuşan arkadaşlarından dert yandı ama asla taviz vermedim. O yurtta kalacaktı!!! Kolaycı ve kaytarmayı seven bir yanı vardır kardeşimin. Yurda gitmeyip, bir gece fazla kalmak istediği her haftasonunda evde tartışmalar eksik olmadı. Kızkardeşimle daha fazla tartışmaya giren erkek kardeşimle aralarında barış elçiliği yaptığımda oldu. Evdeki bunca hengameye rağmen gezilere gitmekten kendimi alamadım. Ben gezideyken evin sorumluluğu kızkardeşime geçiyordu. Kızkardeşimin o konuda hakkını yiyemem...

Haftasonu izni için cuma günü eve geldiğinde ilk işi bilgisayarı açıp başına oturmak olan kardeşim haftasonu boyunca bilgisayar başından kalkmadı. Daha dün; bilgisayar başına oturup ocakta unuttup yaktığı nohutlar ile evi yanık kokusu altında bırakan erkek kardeşime gidecek diye bir şey diyemedim.
Odunumun evdeki köşesi belliydi. Bilgisayar başında oturduğu kanepenin sürekli oturduğu köşesi içe çökmüş vaziyette. Diğer kanapelerimde çökmesin bari diye diğerlerine oturtmadım odunumu :)))) O çöken kanapenin fotoğrafını çekip hatıra olarak saklayacağım. Birde erkek kardeşim komutsuz çalışmazdı. "Odunum hadi yemek yiyoruz sofraya gel, odunum oradan kalkta şu kanapenin örtüsünü silkeleyeyim, odunum hadi yardım ette evi temizleyelim, odunum hadi sobayı yak, odunum çayı demle, odunum....." 9 ay böyle gelip geçti. Bitti bile...
Saat 15:00'den beridir bu yazıyı yazmakla uğraşıyorum. Şu an saat 21.30 civarı. Odunum şu an uçakla Kıbrıs'a doğru uçuyor. İlk defa uçağa binen odunum ne hissediyor acaba? Acaba bundan sonra ne yapacak? Off aman Allah'ım odunumun ablası değilde annesi olsaydım şu an kalpten giderdim ama şu an zaten gitmek üzereyim...

Bir kelebek daha kozasından çıkmak için uğraşıyor.... Dua edin dostlar....

24 Nisan 2009 Cuma

Oley oley...


Ne kadar egosu olan, makam mevki düşkünü varsa beni mi bulur... Bu tip insanlardan kaçtıkça öyle yada böyle karşıma çıkarlar.. Yine gerim gerim gerdiler beni.... Ayy ayyy!!! Bir insanın gerçek yüzünü görmek için ya bir kurumda başa getireceksin ya onu zengin yapacaksın ya da onu şarhoş edeceksin...
Bizim kurumda yeni bir sisteme geçtiğimiz için izin alacak bir personelin izin konusunun nasıl olduğunu bilmediğimden yeni başkana sordum. Yeni başkan sorumun cevabını zaten bilmiyordu ama sonra "bana niye sormadın" demesin diye sorayım dedim. "Müdürlüğü ara sor" dedi, bende aradım. Her konuyu rahatça sorabildiğim müdürlükte ki bayan sorduğum sorunun cevabını bilmediğinden başka bir beyefendiye sormamı söyledi ve o beyefendinin telefon numarası verdi. Beyefendiyi başkanımız bir kaç kere aradı fakat telefona kimse cevap vermeyince başkan bana "sen ara sor öğren" deyip çıktı odadan. Bir kaç sefer numarayı aradım ama kimse cevap vermedi. Sonra izne ayrılacak personel gelip soru yağmuruna tuttu beni, bende bilmediğimi, öğrenmek için müdürlükle görüşmem gerektiğini ancak aradığım numaraya ulaşamadığımı, tekrar arayayım deyip o yanımdayken numarayı bir kaç kez daha aradım. Yine kimse cevap vermeyince bu sefer müdürlükteki rahat iletişim kurabildiğim hanfendiyi tekrar arayıp, "numarasını verdiği beyefendiye ulaşamadığımı, bu konuyu başka kime sorabileceği mi?" sordum. Oda başka bir beyefendinin numarasını bana verdi. Verdiği numarayı aradığımda beyefendiye kendimi tanıttım ve sorumu sordum. Beyefendi ise; neden başkanınız beni aramıyor, başkanınız beni arasın deyip telefonu yüzüme kapattı. Tabi ben bozuldum ve sap gibi kaldım. Yanımda bekleyen arkadaşlar da "benim telefonda gayet iyi konuştuğumu, bu muameleyi hak etmediğimi, beyefendinin tavrının haksız ve seviyesiz olduğunu ve kafama takmamı" söyleyip çıktılar odadan. Ama nafile ben bir kere takmıştım kafama. Hak etmediysem beyefendi bu şekilde benimle nasıl böyle konuşup telefonu yüzüme kapatabiliyordu? Yok onunla konuşmam doğru değilse müdürlükteki hanımefendi bana neden konuşmam için onun telefon numarasını vermişti? Yok başkanın araması gerekiyorsa bana neden başkan " sen ara, öğren" diyordu? Bu olayın üstüne 23 Nisan tatili girdi. Olayın etkisini üstümden atmıştım ki.... Telefonu yüzüme kapatan beyefendi bu sabah başkanı arayıp başkana; " neden soruları için kendisinin aramadığını, kendine özel sekreter mi tuttuğunu, bundan sonra başkanın araması gerektiğini" söyleyip bizim başkanı fırçalamış. Bizim başkanda konudan haberinin olmadığını, konunun yanlış anlaşılmış olabileceğini, arayan arkadaşın (yani benim!!) bir yanlışlık yapmış olduğunu” söyleyip özür dilemiş ve biraz gergin bu konuşmadan sonra kapatmış telefonu .
Bunun üstüne ise sabah başkan beni odasına çağırıyor, “neden o beyefendiyi aradığı mı?” soruyor bana. Bir saat olanları anlatıp, kendimi savunmak, hesap vermek zorunda kaldım. En nefret ettiğim konulardan biriside budur. Ben kötü niyetle veya isteyerek bir hata yapmam ama istemeden neden olduğum ufacık bir olayın bile hesabını vermek zorunda kalmışımdır. Hepte böyle olmuştur. Başım ne kadar büyük benim ya. Bu başımı ne etsem de küçültsem?…
Yani olanlara inanmıyorum valla billa ya.... Kaç aydır yediğim fırçanın haddi hesabı yok. Tüm iyi niyetime ve işlerin usulüne uygun yapmama çabalarıma rağmen fırçayı yiyip oturuyorum. Hemde o kadar basit ve boş konular ki… Yaptığım iyi işler için takdir edildiğimi hiç hatırlamam ama istemeden yaptığım en ufak hata için fırçalamayan insan kalmaz. Bu kadarda olmaz…
Geçen gün "başkanın arasın" deyip kapattın yüzüme telefonu, egonu tatmin ettin, bir insanı bozdun, yeniden arayıp olayı büyütmenin ne anlamı var? Hem Türkiye sosyal ve demokrasi ile yönetilen bir ülke değil miydi? Ne olmuş ast üstü aradıysa ki bilerek zaten aramadım, ona yönlendirdikleri için aradım. Diyelim yanlışlıkla aradım, yanlış olduğunu doğru bir şekilde izah etmen gerekmez mi? Bir insanın yüzüne telefon kapatmak daha büyük hakaret değil mi? Hele başkanın özür dilemesi ise olacak iş değil… Suçumuz neymiş ki özür diliyorsun? Ben olsam asla özür dilemezdim. Aksine o beyefendinin benden özür dilemesi gerekiyor…
Başkana artık hiç güvenmiyorum. Kendi personelini başkalarına karşı savunması gereken konularda savunacağına tutup birde özür diliyor. Arkamda kuvvet olarak göremiyorum onu, iş konusunda zaten kötüydü, her işini bize yaptırıyordu, onun adına da karar almaya bile başlamıştım. Sonumuzu hiç iyi görmüyorum…
Devlet kadrolarına personel alımı yapılırken dört şıklı bir sınavı kazanmaları yeterli görülmemeli bence. Bireyin kişisel özellikleri, insanlarla iletişimi güzel olan, çalışma azmi güçlü olan, vatan ve milletin çıkarlarını kendi çıkarlarına üstün tutma yetisine sahip olan, sabırlı, tutumlu, titiz, güler yüzlü, tatlı dilli, çalışkan insanları alsınlar işe. Hele amir, müdür, başkan, idarecilikle ilgili birimlere ise üstün vasıflı insanlar getirilmeli. Ne oldum delisi insanlar biraz makam, mevki görsün ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Bir kişiye emir verme yetkisi verilmiş olsa bile nasıl bir hava, nasıl bir ego, nasıl aşağısında ki insanı ezme isteği oluşuyor şaşılacak iş… “Devleti sen mi kurtaracaksın?” sözünü o kadar çok duyuyorum ki.. Bunu birde devletten maaşını alanların söylemesi ne kadar acı… Bu sözü söyleyenlerin yüzüne öfkeyle bakıp yanlarından hemen ayrılıyorum ama tepkimi anlayacak insan olsaydı bu lafı demezdi zaten. Kendim edip, kendim buluyorum yani…
Devlet kurumlarına gittiğimizde hepimiz şikayetçi değilmiyiz, sorduğumuz soruya düzgün cevap alamıyoruz, asık suratlı ve ters cevaplarla karşılaşıyoruz çoğu zaman. Ha personelin hepside haksız olamaz tabi, geçim sıkıntısı, işlerin yoğunluğu ve yaşam koşulları hepimizin belini büktü, bükmekten ziyade artık iki büklüm dolaşıyoruz ama yinede insanlığımızı kaybetmememiz gerekli… İletişimsizlikten, eleştiriden, anlamadan yargılamaktan, yüksek ses tonuyla konuşulmak hatta azar ve fırça yemekten bıktım inanın, bunu kendime yakıştıramıyorum. Türkiye'nin en büyük sorunları arasında iletişimsizlik ve empati yoksunluğu geliyor bence...
İlahi adalete güveniyorum, o yüzüme telefonu kapatan ve bu kadar sıkıntı çekmeme neden olan beyefendi bir gün elime düşecek ve benden özür dileyecek… Aha buraya da yazıyorum…

Yazın evlenecek olan kız kardeşim, eşinin yanına gidebilmek için tayin istemişti. Geçen hafta Cuma günü tayin isteğine red cevabı geldi. Bu red cevabı karşısında sular seller gibi ağlayan kız kardeşimin karşısında ise ben sevinçten kahkahalar attım. Bu şehirde yalnız kalacağım düşüncesi içimi kemirip duruyor, yalnızlık kelimesinin geçtiği her cümlede gözlerim yaşarıyordu. En başından "eşin buraya gelsin, buradan ev tutalım, eşin askere gittiği zaman sende yalnız kalmazsın" diyordum ama beni dinlemeyip tayin istemişti. Eşiyle beraber böyle bir karar almışlardı. Tayin istediği şehre gidip ev bakmış, o şehirden eşya bakmış, kardeşim gittiğinde iş yerinde çalışacak bir personel bile getirtilmişti iş yerine ona işleri öğretiyordu…. Gideceğine kesin gözüyle baktığından red cevabını almak onu yıkmış, beni ise mutluluktan havalara uçurmuştu. İki gün önce kızkardeşim “tekrar tayin için dilekçe yazdığını, bu sefer iki haftaya kadar kesin tayininin çıkacağını” söyledi… Bu sefer ben yıkıldım, içten içe kızkardeşime öfkelendim, beni bu koca şehirde yalnız bırakıp gidecekti üstelik bırakmama gibi bir seçeneği varken. Eşi buraya gelebilirdi. İki – üç gündür barut gibi dolaşıyor, her laf sokma fırsatında ona iğneli laflar sokup duruyordum.
Geçen gün izlemek için aldığımız film ise bu sıkıntımın tuzu biberi oldu. Filmin konusuda; insanoğlu bir virüs sonucu mutasyona uğruyor ve korkunç yaratıklara dönüşüyordu. Bu virüse bağışıklığı olan adama ise virüs bulaşmamış yeryüzünde tek başına hayatta kalmaya çalışıyordu. En iyi arkadaşı ise köpeğiydi. Adam yalnızlıktan vitrin mankenleriyle ve köpeğiyle konuşuyor. Köpeği de ölümcül virüsü kaptığında adam köpeğini öldürmek zorunda kalıyor ve adam koskoca evrende yalnız kalıyor ve ağlama krizlerine giriyor. O köpeğini öldürme sahnesinde benim gözlerim sulanmış bir şekilde kız kardeşime dönüp “Bende böyle yalnız kalacağım işte” dediğimde kız kardeşim “ tayinine red cevabı geldiğinde karşısına geçip güldüğüm için kızdığını, bunun acısını çıkartmak için bana yalan söylediğini, eşinin buraya tayin istediğini, bu şehre yerleşeceklerini” söylediğinde sevinç çığlıklarımdan bütün camlar yere inecekti neredeyse.
Erkek kardeşim haftaya Kıbrıs’a gidiyor. Yepyeni bir hayat onu bekliyor. Her gün bir ton nasihat ediyorum. Oda çok heyecanlı. Her gün “abla gitmeme 10 gün var, abla 9 gün var, abla 8 gün var…, abla 5 gün var” a kadar geldik…Bakalım neler olacak? Bende merakla beklemekteyim…
Hayatımda ki son gelişmeler bunlar…

22 Nisan 2009 Çarşamba

Haram Çeşmesi


Vaktiyle Bursa' da bir müslüman, eski adı "Yahudilik Yolağzı", bugünkü adı Arap Şükrü olan muhitte çeşme yaptırmış ve başına bir kitabe eklemiş: "Her kula helâl, Müslüman'a haram!.." Bursa başkent, tabi Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye... Gitmişler kadıya şikâyete, adam yakalanıp yaka-paça huzûra getirilmiş. "Bu nasıl fitnedir, dîni İslâm, ahâlisi Müslüman olan koca devlette sen kalk, hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu Müslüman'a yasakla!.. Olacak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin?.." diye çıkışmışlar adama. Adam:
- "Müsaade buyurun, sebebi vardır, lâkin isbat ister, delil şarttır." dedikçe kadı kızmış:
- "Ne delili, ne isbatı?.. Sen fitne çıkardın, Müslüman ahâlinin huzûrunu kaçırdın, katlin vâciptir!" demiş. Demiş ama, bir yandan da merak edermiş:
- "Nedir gerekçen?.." diye sormuş. Adam:
- "Bir tek Sultan'a derim." diye cevap verince, ortalık yine karışmış. Söz Sultan'a gitmiş, adam yaka paça saraya götürülmüş...Padişah da sinirlenmiş ama, diğer yandan o da meraklanırmış:
- "De bakalım ne diyeceksen. Bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, Müslüman'a haram yazarsın?.." Adam, başı önünde konuşur:
- "Delilim vardır, lâkin isbat ister." der. Sultan:
- "Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?.."
- "O zaman boynum, hükme kıldan incedir Sultânım."
- "Eeee?!.."
- "Sultânım, herhangi bir havradan (sinagog) rastgele bir hahamı izahsız yaka-paça tutuklayın, bir hafta tutun. Bakın neler olacak." Dediği yapılmış adamın. Bütün azınlıklar bir olmuş, başlarında Mûsevîler, "ne oluyor, bu ne zulüm?.. Bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masûmdur, gerekirse kefâlet ödeyelim..." Çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş. Bir hafta dolunca, adam:
- "Sultânım, artık bırakmak zamanıdır" demiş. Haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer Sultan'a teşekkürler, hediyeler. Az zaman geçmiş ki, adam:
- "Aynı işi herhangi bir kiliseden herhangi bir papaz için yaptırınız Sultânım" demiş. Aynı şekilde bir papaz derdest edilip yaka-paça alınmış Pazar âyininden ve aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğuyla daha bir sarılmışlar birbirlerine... Sultan:
- "Bitti mi?.." demiş adama.
- "Sultânım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.
- "Şimde nedir isteğin?.."
- "Efendim, pâyitahtımız Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen âlimini alınız minberinden." Adamın dediğini yapmışlar, Ulucâmi imamını Cuma hutbesinin ortasında almışlar, yaka-paça götürmüşler... Ve ne olmuş bilin bakalım?.. Bir Allah'ın kulu çıkıp da, "ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz?.. Hiç olmazsa va'zı bitene kadar bekleseydiniz", gibi tek bir kelâm etmemiş, imamın peşinden giden, arayan-soran olmamış... Geçmiş bir hafta, "nerde imam" diye gelen-giden yok!.. Câhil bir imam tâyin edilmiş yerine, ne konuştuğunu kendi kulağı duymayan tam yobaz cinsinden biri. Halk hâlinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derdest edilen koca âlim için:
- "Biz de onu adam bilmiş, hoca bellemiştik." - "Kimbilir ne halt etti de tevkif edildi!.." - "Vah vaah!.. Acırım arkasında kıldığım namazlara." - "Sorma, sorma..." Padişah, kadı ve adam izliyorlarmış olup-bitenleri. Sonunda Padişah çeşmeyi yaptırana sormuş:
- "Eee, ne olacak şimdi?.. Adam: - "Bırakma zamanıdır. Bir de özür dileyip helâllik almak lâzımdır hocadan." "Haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş. Adam başı önünde konuşmuş:
- "Ey büyük Sultânım, siz irade buyurunuz lûtfen, böyle Müslümanlar'a su helâl edilir mi?.." Sultan acı acı tebessüm etmiş:
- "Hava bile haram, hava bile!.." demiş...
İnternetten alıntı

20 Nisan 2009 Pazartesi

Duman altı, yol mahsuru

Yağlıboya Resimler,Yağlıboya, Resimler, güzel, kız, göl, ağaç, çiçek, güzel, resim,

Tıp dilinde benim gibi vakalara ne isim veriyorlar bilmiyorum ama bu yazdığımı bir psikiyatrist okuyup benim gibilere ne isim verildiğini söylerse sevinirim.
Yeni aldığım pantolonu hafta sonu gideceğim gezide giyeceğim diye kafaya taktım. Terziye daha önce pantolonun paçasını kısaltması için vermeme rağmen, yine paçası uzun geldiğinden tekrar kısalttırmak için terziye verdim. (Terziye paçasını kısaltmak için pantolon verdiğim zaman fazla gelen payını içine verdirtiriyorum boyum uzarsa! veya olmaz ama olurda topuklu ayakkabı giyersem diye. Ne boyum uzadı ne topuklu ayakkabı giydim. Pantolonların fazlalıkları ise hep içeride mahkum kaldı.) Terzideki beyefendiye de işiniz bittiğinizde beni çaldırın pantolonu aldırayım diye haber saldım … Terzinin işinin biteceği söylediği saatlerde telefonumda kayıtlı olmayan bir numaradan cevapsız bir çağrı geldi. Terziden çağrının geldiğini düşünüp, erkek kardeşimi yalvar yakar terziye gönderdim ve mutfağa girip akşam yemeğini hazırlamaya başladım. On dakikada gelecekken, on beş dakika oldu erkek kardeşim gelmedi. Yirmi beş dakika oldu gelmedi, kırkbeş dakika oldu gelmedi…. Bir saat oldu gelmedi…. Evhamlı Haccecan’ın kafasına kötü kötü şeyler gelmeye başladı. Ya kardeşimi kaçırdılarsa!, ya uyuşturucu çetesinin eline düştüyse!, ya yolda birileriyle kavgaya tutuşduysa!... Beni çaldıran numarayı çoktan Terzi diye kayıt etmiştim. O numarayı arayıp, kardeşimin nerede kaldığını öğrenecektim. Terzi diye kayıt ettiğim numarayı aradığımda bir bayan çıktı telefona, kimsiniz diye sorduğumda konuyla alakalı olmayan tanımadığım bir arkadaşımın olduğunu öğrendim. (Terziden çağrı beklediğim saat ve dakikada bana çağrı atmak aklına gelen arkadaşımı tebrik ediyorum. Çok dakik kendileri!!!!!) Telefonu değiştirmek zorunda kaldığımdan, eski telefonun hafızasında kayıtlı olan bütün numaralar silinmiş, beni arayan bir çok numarayı "kimsiniz?" diye sormak zorunda kalmıştım. Doğum günümde de aynı şey olmuş, bir kaç arkadaşıma mahcup olmuştum. Terzi diye kayıt ettiğim numaradan da umudumu yitirdiğim zaman artık telaş ve paniğim hat safhaya ulaştı. Hasta yatan kız kardeşimi uyandırıp, durumu anlattım. 1,5 saat önce evde olması gereken erkek kardeşim yoktu, başına kötü bir şey mi gelmişti? Onun yeri evdeki bilgisayarın başıydı, başka yeri bilmezdi kardeşim. Kızkardeşim hasta yatağında teselli verecek bir iki kelam etti, on beş dakika sonra kadar ise erkek kardeşim çıktı geldi. Geldiğinde boynuna atlayıp sarılıyorum “nerdesin sen, meraktan öldüm” sözcükleri ise ağzımdan dökülüyor. Odun kardeşim ise; “ne yapıyorsun ya, sakin ol, terzi pantolonunu yapmamıştı onu bekledim, terzide habire bir şeyler anlattı zaten, beklerken de bir şeyler ısmarladı onları yedim benim karnım tok” demez mi… Kardeşim gelmedi diye ben yemek yememiştim, meraktan ölmüştüm onun ise dediklerine bak ya… Yontulmamış odun ne olacak...
Halbuki ben gönderdiklerimin arkasından beklerim gelsin diye, yolcu ettiklerimin arkasından beklerim dönsün diye, buluşacağım zaman zaman paniklerim ki kimseyi bekletmeyeyim diye, gidemeyeceksem buluşmaya gelemeyeceğimi mahçup bir edayla erkenden haber vermeye çalışırım ki, boşa hazırlanıp beni beklemesin diye. Ama benim beklediğim kadar kimse beni beklemez, hep bekleyen ve bekletilen ben olurum orası da ayrı bir konu. Bu konuda bir çok insana karşı içimde kırıklık vardır, kimsenin haberide yoktur. Bir arayın gelemeyeceğinizi söyleyin. Birgün bu yüzden birine fena çatacağım ama.. Bu konuda doluyum, dokunmayın patlayabilirim her an... Eşek başı yok burda, bekletecekseniz haber verin, bekletmişseniz bir şey olmamış gibi davranmayın, paşa paşa beklettim şundan şundan dolayı deyip özür dileyin... Bir şey olmamış gibi davrananaları orada gırtlaklıyasım gelir de kendimi zor zapdederim.
Dünde geziye gittik. Saat 10.00’da buluşacağız diye konuştuğumuz arkadaşımız saat 12.30’da geldi. Geç kaldığında ise ben merak edip aradım, neredesiniz diye… Onun umrunda değil, ve gıcık olduğum şeyi yaptı.. Bir şey olmamış gibi davrandı..
Çok mu incelik bekliyorum, insanlara gereğinden fazlamı değer veriyorum bilmiyorum. Randevusuna genç kalan arkadaşım hakkında da artık kafamda her zaman bir soru işareti olacak. O randevusuna geç kalmıştı, geç kalacağını haber vermeden beni saatlerce bekletmişti diye aklımın bir köşesine bu yaptığı yazıldı. Bu hatasına devam ederse içten içe öfkeleneceğim ona karşı. Bundan sonraki bütün buluşmalarda aklımın köşesine yazılan olay aklıma gelecek ve beni yine bekletebileceğini düşüneceğim ama yinede bekletmemek için elimden geleni yapacağım. Bu hengamede kendimle çırpınıp duracağım. Oysa ben ne beklemek, ne bekletilmek nede bekletmek isterdim… Arkadaşımın bu zamana kadar bana yaptığı vefakarlıkları düşünüp bu kusurunu görmezden gelmeye, kalbimdeki iyi yerini korumaya çalışacağım. Kimse kusursuz değil, ben de...
Dünkü gezimizde yolculuk yaptığımız arabamız yolda kaldı. İki saat boyunca dağda mahsur kaldık. Kar ve çamura saplanan arabayı çıkartmak için baya ter döktük. Benim ısrarlarım sonucu geziye gelen kızkardeşim ise zaten hastaydı. O hasta olacak diye çok endişelendim. Arabada baya bekledi ama bir saat kadar sonra sıkılıp oda indi aşağıya. Kah arabayı itiyoruz, kah arabanın açtığı çukuru kar, çalı ve taşla doldurmaya çalışıyoruz. Her taraf karla kaplı olduğundan taş ve toprak bulmamız neredeyse imkansızdı. Arabanın arkasından iterken, tekerleğin fırlattığı çamura bulandım, ayaklarım su içinde kaldı ama kız kardeşimden sonra bu mahsur kalma olayını en hafif atlatanlar arasında ben vardım. Zaten topu topu beş kişiydik. Beş kişiden üçü bay olunca işin ağır yükü baylara düştü. Bayan olmak arada işe yarıyor canım. Her şeye rağmen güzel bir gündü. İki saat sonra mahsur kaldığımız yerden kurtulduktan sonra yaktığımız ateşle ısındık, yanımızda getirdiklerimizle ve ateşte pişirdiğimiz tavuk ızgarayla karnımızı doyurup, güzel bir sohbet eşliğinde yedik.
Soğuk ve yorgun bir gezinin ardından sıcak eve kavuşacağız diye umut ederken büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Erkek kardeşim sobayı yakmayı becerememiş, sobanın bacası dumanı dışa atamamış, ev duman altı olmuştu. Sobanın içinden kovayı çıkartan erkek kardeşim kovayı odunluğa koymuş, kovanın üstüne de su dökmüştü. Su döktükten sonra ise odunluğun kapısını kapatmış, odunluğa dumandan hiçbir ademoğlu giremez olmuştu. Yorgun argın eve gelen benim ise bu manzara karşısında iyice asabım bozuldu.
Çok şükür yangın çıkıp apartmandaki insanlar canından olmadı, erkek kardeşime bir şey olmadı diye kendimi avuttum, gerekli fırçayı atıp, gerekli nasihatları erkek kardeşime yaptıktan sonra sıvadık kolları evi eski haline getirdik. Kovayı tekrar sobanın içine koyduktan sonra ise soba kendiliğinden yandı. En çokta buna şaşırdım. Uğraşsak eminim yanmazdı. İki sene önce dumandan boğulmak üzere iken son anda hayata döndüğüm olay geldi aklıma şimdi... Onuda başka zaman anlatırım. Sahi ben ölümden baya dönmüşüm.. Ecel vaktim gelmemiş galiba. Ne zaman gelecek ki? Bu haftasonum ise böyleydi.

Bugünde iki arkadaşımdan daha doğum günü hediyesi aldım. Doğum haftamı, doğum ayım olarak mı değiştirsem ne yapsam. Bir hafta da yetmedi bana :D

İyiki varsınız arkadaşlarım, dostlarım...

17 Nisan 2009 Cuma

Bonus kafa ve kafasındakiler....


Saçlarımı kestirdiğime pişman olalı çok olduda, bunu yazıya dökeli henüz çok olmadı. Aha şimdi yazıyorum.. Saçlarımı kestirdiğime çok pişman oldum. Kuafördeki kadın, "arada fön çektirmeye gel" dediğinde anlamam gerekirdi. Kadın fön çekecek müşteri bulmak için eline geçirdiği kurbanların saçlarını katlediyor ve kendine müşteri topluyor olsa gerek. En son kurbanıda ben oldum. Ama fön çekmek, maşalamak ve diğer uzun uğraşlar gerektirecek faaliyetler benlik değil ki... Benim ayna başında harcadığım zaman en fazla on beş dakikadır. Aynada kendimi görmekten sıkılırım. İlgiye, iltifatada alışık değilimdir. Doğum günümde farklılık olsun diye saçıma fön çektirip, makyaj yaptırmıştım. O akşam o kadar çok iltifat aldım ki, kendimi baskı altında hissettim. Küfür işitmiş gibi tepki gösterdim. Kırk kere üst üstte "güzel olmuşsun, yarın yemeğe çıkalım mı?" diyen arkadaşımı tersledim. Çok üsteledi ama oda. Beni bileni var, bilmeyeni var. Benden başka bir sürü bayan da var orada. Bende en sonunda, "benim dışımda burada başka bayanlarda var, bütün bayanlar güzeldir, bütün bayanlar çiçektir. Birazda onlara iltifatta bulun istersen" diye tersledim. Sululuğa, laubaliliğe hiç gelemiyorum. Ama o gece hakkaten çok iltifat aldım. Kendimi dünya güzellik yarışmasının birincisi gibi hissettim. Mahçup ve utangaç bir birinci... Gördüğü yoğun ilgi ve iltifatlara benim gibi tepki veren başka bir bayan var mı acaba? Hele bu zamanda güzellik için kendine yapmadığı işkence kalmayan bu kadar kadın varken.... "Güzelsin, hoşsun" diyerek beni kimsenin tavlayamacağı kesin.. Peki ben nasıl tavlanacağım? Bunuda bilmiyorum... Bu hızla ve bu sertlikle bozmaya devam edersem çevremde Kemal amcamdan başka hiç erkek kalmayacak... Off offf halbuki ben 2009 yılı için çok umutluyum. Bu sene ben çocuklarımın babasıyla evleneceğim... Ama kiminle?
Saçlarımı kestirdikten sonra sabahları bonus kafa gibi kalkıyorum yataktan. O asi saçları sakinleştirmek, hizaya sokmak, bir şekil vermek o kadar zor ki...
Erkek kardeşim 29 nisanda Kıbrısa gidiyor. Bugün onunla pasoport çıkartmak için merkeze gittik. 18 yaşını doldurmadığı için muvafakatname belgesini alması gerekiyormuş. Annemin ve babamın imzası gerektiği için pasaportu alma işi haftaya kaldı. Umarım gitme tarihine kadar pasoportu alabiliriz. Bugün kardeşimi gözlemledim. Benim üniversiteyi kazandığımda ki saf, aptal ama bir o kadar kendini akıllı!! sanan halim gün boyu gözümün önünde dolandı durdu. Karar almayı bilmeyen, başkasına söyleyeceği sözcükleri bile bana sormak zorunda hisseden, ayaklarının üstünde duramayan, iki lafı bir araya getiremeyen, asosyal bir kişiliktir kardeşim. Bu yaşına kadar karar almak zorunda kalmayan, her yapması gerekeni biz söylediğimizden komutsuz çalışmayan bir kardeşim var. İlk geldiği güne nazaran bir çok güzel gelişme var, daha fazla iletişim kurup, daha fazla ortak noktamızı bulabiliyoruz fakat daha çok yol alması gerek. Ne büyük kötülük yapmışız halbuki, karar almayı öğretmeliydik ona. Hata yapmasına müsade etmeliydik ki doğrunun neden doğru olduğunu görmeliydi, böylece doğrudan kolay kolay vazgeçmez, sıkı sıkı tutunurdu ona. Bu kötülük banada yapıldığından bu konuda ne onu ne kendimi suçlayamıyorum. Kendi çocuklarıma nasıl davranmam gerektiğini biliyorum artık, acemi anneliğimi kardeşlerim üzerinden giderdim. Allahtan erkek kardeşim "odun erkek!!" kategorisine giriyor ve benim gibi ince, detaycı, sorgulayıcı, derin düşünmüyor. Yoksa benim kadar çok acı çeker, her hata yaptığında kendine vermediği ceza kalmazdı. Günümüzün aklı havada gençlerinden olduğundan giydikleri kıyafetleri ve saçları, olmayan değerlerinden, doğrularından çok daha önemli... Önem verdiği şeyler küçük olduğu için, mutlu olmasıda kolay oluyor, dertleride küçük oluyor. Ne mutlu ona!!!
Geçen gün kaldığı yurttan izin almadan geldi eve. Bunu öğrendiğimde "eve geldiğimde seni evde görmeyeceğim, doğru yurda gideceksin" dedim. Evde kalmak için baya dil döktü, baya duygu sömürüsü yaptı ama dinlemedim. "Gideceksin" dediğim zaman ikinci bir seçeneğinin olmadığını bilir. Yanlış yaptıklarını düzeltmesi için zorlamak yerine yanlışına göz yumsaydım, yanlışlarının devamının geleceğini çok iyi biliyorum. Hayatı bu yanlışlarla dolu... Yaptığı bir işin sonucunu düşünme kabiliyeti yok ki. O an istemesi istediği şeyi yapması için yeterli. Bu diyaloglarımıza şahit olan iş yerinde ki arkadaşım ise "çok gaddar olduğumu, harçlığını çok az verdiğimi" söyleyip, kendimi kötü hissetmeme neden oldu ama kötü hissetmemde davranışlarımın değişmesine neden olmadı. Fazla para verdiğimde ya sigaraya yada internet kafeye gitmek için harcıyor. Çalışma hayatına girdiğinde ise hatalarına kimse göz yummayacak, kimse ona merhamet göstermeyecek? Kimse.... Kadınların duygularını gereğinden fazla ön plana çıkartmaları hatadan başka bir şeye neden olmuş mu? Yok!!... O erkek!!, o yemek yapamaz, ihtiyaçlarını kendisi gideremez diye her hizmetleri yapılıp herşey ayaklarına gidiyor. Bu seferde erkekler; "bütün kadınlar bana hizmet etmesi gerek!!" diye düşünmeye başlıyorlar. Kadınlar onların özel hizmetçileri!!... Yok ya... Kendi kendine yetemeyen, her işi için başkasına muhtaç olan insanın asalaktan ne farkı var? İhtiyaçlarını gideremediğinde ve ayağına kadar götüren bir hizmetçisi!! olmadığında erkeğin düşeceği bunalımın sorumlusu kim olacak? Birde bunun içine duygusallığı karıştırıp bu çarpık düzende yanlışı aramak yerine, beni gaddar ve kötü abla olarak görmezler mi? Bir hafta sonra benim kanatlarımın altından uçup gittiğinde benim kadar ona merhamet ve ilgi gösterecek bir insan çıkacak mı karşısına acaba... Yaprak dökümünün ikincisini yaşamama çok az kaldı... Zaten içim kan ağlıyor... Oda gidiyor yaaa...
İş yerindeki odamda artık yalnız değilim. Anlaşabildiğim bir arkadaşla artık beraber çalışıyorum. Daha pozitif ve daha ılımlıyım. İşleri artık stres yapmıyorum, iş yerinden izin almakda sorun olmuyor. 2009 yılı benim için iyi olacak bunu hissediyorum. Bu yıl çok şey değişecek, değiştireceğim hayatımda... Uzun süre yalnız çalıştığımdan, davranışlarımda ki farklılıkların ve kendimdeki değişikliklerin farkında değildim. Yeni çalışma arkadaşım açık sözlü bir insan olduğundan bütün davranış, hal ve hareketlerimin kendisine ne kadar farklı geldiğini dile getiriyor.
Odamda hiç bir kağıt çöpe gitmez. Ayrı bir poşete yanabilecek herşeyi koyar, onları evime getirir sobada yakarım. Yanımdaki stajyer öğrencilerede aynı şeyi söylediğimden onlarda kağıtları o poşete koyarlar. Geçen gün "içtiğimiz kolanın şişesini de çöpe atmayın, dışardaki çeşmeden su getirelim onunla" dediğimde herkesin yüz ifadesini unutamıyorum. O yüz ifadeleri çok komiktiiiiii.... Bir saat benimle dalga geçtiler. Benim evimin çöp ev olmasından şüpheleniyorlarmış, beni alacak adam yaşamışmış, mış da mış mış... Lavabodan boşa akan su için onları uyarmalarım, boşa yanan lambaları söndürün demelerim... Hangi birini sayayım. Ben tuhaf bir insanım, onlar normal.... Bence ben normalim, onlar anormal... Küresel ısınma, kıtlık, kuraklık, erozyon... kapımızda... Çocuklarımız bizden davacı olacaklar ahirette... Gelecekte çocukların susuz, aç kalacağını bile bile bu kadar lüks yaşamaya hakkımız var mı? Bence yok... Siz ister bana tuhaf deyin, ister gaddar deyin... Ben yine bildiğimi yapacağım... Bunu çocuklarımız için yapacağım... Belkide benim hiç çocuğum olmayacak... Sizin çocuklarınız için yapacağım...

Bir şeyi tam bilmek...

Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış . Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nın ünlü bir Judo ustasına gidip yapılacak bir şeyin olup olmadığını sormuş. Hoca:
- "Getir çocuğu bir bakalım", demiş. Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. Hoca çocuğu süzmüş ve :
-"Tamam. Yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz" demiş. Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve "bu hareketi çalış" demiş. Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış. Sonra hocasının yanına gitmiş. "Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?" diye sormuş.Hocanın cevabı:
-Çalışmaya devam et olmuş.2 ay, 3 ay, 6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş. Çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış. Hocanın yanına tekrar gitmiş: Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek misiniz?
- Sen aynı hareketi çalış oğlum . Zamanı gelince yeni harekete geçeriz.
2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş. Bir gün hocası yanına gelip; "Hazır ol!" demiş. "Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!". Delikanlı şok olmuş. Hem sol kolu yok hem de judo da bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağı düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.
Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken.. ikinci, üçüncü maç.... çeyrek, yarı final ve final...Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. Tam bir üstat delikanlı dayanamayıp hocasını yanına koşmuş..
-Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tekbir hareket var. Bu kadar bana yeter. Bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim. "Olmaz" demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil. Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:
-Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım.?
-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki ,artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir!
Bunu anlatan dostumuz bir de şunu ekledi: İnsanların eksiklikleri bazen , aynı zamanda en güçlü tarafları olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarında olmasın..!!

16 Nisan 2009 Perşembe

Yangın...


Pamuktan döşekler yaptım sana..
Üzerinde mışıl mışıl uyu diye..
En güzel dilekleri tutup, en güzel duaları yaptım...
Hiç yanımdan ayrılma, kalbimin dışına çıkma diye...
Mutluğuma sebep bildim yüzündeki tebessümü
Gözündeki tek damla yaşa, set çektim hüznümü
Yolundaki taşları kaldırmak için kanattım ellerimi
Düşman bildim senin çehrene göz dikenleri
Baştacı ettim kadrini bilenleri...
Her hücrem, her zerrem seninle dolsun...
Yokluğun en büyük cezam olsun..
Hasretinle yanayım, yok olup tekrar varolayım...
Senin acını çekip sensizliğe mahkum olayım...
Sensizlikte bile hep seni bulayım...
Su istemem bu yangına, yandıkça olgunlaşayım.
Yandıkça başka canları tutuşturacak ateş olayım...
veya
(Tatlandıkça başka yangınlara timsal olayım...)
Şiirin sonu hangi mısra olsun karar veremedim. Sizce hangisi?
Haccecan
16.04.2009

15 Nisan 2009 Çarşamba

Haccecan Haftası


11.04.2009 Cumartesi günü ve 12.04.2009 günü ayrı ayrı gezilere gittim. Haftasonları gezme işini abarttım sanırım ama evde oturup temizlik yapma düşüncesine tahammül edemiyorum. Erkek kardeşim ve kız kardeşimin gitme vakti yaklaştıkça evden uzak kalma süremde artıyor... İki sene öncesine gideyim biraz... Buraya yeni gelmişim. Kimseyi tanımam bilmem, kimsenin sohbeti bana hitap etmiyor, insanların içleri ve dışları farklı farklı... Kimse beni anlamıyor ya da benim kimseyi anlamadığım zamanlar. İş yerinde sabah bir odaya kapanıyorum, akşam beşe kadar koşturuyorum, yoruluyorum, stresleniyorum, dünyanın işini yapıyorum ama yaptığımı bir tek ben biliyorum. Ne bir kimse çalışmalarım için takdir ediyor, ne bir selam veriyor, ne günaydın diyor ne bir merhaba diyor. İşi düştüklerinde yüzlerine yapay bir tebessümle geliyorlar. Benim için ise samimiyet çok önemlidir. Bir insan küfürde edebilir ama samimi olsun, gerçekten kızmışsa kızsın, dağıtsın ortalığı hiç mühim değil. Rol yapan, sahte, yapay olan hiç bir şeye tahammül edemiyorum. Neyse bu bana samimi gelmeyen iş ortamında mesai bittikten sonra eve gidiyorum, abur cubur atıştırıp televizyon karşısında uyuyorum. Haftasonları ise ya cam siliyorum, ya halı siliyorum. Benden başka kimse yok ki evde zaten, kirlenmeyen, tozlanmayan yerleri tekrar siliyor, süpürüyorum. Komşular bir gün eve geldiğinde apartmanın en temizi seçmişlerdi beni. Kimin evi pis sayıp dökmüşlerdi yanımda. Komşuların arkasından atan bu komşularıma daha güvenemedim zaten "başkasının arkasından konuşan neden benim arkamdan konuşmasın ki..." İçten içe gülmüştüm. Halbuki ev işlerinden bıkalı çok olmuştu. Her gün yap, hergün aynı işler.. Sonu gelmeyen ev işleri. Yaptığınız halde takdir edilmediğiniz, yaptıklarınızın göze gelmediği işler... Ev işleri derin konular onu başka zaman yazarım... Fotoğrafla uğraşmaya başladıktan sonra hayatım değişti. O arkadaşlarımla tanıştığım için hergün şükürler ediyorum.
Konumuz geziydi sanırım. O konuya geri dönüyorum. Cumartesi günü dağ tepe gezdik, pazar günüde farklı bir dağı yürüdük. O gün harikaydı. O gün dere kenarındaki iki ağacın arasına ip bağlandı. Dereyi o ipten kayarak karşıdan karşıya geçtik. Başımda dağcıların kaskı, "aaaaaaaa" diye bağırarak derenin üstünden geçtim. Harikaydı.. Geçmeden önce herkes "korkma, şöyle yap, şurayı tut gibi nasihatta bulundu." Ben zaten korkmuyordum ki... Bu iş sanki hergün yaptığım bir işti. Adrenalini seviyorum ben. Çocukluğumuzda da salıncakta deli gibi sallanır. Salıncak en hızlı ve en yüksek seviyesindeyken salıncaktan atlar, en yükseğe kim atlıyor yarışması yapardık. Abimi geçemezdim ama fenada atlamazdım hani...
Ankaraya gidip geldikten sonra Kemal amcam ve bir çok arkadaşımı göremiyordum. Pazar günü yaptığımız gezide hepsiyle tekrar bir araya geldik. Sanki çok zaman geçmemiş, hiç bir şey olmamış gibi eski samimi ve güzel ortamı tekrar kurduk. 3 saatlik bir yürüyüşü Kemal amcamla yaptım. Kemal amcam konuştu ben dinledim. Mübarek engin bir deniz, her dalışımda içinde çeşit çeşit, renk renk bir dünyayla karşılaşıyorum. Bu sefer gençlik aşklarını anlattı bana. İçim cız etti. Gençken sevdiği kızla evlendirmemişler, ailesinin evlenmesini istediği kızıda o istememiş. Olayların dışında başka bir kızla evlendirmişler Kemal amcamı. O aşkını anlatırken hala gözleri ışıl ışıl... "Nasıl istemediğin biriyle evlenirsin? Sevdiğin kız için neden mücadele etmedin?" diye sordum ama nafile. Olayların üstünden çok sular geçmiş. Kader işte... Çok istediğiniz şeylere kavuşamamak kötü bir durum gibi görünüyor fakat işin aslı öyle değil. Sevdiğine kavuşsaydı, gözünde ve kalbinde bu kadar değerli olurmuydu acaba? Ya üçüncü kişi? Olayda hiç bir suçu olmayan eşinin ne suçu var? Başkasına ait bir kalbin sahibiyle evlenmek kadar üzücü ne olabilir?
13 Nisanda doğdum. Pazartesi günü burdaki en kral arkadaşım ve kızkardeşim bana süpriz doğum günü yaptılar. Çeyizimin en nadide parçalarından birini hediye ettiler bana. Borcam tepsi mi tabak mı pek anlamadım ama çeyizimde baş köşeyi aldı, alan kişilerin kalbimdeki güzel yerleri bu borcamın değerini artırıyor.
14 Nisan akşamı da doğum günü olan 2 arkadaşımla birlikte doğum günüm tekrar kutlandı. 10-15 arkadaş toplanıp bir araya geldik saatlerce sohbet ettik.
Bu haftayı Haccenın doğum günü haftası ilan ediyorum. Bu hafta boyunca bütün kutlamaları kabul edeceğim...
Dün doğum günüm için bir araya geleceğimiz için farklı birşeyler yapayım dedim, gittim bir kuaföre.. Saçlarıma fön çektirdim ve makyaj yaptırdım. Aynada kendimi tanıyamadım. Öyle makyajla, süsle pek alakam yoktur. Dağlar Kızı Reyhandım ben. Akşama beni görenler tanıyamadı, bakan bir daha baktı ve hayatım boyunca almadığım kadar iltifat aldım. Bu aralar çok güzelsin ve çok iyisin sözlerini çok duymaya başladım. Yaşım ilerledikçe daha güzelleşiyorum galiba. Şarap gibi yıllandıkça tatmı kazanıyorum nedir? "Çok iyisin, Allah senin gibi iyi birini karşına çıkartsın" diyende var, kimide diyor ki, "iyilerin kaderi iyi olmaz, inşallah kötü birine düşmessin" diyende var. Bu bilinmezlik canımı sıkmaya başladı, ne olacaksa, kim olacaksa bir an önce olsun. Her karşıma çıkan bekar beyi acaba kocam bu mu, bundan iyi baba olur mu, iyi eş olurmu diye düşünmeye, hayalden hayale uçmaya başladım. Böyle düşünüp düşünüp sonra kendime gülüyorum.
"Allahım beni sen yarattın, ne kadar sabırsız olduğumu bilirsin. İlla birisi hayatımda olacaksa onu karşıma çıkart, çıkmışsa dilini açda açılsın bana ne olacaksa olsun, çıkmayacaksa bunu bana bildirde beni böyle merakta koyma ne olur, olmayacağını bilipte yoluma öyle devam edeyim." Benim makyajlı bakımlı halimi gören Kemal amcam " Seni artık böyle göreceğim, böyle daha kolay koca bulursun" dediğinde gülmekten öldüm. Beni evlendirmek isteyen, sahip çıkan, koruyup kollayan, seni benden isteyecekler diyenlerin sayısı o kadar çoğaldı ki... Kemal amcamın dışındaki birisinin sahiplenmesi, evlilikle ilgili olun diğer özel konularda olsun bana laf söylemeleri acayip dokunuyor.
Çığ felaketinden kurtulan arkadaşımla samimiyetimiz gittikçe artıyor. İnsanlığına hayran olmaya başladım. Her konuda bilgisi var, birçok erkek onun yanında halt etmiş. Bilgi, cömertlik, açıksözlülük konusunda takdire şayan bir insan. Hayatında her zorluğu aşmış ve "geçmişime baktığımda alnım açık, dik durabiliyorum" diyecek kadarda doğru yaşamış. Erkek olsaydı hiç düşünmez evlenirdim onunla, birde Kemal amcam bekar olsaydı hiç düşünmezdim.
Bekar erkekleri koca adayı olarak görmeyi bırak, kızları bile erkek olsaydı evlenirdim diye düşünmeye başladığıma göre sonum iyi değil. Ne vardı Kemal amcam bekar olsaydı veya çığdan kurtulan arkadaşım erkek olsaydı.
Bir kaç gündür yazmadığım için beni merak eden ve halimi hatırımı soran Zeynep Melikeye, doğum günümü kutlayan bütün arkadaşlarıma teşekkür ediyor, nice senelere hep birlikte inşallah diyorum. Birazda kendimi şımartayım, İyiki doğdun Haccecan, iyiki varsın, dünya seninle daha güzel..