Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

28 Eylül 2021 Salı

Deprem

 

Deprem’lerin olduğu yeri sallayan, çarpan, yıkan, yok eden, öldüren, parçalayan etkisinin yanında insanın ruh dünyasında da aynı etkisi vardı. Depremin ardından gidenler için değil de kalanlar için her şey daha yeni başlıyordu. İki dünyaları da yıkılmış insanların gözlerinde ki o keder… Girecek ne evleri kaldı, ne de koynuna girecekleri kocaları, sevecekleri çocukları… Bu kadar acı neden? Neden? Neden sorusunun cevabı ardından gelen o isyanlar… İçlerinde yanan o cehennemler… İnkarlar…

Büyük acıların ardından gelen o isyana sıkı tutun… Ruh dünyanın baştan aşağı yıkılması gerekiyordu baştan şekil vermen için. Eskinin yenilenmesi için yıkılmasından başka bir çaresi yok maalesef. O isyanın ardından her şey ama her şeyi yeniden yapacak gücün içinden geldiğini göreceksin. Evini her şeyiyle yeniden yapacaksın, gidenin yeri dolmayacak ama bıraktığı acılar seni yepyeni bir sen yapacak… Tek şart var. Yapacağın yeni senin eskisinden daha iyi olmasına niyet etmek. Geçmişe takılmamak. Acına takılıp yenilenmeyi kabul etmediğinde cehennem ateşleri seni bekliyor olacak…

Karşıda ki ile hiçbir şey ite kaka olmuyordu. Çocukluğun da onu seven ablaları, babası, annesi vardı. Annesinin bütün negatifliğine rağmen babası tarafından her zaman nazlandığını söylüyordu. Her hafta sonları çevrelerinde ki gezilecek yerlere hep beraber gider gezerlermiş. Sevgiyi babasından gördüğü gibi Karşıda ki sevgiyi  göstermeyi de biliyordu. Ne haddi aşıyordu, ne de geri duruyordu. Saygı da asla ama asla kusur etmiyordu. Çok yol yürüttüm ona… Benim evime gelmesi için bile yürüyerek 3 km yokuş çıkması gerekiyordu. İnerken de yolu uzatmak için 6 km'lik yolu tercih ediyorduk.   

Onunla ilgili kafamda takılan noktalar yok muydu? Tabi ki vardı… Bir kere hiç sosyal değildi. Ama gittiğim bütün sosyal ortamlara girme cesaretini gösteriyordu. Hiç kitap okumuyordu. Ancak asla kitap okumam diye bir söylemde de bulunmuyordu. Değişime açıktı. Karşıdaki'ni kendi seviyeme denk görmeyen bir yanım vardı. Seviye!! Alarm alarm. Bu kelime beynimde şimşeklerin çakmasına neden oldu. Dur bir dakika bununla ilgili geçmiş kayıtlarıma bakmam gerek. Hayatımda beni kendi seviyesinden aşağı gören iki kişi vardı. Birisi  tanıdık kadın bir öğretmen, diğeri ise Karadeniz. Kendilerini üst seviyede gören bu iki insanda yalnızdı. Kendilerini diğerlerinden ayrı bir seviyede görerek yalnızlığı deneyimledikleri özel bir alanda yaşıyordu ikisi de. Kendilerini gördükleri seviye üst seviye değildi ancak onlar öyle algılıyordu. Ben bir bok olmadığımı kabul ettiğime, yalnız bir hayat sürmek istemediğime göre kendimi Karşıdaki’den  üst seviyede görmemeliydim. O kitapta ne yazıyordu. Hepimiz sonsuzluğun parçalarıydık, hepimizin kat ettiği mesafe ve hız farklı olsa da istikamet aynıydı. Benden geri kaldı diye onu küçük görmek kibir değil miydi? Kibir benlik miydi? Asla. Ona alt seviyedeymiş gibi bakmamaya çalışacaktım. Benim açlığını hissettiğim iki konuya odaklanacaktım. Sevgi ve saygı. İçimde ki öfkeli Haccecan seviye konusunda konuşmaya devam ediyordu sürekli. Sen bundan daha iyilerine layıksın!! Sen daha  zekisin!! O senin kadar zeki değil!! Senin kadar maaş almıyor!!! Onu susturuyordum. Yüz yüze yaşadığım ilk gerçek ilişkiyi benim egom yüzünden bitirmeye hiç niyetim yoktu. Tartışmalarda oturup çözebiliyorduk, özür dilemekten de kesinlikle gocunmuyordu. Olumsuzlukları benim aşamayacağım boyutta değildi, eksiklikleri benim tamamlayamayacağım kadar çok değildi. Onda ki boşlukları ben doldurabilirdim. Benim öfke anlarımda sakinleştirici etkisi, alttan alması, o anlar da bana özel alan tanıması, anlayışlı olması... Bu öfkeyle kimse daha önce baş etmeye uğraşmamıştı bile. Beni yavaş yavaş tüketen bu öfkeli hallerimden kaçmamıştı... Benimle böyle uğraşan, önemseyen  birisine sırtımı dönebilir miydim? Tabi ki hayır... Değişmeye karar vermiştim. Bu değişimden ilk nasibini alması gereken içimde ki bu herkese ve her şeye karşı hissettiğim yoğun öfke duygusuydu. Bu duyguyla nasıl baş edeceğimi henüz bilmiyordum... Daha çok zamana ihtiyacım vardı... Karşıda ki'nde bu kadar sevgi ve sabır var mıydı bilmiyordum... 

Devam edecek...   

24 Eylül 2021 Cuma

Dere

Her anın ama her anın çok değerli olduğunu bilseydin, bilmekte yetmiyor tabi bir de bunu deneyimleseydin… Anlardan oluşan luğun içinde yüzdüğünü hissetseydin acıların diner miydi? Dünyaya yine de böyle küser miydin? Dünya’nın sonu cennete çıkıyor. İnanmıyorsun değil mi? İnanmıyorsan bu deneyimi algılayacak zamanın gelmemiştir. Zorlama kendini. İçinde yandığın azap eninde sonunda cennete getirecek seni… DONA sözü.

 

Karşıda ki ile görüşmelerimiz son hız devam ediyor. Şehirde yürüyoruz… Tarihi bilmiyorum. Günlerden bir gün işte. Yıllar öncesini hatırlamam mümkün değil o kadar da zeki olamam ya!! Hayatında hiç yürümediği kadar yol yürütmüştüm Karşıda ki'ne. Ama bir kez şikayet bile etmemişti.  Yanımda olduğu için mutlu görünüyordu.  O kadar sıradan ki… Taraftarı olduğu takımın maçına bilet bulamadı diye saha kenarlarında ki direklere çıkıp maç izliyormuş. Okuduğu yüksek okulda ki geçirdiği günlerden bahsediyordu. Ne bir faaliyet, ne kitap, ne başka bir şey… Başka ilden maç izlemek için gelip gidiyormuş.  Avam ne olacak…   Aman Allah’ım benim her yanımdan sosyallik akıyordu.  Sergiler, geziler, faaliyetler, denetimler… Karşımda ki asgari ücretli olarak çalışıyormuş. Benim maaşımın yarısından az para kazanıyor.  Ay ne kadar da az para kazanıyor. Maaşımla ezerim lan seni… İsteseydin İstanbul Boğazının kenarında yalıda oturabileceğin bir seçeneğinde vardı. Zenginlik isteseydin bu seçenek de çıktı karşına. Her şeyi kıyaslayan sesi konuşturmayacaktım. Ben bir bok olduğumun farkına varmıştım. Ben sadece o anda ne hissediyorsam onu doyasıya yaşayacaktım. İçimde ki herkese karşı öfkeli Haccecan’ın onun yanında sesi çıkmıyordu. Bam tellerimin hiç birine basmıyordu. Yürüyoruz. Dur bakalım bu yürüyüşün sonu nereye çıkacak?

Tanıdığımın aracı olduğu birisiyle görüşmeye başladığım için güven duygusu vardı. Ses tonunda ki o sakinlik, konuşurken yavaş ve neredeyse duymakta zorlandığım ses tonuyla, ağırlığıyla beni sakinleştiriyordu. Yıllarca beni görürmüş yollarda. Hoşuna gidermişim. Kafasında bir yerlerde hep varmışım. Karşıma tam zamanında ve olması gereken yerde çıkmıştı. Daha önce çıkmış olsaydı yanaşamazdı bile…

Hafta sonları buluşuyorduk genelde. Bir hafta sonu değişiklik olsun diye ilçenin tenha mahallerinde yürüyorduk. Mahalleleri geçmiş köylerde yürüyorduk. Meraklı bakışlar arasında yürüdük yürüdük… En sonunda bir dereye gelmiştik. Dere Haccecan’ın geçemeyeceği bir dere değildi. Ulan ben ne yollar, ne dağlar geçmişim bu dereyi mi geçemicem be!! Karşıda ki eğilmiş “sırtıma çık seni derenin karşısına geçireyim” dedi. Yok daha neler? Bu sözleri birkaç kez tekrar etti. O kadar kesin konuştu ki hayır diyemedim. Çıktım sırtına. Bir adım… İki adım derken ayağı kaydı Karşıda ki’nin. Hoppp .. Cuuppp .. Senin kadar kilom var benim be!!! Karşıda ki  belden aşağısı hep su içinde kalmıştı. Ben ucuz atlatmıştım paçalarım ıslanmıştı sadece. Kahkahalarla gülüyordum. O hali o kadar komikti ki… O kendini kurulamaya uğraşırken ben dakikalarca gülmüştüm. Kurutmak için pantolonunu çıkardı. Deeesturrrr dedim. “Ben senden utanmıyorum ki” dedi. Beni hangi ara bu kadar kabullenmişti inanın hiç farkında değildim. Ama bu sözü ılık ılık içime akmıştı. (Burada gözlerim yaşardı yazarken) Karşımda ki yavaş yavaş yanımda ki yerini almaya başlıyordu.

Devam edecek…

Kendime not: Yazdığım anlarda kendimle ilgili bir şey farkettim. Eski Haccecan’ın ruh hallerinin hepsi içimde duruyormuş. Ben hangisini ortaya çıkartsam veya hangisi çıkmak isterse fışkırır gibi dışarı çıkıyor. Yaşamak tam olarak da buydu…

23 Eylül 2021 Perşembe

Bilgisayara format attım bekliyorum...

 

İnsanlık, eski sürüm işletim sistemi yüklü bilgisayar gibi. Bu bilgisayarda o kadar çok virüs var ki. Hackerlar da sürekli iş başında. Bilgisayar sürekli hata veriyor. Çalışmıyor. Topyekûn format  atıp yepyeni bir işletim sistemi yüklememiz gerek. İsteyen istediği gibi programı yükleyip kendi hayatını istediği gibi yaşasın. Mümkün mü? Mümkün. Her şeyi sil baştan yazmalıyız. Her şeyi ama her şeyi… İnsanlığın sıkıntılarının baş nedeni batıl yani güncelliğini kaybetmiş virüs yüklü işletim sistemi. Bu bilgiler her alanda ama her alanda var. Batıl bilgiler görevini tamamladı. Onları geri dönüşüm kutusuna değil direkt  'luğa göndermemiz gerek. İnsanlığın bilgileri eski sürüm olduğu için karşılaştığımız olaylar hep aynı.  Kurban rolünü üstlenmiş insanlarla aynı kötü senaryoyu yaşayıp duruyorduk. Hakikat bilgilerine ihtiyaç vardı. İnsanlığı her alanda ama her alanda hazırlayacak, güncelleyecek bir işletim sistemi var mı? Cevap. Var.  Nerede mi? Cevap o kitap. 

Erciş depreminden sonra bir arkadaşımın aracılığıyla telefonla birisi aramıştı beni. Tanışmak için. Aynı meslekten birisi. Hayatımda duyduğum en sönük, durgun, anlaşılması zor sese sahipti karşıda ki. Sesi o kadar derinden geliyordu ki. Anlamak için "efendim anlamadım" diye tekrar tekrar soruyordum. Biraz konuşup kapattık. Senin de hiç şansın yoktu!!!  

 Artık cılız sesli olduğu için kimseyi red etmeye gücümde yoktu halimde… Ruhsal olarak o kadar açtım ki… Aradığım sadece huzur ve sevgi… Çok şey mi istiyorum? Bir yudum sevgiye o kadar muhtaç haldeydim ki… Birisi gelip o yangını söndürsün ne olur? Fırtınalardan, kendimle savaşmaktan yorulmuştum. Ön yargılı olmamaya kararlıydım. Artık akışa bırakacaktım. Yüz yüze görüşme fırsatı verecektim ona.   

Bir restoranda aracı arkadaş ve Karşıdaki ile  oturduk. Karşıda ki hiç konuşmadı. Utangaçlığından mı konuşamadı? Biz hep aracı arkadaşla konuşuyorduk. Aracı arkadaşın da çenesi maşallah. Susmak bilmiyor.  Sadece yemek yiyerek kalktık.  Yüz yüze verdiğim ilk fırsat fırsata dönüşemedi. Ne oldu şimdi? Ne konuştuk ne bi şey… Aç karnımızı doyurmuştuk. Ama ben ruhum aç olarak masadan kalktım. O güne ait hatırladığım bana hiç itici gelmediği, çekici de gelmemişti. 

Bir akşam yine telefonla aramıştı Karşıda ki. İş çıkışı ertesi gün yemeğe davet ediyordu beni. İtici gelmediyse ikinci şansı da vereyim bari. Herkesi itekleyen, red eden Haccecan’ı susturmaya kararlıydım. Yüz yüze ikinci fırsat mı bu? Vay be… Bu bir devrim…Özden gelen ruhuna bakacaktım artık. Bunun için gereken zamanı verecektim. 

Ertesi gün iş çıkışı akşam benim Kaf Dağının tepesinde ki  evimin oraya arabayla gelip beni almıştı. Aynı restorana yine gitmiştik. İtici gelmiyordu karşıda ki. Sessiz, uyumlu, ağır bir mizacı vardı. Çekimserdi. Bütün karşıma çıkanları rakip olarak görürken onu görmemiştim. İçimde ki mücadeleci Haccecan’ı ortaya çıkartan tek kelime bile etmemişti. Etseydi hatırlardım. Ömür boyunca da yüzüne vururdum. Öyle pis bir huyum var. O akşamdan hatırladığım şey; koca tabakta ki salatanın suyunu “şifalı bu su” diyerek kafama dikip içmiştim. Şu an asla yapmam, o ana kadar da hiç öyle bir şey yapmamıştım.  O su gerçekten de şifalıydı da ondan mı içmiştim acep? Bu su sihirli bir iksir miydi?  Karşıdaki  çok sonra bu davranışımın çok hoşuna gittiğini söyleyecekti. 

Devam edecek...  

22 Eylül 2021 Çarşamba

Kendini arıyorsan bu yazıyı okumalısın...

 


 Şurada bahsettiğim kafamda ki aşkın tanımı değiştikten sonra bende değişmeye başladım. Karşıma çıkan herkesin bir amacı vardı ve bana aynalık yapıyordu aslında. Aşka yüklediğim anlam o kadar büyüktü ki. Bu büyük anlamı taşıyıp taşıyamadığımı test edildiğim olayları yaşamıştım Karadeniz’le. Kalabalık ortamlarda çevresinde bir sürü erkek olan Haccecan özel konulara sıra geldiğinde kimsenin yüzüne bakamazdı. Yaklaşmaya çalışandan kaçardım.  Zordum ben uğraşsın dursun!… Yüz yüze görüştüklerimin hiç birisiyle de olmuyordu. Erkeklerle bilgisayar üzerinden konuşabiliyordum sadece. Karadeniz’den önce kırdığım bütün kalpler için de bir bedel ödenmeliydi. Ödüyordum işte. Bedel yasasından kaçış yoktu. Yaşattığım bütün acılar üzerine hepinizden özür diliyorum. Ancak biliyorum ki sayemde yaşadığınız acılar sizi bambaşka yerlere getirdi. Aşk acısı berbat bir şeydi. Yaşamayan bilmez. Kafamda geçmişten gelen bana yüklenen ne varsa hepsini analiz etmeye, düşünce dünyamı baştan oluşturmaya başladım. . Bu bir anda ve çok kolay olmadı tabi…  Bunun için hayatımın temeline aldığım o kitabın katkısı unutmamak gerek. Düşüncelerim değiştikçe bende değişiyordum, ben değiştikçe karşılaştığım benzer olaylarda değişiyordu. Ama kendimi arayışım devam ediyordu.

Yeni bir eve taşınmıştım. Eve internet bağlatmamıştım. O zamanlar akıllı cep telefonları da yoktu. Gündüz işten fırsat bulamadığımız için sohbet etme fırsatımız iyice azalmıştı Karadeniz’le. Ondan uzaklaşmak iyi gelmişti. Ekran karşısında iletişim kurmak artık bana hitap etmemeye başlamıştı. Sınırsız olduğumu öğrendikten sonra sınırlı iletişim artık bana yetmiyordu.  Candan, kandan yaratılmıştım. Bir makinanın karşısına geçerek iletişim kurmak, insan tanımaya çalışmak o kadar saçma gelmeye başlamıştı ki… Bunu o kadar çok kişiyle ve o kadar farklı kişilik tipleriyle yapmıştım ki…  Tamam tanıyorum, biliyorum peki sonra? Bu ne ya… Çıkmaz yol işte… Hepsinin bana kattığı her şey için şükranlarımı sunuyorum. Ancak artık bu yol bana hitap etmiyordu. Gerçek bir ilişki için hazır olduğumu hissediyordum.  Bu düşünceler bende oluştukça kader ağlarını da örüyordu.  

Erciş depremi…  2011 yılında görevli olarak gittiğim deprem.  Orada deneyimlediğim çok büyük acıların etkisiyle  hayatımda her şeyi daha hızlı gözden geçirir olmuştum. Bu acıları insanlar neden yaşıyor ki? Aslında acıyı neden yaşadığımızı o kitaptan öğrenmiştim. Bilgi öğretmekle yetinmeyen hayat, karşıma deneyimlemeyi de çıkarıyordu. Bu deprem hayatımda deprem etkisi yapmıştı. O kitapta ki anlatılanları bire bir deneyimliyordum.  

Yaptığım çoğu şey, o yollar, o koşuşturmacalar, kendimden kaçmak içindi. Kendimle baş başa kaldığımda içimde ki azapla baş başa kalıyordum çünkü. Yaptığım onca şey de kendimi bulmama adım adım yaklaştırıyordu. Her şey o kadar iç içe ki… Bulmak için kaybolmak gerekiyordu. Kaybettiğim beni bulmam gerekiyordu...(Devam edecek)

20 Eylül 2021 Pazartesi

Ruhsal Acı Çekiyorum Diyorsan Okumalısın...

 


(Yeryüzü nasıl insan tarafından doldurulan fiziksel çöplerle doldurulduysa, fikir dünyamız da çöplerle dol(duruld)u… İnsanın fikir dünyası çöple dolu olduğu için her yanımız ızdırap dolu. Ruhun acı çekiyorsa bil ki bir sebebi vardı. Ama sürekli acı içinde yaşamak zorunda değilsin. Piştiğin yeter!!! Zaman artık temizlik ve arınma zamanı… Çöplere şikayet ederek ne kadar daha zaman harcayacaksın? Acılarından çıkış yolu bulamayan bütün canlara şifa olmak ve bu yolda kanal olmak niyetiyle başlıyorum.)

 Hayatının miladı ne diye ? sorsanız (şurada da bahsettiğim)  kitap derdim. Karadeniz’le Likya yolu yürüyüşünün ardından ondan ayrıldıktan sonra tesadüfen elime aldığım ve Manavgat çayının kenarında 5-6 saat aralıksız okuduğum o kitap. Tarih 28 Ekim 2009. İlk okuduğumda ki o sevinç, o mutluluk, o huzur hali aklıma gelir hala sevinirim. İyi ki … İyi ki… İyi ki …   kere iyi ki karşıma çıktı. Karşıma çıkartana ve kitabı yazana selam olsun… Kitap tam olması gereken yerde ve zamanda karşıma çıkmıştı… Hiç bir şeyi boşuna yaşamadım. Kendi özümü- ruhumu arınarak bulmamı sağlayan, içimde yanan cehennemleri ben anlayıp, olgunlaştıkça yavaş yavaş söndürecek kitap. O zamanlar hiçbir şey ama hiçbir şeyin farkında değildim. Soruları kafamda oluşturan, dar kalıplarımı genişleten, dini sorgulamama neden olan Karadeniz’in hayatım da ki görevi tam olarak buydu. Soru yoksa cevap da yoktu. Soru sormaya niyeti olmayan birinde soru sordurmaya başlatmak tam bilge insanların yapacağı bir işti. Soru sorma ve araştırmaya başlamalarım, sorgulamalarım onun sayesinde oldu. İyi ki benim karşıma çıktı. İyiki, iyi ki, iyi ki…  kere iyi ki....  Yaşadığım acılara ahlanıp vahlamaktan başka bir şey yapmıyordum. Kurban rolünü benimsemiştim. Geçmişte yaşadığım kötü deneyimleri bana tekrar tekrar yaşatacak kişileri hayatıma sokuyordum. Karşımda ki iyi bir insan olsa bile geçmişten gelen acılar beni bırakmıyordu. İyi bir insan mı, nasıl biri?… Güvensizdim. Sorular çoktu ancak karşımdaki insanı değerlendirecek alt yapım da yoktu. Karadeniz’den çok önce başlayan yıllara varan ruhsal acılarım çok derindi. Sürekli hüzünlü müzik dinlerdim. Bu ruhsal acılara bedenim de tepki veriyordu artık. Geceleri uyurken sabaha kadar uyku ile uyanıklık arasında bedenimde ki ani ürpermeleri hissederdim. Karabasanlar çökerdi üzerime. Uyuyamazdım. Sabaha karşı uykuya dalar uyandığımda o dinlenmiş, huzurlu halde olmazdı üzerimde. İç çatışmaları içerisindeydim sürekli. Söylenen iyi şeyleri bile yanlış anlama, alınma hali… Hep olumsuz düşünür, çevremde olup biten olumlu olayları fark etmezdim. Olumsuz olanlara dikkat ederdim ve onları hayatıma alırdım. Huzurum yoktu. Mutlu değildim. Dahası neden mutsuz olduğumu da bilmiyordum. Arıyordum ama ne? Para kazandığım bir işim vardı. Geziyordum. Etrafım insan doluydu. Fotoğraf, dağcılık… Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyordum. Bir de Feryal var. Ah Feryalim. Miniğim benim. Feryal, Haccecan’dan önce ki ben. O adla da kendimi yazmıştım. Bu acıları yaşadığımı kendime itiraf etmek bile yıllarımı aldı. Acıları itiraf etmem de tam olarak babamın ölümünden sonraydı. Ben alkolik bir babanın kızıydım. Yediğim dayaklar, tutarsız bir babanın hor görülmüş aşağılanmış kızıydım. Ama ona kötü diyemiyordum çünkü iyi tarafları da çoktu.  Neyin ne olduğunu, kötü neden kötü, bu olayları neden yaşadığımı anlamam yıllarımı alacaktı. 10 yıl uzaklıktan geçmişe baktığımda her şeyi o kadar net görüyorum ki… Hiç bir şeyi boşuna yaşamadım. Anda olmak, anı yaşamak, huzur bunlar önceden hayal edebileceğim şeyler değilken artık hayata tamamen bambaşka bir açıdan bakabiliyorum. En önemlisi artık huzurluydum… Acıları, kederi, hüznü tabi ki yaşıyorum ama bunlar ruhumda önceden sürekli olarak hissettiğim azaba dönüşmüyor artık. O azap ki cehennemle bir… (Cehennemde yandığım anlara da şükürler olsun. İyi ki yanmışım diyebiliyorum şu an…) Sorunun hep geçmişim olduğunu sanırken aslında sorunun hiç kimse olmadığını sadece ve sadece “ben” olduğunu artık biliyorum. Kaderimi yazmak benim ellerimde… Tıpkı herkesin kaderine vakıf olma gücü kendi içinde olduğu gibi…

Bundan sonra yazacaklarım temelinde o kitap var. Bir kitaba nasıl böyle kolay teslim oldun diyen sen bil ki, o kitabı ilk okumamın üzerinden 12 yıl geçti… Sürekli okuyorum… Yıllar boyunca elimden de asla düşmeyecek…  Bazı şeyleri idrak edip anlamam ve harekete geçmem için yaşamam gereken şeyleri yaşıyordum. Yaşıyorum ve yaşayacağım. Hayat konusunda sadece ve sadece öğrenciyim, herkes gibi… Yolun sonunun nereye çıkacağını bende bilmiyorum. Gelecekle ilgili önsezilerim var ama. Bu öngörüler kesinlikle ama kesinlikle olumsuz değil. Gelecek o kadar çok güzelliklere gebe ki. Bunu bütün ruhumla hissediyorum. Bunları zamanı geldiğince paylaşacağım. İnsanlığın çektiği acılar katlanarak artıyor… Bunları neden yaşıyor insanlık? İnsanlığı daha iyi noktaya getirecek elimden gelen her şeyi yapmak benim boynumun borcu…  Bu acılar yaşanırken benim iç huzurumla birlikte bir köşe de rahat yaşamam mümkün değil. Bu dünya artık daha fazla acıyı kaldıracak durumda değil. 2 çocuğum var. Şu anki hayatları için her şeyi yapmaya çalışan ben gelecekleri için de boş durmamalıyım.              2 çocuk büyüttükten sonra hiç bir çocuğun bir farkının olmadığını, dünyayı daha yaşanılır kılmak için milyonlarca daha sebebin (çocuğun) olduğunu anlıyorum.  Hissettiklerimin, öğrendiklerimin beni değiştirdiğine, ben değiştikçe de çevremin değiştiğini gözlemliyorum. Yeni doğan her ruh insanlığın en son en olgun sürümü…  Artık acı ile negatif ortamda büyümemeli hiçbir çocuk. İnsanlık binlerce yıl zalim, cahil ve ham haliyle zaten savaşı, acıyı, gözyaşını deneyimledi. Korku çağını yaşadığımız yeter artık. Yeni açılacak sevgi çağında ki yerimizi almamız gerek.  

Kötülük bu kadar yaygınken ve  yayılma hızı birkaç saniye iken  iyi enerjinin sayısı ve yayılma hızı o kadar az ki… Tüm iyiler iyi şeyler yazmalı, video çekmeli ve paylaşmalı. İyiliği çoğaltmalı. Hiçbir şey yapamıyorsa kötü olanları yaymaya aracı olmamalı, beğenmemeli onları. Onlar kötü beğenilir mi hiç!.. Filmin sonunda hep iyiler kazanır ve kazanmalı da .   İyilerin artık ortaya çıkması ve gür sesle hakikati söyleme cesaretini kendinde bulma zamanı geldi de geçiyor. 

Hakikatleri yazı ile dile getirmeyi seçiyorum. Çünkü hakikat sessizce, yavaş ve derinden yayılıyor. Derinler de yaşayan iyi, benim çıktığım gibi artık sende çıkmalısın ortaya...  

14 Eylül 2021 Salı

10 Yıl Aradan Sonra

 



Vay be ... Bloğuma en son yazı yazmamın üzerinden tam 10 yıl 5 ay geçmiş... Çok ağır ve büyük bir aşk acısının üzerine bu defteri (bloğu) kapatmam. Ardından bir yıl sonra başka bir adamla evlenmem ve 2 çocuk.... Anlatacak o kadar çok şey var ki... Ben döndüm artık...  Buralardayım... Bu blog nasıl yazılırdı, nasıl ayarları yapılırdı onları bile unutmuşum.. Her şey ama her şey değişti.. Yazacağım konular da dahil... Kendime bir geleyim de yazmaya kaldığım yerden devam.... Dönem dönem geçmiş yazılarıma da bakacağım, beni kim bilir nerelere götürecek geçmiş.... 

İnsan olmanın çok zor olduğunu biliyorum. Bu zorluğun meyvelerinin de çok tatlı olacağına inancım sonsuz... Bu zor hayatın içinde denk geldiğim bütün canlara selamlar....

Hoşgeldin blogum... Bakalım yeni dönemde neler ortaya çıkacak....

2 Haziran 2011 Perşembe

Türkçe Ezan



Karadeniz'in Facebookta yayınladığı 1932-1950 Yılları Arasında Türkiye'de Ezan Böyle Okundu ! adlı video ile yaşanan diyaloglar...

Karadeniz'in arkadaşı 1: Bir zamanlar ezanın Türkçe okunması taraftarıydım ama bu videodan sonra düşündüm ki Arapça daha iyiymiş. Şimdiki hali daha estetik. Paylaşımın için sağol ayna tuttun.

Karadeniz: Biz ona kulak alışkanlığı diyoruz...Birde okuyan insanın içten ve samimi okuması da önemli... Düşünsene farsça daha güzel ve ahenkli diyerek türkülerin farsça yada başka bir dilde okunduğunu...

Karadeniz'in Arkadaşı 2: Arap islamının Türk islamı içinde yayıp yaygınlaştırılması örneğidir Arapça ezan. Ana dilimde duyulmasına imkan verilmeyen ezanın Türkçesinin hem daha vicdani hem de daha manidar duyumu vardır.

Haccecan: Arapça veya Türkçe ezanın kulağa daha hoş geldiği düşüncesi kişiye özeldir... Türkçe ezan benimde kulağıma hoş gelmedi... Bir başkasının kulağına hoşgelmiştir o ayrı.. Onuda hoşgörürüm.
Çoğunluğun rızası ve isteği yokken azınlığın isteğiyle ezanın farklı dillerde okunması fikrini doğru bulmuyorum. Bu fikir insanlara zorla dayatılırsa bunun adı değişir..
Günümüzde şarkılar, türküler başka dillerede çevrilip okunuyor. Benim türkümün başka dillerdede okunması konusuna üzülmem aksine sevinirim.. Benim türkülerimin anlamını, derinliğini, güzelliğini başka insanlarda anlayacak diye sevinirim...
Güzel, özü derin olan herşey hangi dilde yazılmış, çizilmiş, okunmuş, yapılmış olursa olsun geniş kitleler tarafından anlaşılmasa bile beğenilir, dinlenilir, izlenilir, seyredilir...

Karadeniz'in Arkadaşı 2: Çoğunluk ve azınlık... Teklik ve çokluklarına kimlerin kararıyla varılmış kavramlardır, burada önemli olan bu. Benim ezanı Türkçe duymak istemem ne bir dayatma olabilir, ne de kimsenin hoşgörüsüne muhtaç.

Haccecan :Çoğunluktan kast ettiğim; halk, ezanın Türkçe okunmasına bir zamanlar karar veren yöneticiler ise azınlık... Görev yaptığım yerde ki insanlar o yılları kendilerine yapılan haksızlık olarak anlatmaktalar... Ben olayın şahidi veya doğru-yanlış olarak hüküm verme yetkisine sahip değilim. Ancak düşündüğümü söyleme yetkisine sahibim...
Söylediklerim şahsınızla kesinlikle bir ilgisi yoktur. Ben Karadeniz'e cevaben yazmıştım ve genel yazmıştım. Şahsınıza alınmanıza yönelik bir şey yazmadığımı düşünsemde yanlış anlaşılmaya sebep olduysam kusura bakmayın... Niyetim o yönde değildi...

Karadeniz: Benim din hakkında görüşlerim kesin ve katidir..Bence gerek ezan gerek Kuran önce anlaşılmaya muhtaç hükümler içerir...Ayrıca hiçbir dilin diğerinden daha kutsal olması söz konusu olmadığı gibi kişinin anadilinden daha ahenkli ve hoş bir dil yoktur...
Tüm bu verilerin ışığıda eğer toplum ana dilinde okunan ezanı yadırgıyorsa bunun suçlusu doğruyu yapmaya çalışan uzak görüşlü bir kaç iyi adam değildir..
Doktor cerrah hastanın gövdesine yerleşmiş bir habisi almak için nasıl neşter ve ameliyat aletleri kullanarak onun vücuduna zarar vermek pahasına müdahale ediyorsa.. Kimi zaman liderlerde toplumlarına aynı şeyi uygularlar...Cumhuriyet ve laiklik gibi ...
Aynı şeyi Muhammed te peygamber sıfatı altında arap toplumuna yapmıştır...Hatırlayınız...
Yorumlar için teşekkür ederim...Atatürkümüzün başaramadığı yada ömrünün vefa etmediği 3 konudan 2.sini tartışıyoruz.

Haccecan : Ameliyattan önce hastaya rıza belgesi imzalattırılıyor. Hastanın rızası olmadan onu ameliyat yapamazsınız....Çünkü bu imza ile ameliyatın bütün sorumluluğunu, bütün acısını, ameliyattan sonra oluşabilecek bütün diğer hastalıkları hastanın bilmesi ve kabul etmesi sağlanır...Hastanın rızası ve isteği olmadan ona yapılabilecek her türlü ameliyat suç ve hasta haklarını ihlal sayılıyor...
Başka konularda halkı cahil aptal yerine koyan idarecilere kızıyorken din konusunda idarecileri aydın halkı cahil yerine koyman halkın cahilliğinden değil senin din hakkındaki görüşlerinin kesin ve kati olmasından kaynaklanıyor diye düşünmekteyim... ki bunu kendinde söylüyorsun...
İdarecilerin din adına yapabileceği en doğru şey, gerçek hakiki din adamlarını görevlendirilip, halkın cahilce davrandığı konularda halkı bilgilendirip eğitim vermeleridir... İdarecilerin kendi siyasi düşüncelerine sahip din adamlarını görevlendirmeleri sonucu dinde idarecilerin tekelinde kullanılmaktadır...
Sertlik ve rıza dışında yapılan herşey savunmayı, öfkeyi, nefreti doğurur...

Karadeniz : İdarecilerin halkı din hakkında bilgilendirmeleri için halkın önce dinini anladığı ve kavradığı kendi dili öğrenmesi gerekir. Halka sanki efsunlu sözler gibi bilmediği bir dilde sözler ezberleterek garipleri tanrı huzurunda efsuncu, falcı yada büyücü konumuna itmezsin...Aynı şeyi kendinden önceki dönemleri cahiliye sayan (ki benim için hiç öyle değil..bağımsız kaynaklardan islam öncesi arap sosyal hayatını inceleyen herkes bilir..) kendisine peygamber diyen sosyal ve politik önderler ve liderlerde yapmıştır...:)
Hasta hasta olduğunun bilincindedir..Oysa toplum hastalığının bilincinde olmadığı için böyle bir ameliyatı kabul etmesi baştan mümkün değildir...:)) Onun için ameliyat çocuğuna zorla ilacını vermeye çalışan annenin durumu ile aynıdır.:))

Haccecan: İyi ve doğru bir amaç içinse zorla ve dayatmayı mübah görmemiz gerek diyorsun yani!!!!
Kesinlikle katılmıyorum... Ben hala doğru bir iletişim ve doğru bir eğitimden geçtiğine inanıyorum. Tütün konusunda bunun doğru olduğuna inandım. İnsanlara yasakla, baskıyla, dayatmayla kesinlikle bir şey yaptıramıyorsun. Aksine insanlar size karşı cephe alıyor ve sert bir muameyle karşılaşıyorsunuz. Yıllar geçse bile öfke ve nefretle anılıyorsunuz... İnsanların yanlış yaptığı konuda işin mantığını, zararlarını, görsel ve işitsel olarak insanlara anlatmanız gerekiyor.
İslam dininin yanlış yorumlandığını ve anlamadığımız arapça diliyle sürekli belirli kelimeleri tekrar edip durmanın kimseye faydası olduğunu düşünmüyorum. İslamın özünden uzaklaştırılmış olduğununda farkındayım..
Bu konuda hem fikiriz. Ben ezan konusunda arapça olarak dinlemenin kulağıma daha hoş geldiğini söyledim. Türkçe tercümesinin yapılmaması ve ezanı anlamamamız gerektiğini hiç vurgulamadım. İsteyen ezanı istediği gibi okur dinler. Kimseye o konuda bir kısıtlama getiremezsiniz..
Ezanı Türkçe dinlemek isteyenler sana göre hasta olduğunun farkına varıp iyileşmek isteyen insanlar ise ilk önce bu insanların iyileşip doğru ve mutlu bir hayata kavuşması gerek ki insanlarda size bakıp yanlışlığının ve hastalığının farkına varsınlar...
Birde şunu eklemek istiyorum. İnsanların doğru ve hak bildiklerini yanlış ve hurafe olduğunu yüzlerine vurursan ancak tepki toplarsın. Kimseyi doğruluğuna inandıramazsın...

Karadeniz : İnsanları zorla din değiştirmeye zorlayanlar belli iken ve bu inanç sahipleri de belli iken zorba yine ben oldum...olsun
peygamberim diyen adam eline kılıç alıp insanları öldürmek için cihad çağrısı yapar ve ben yine zorba olurum...o da olsun...
ama bu kadar haksızlık biraz fazla oluyor......
lütfen biraz daha yavaş ve sakin olur ve hakkı gözetirsek daha iyi olur...
lütfen biraz akıl, mantık ve vicdan...:((((


Haccecan: Selam
Karadeniz : Kolay gelsin. İyi mesailer
Haccecan: Sağolasın sanada. Geçen bir şey soracaktım ama yoğundun.. Sormadım.. Şimdi müsait misin?
Karadeniz: Sor. Sorabilirsin.
Haccecan: Türkçe ezanla ilgili facebookta ki videona en son yorum yapmıştım. Onu sen mi silmiştin?
Karadeniz: Evet
Haccecan: Tamam
Karadeniz: Tmm
Haccecan: Peki neden?
Karadeniz: Konu çok uzamıştı hep aynı nakaratlar etrafında dönen sağırlar diyaloğuna dönmüştü.
Haccecan: Son sözü söyleyen olmak istedin, orda akıllı mantıklı davranın diye yazdın bende mantıksızlığımı akılsızlığımı kabul edip susmuş oldum!!!!  Aynı konu etrafında dönüp durmuyorduk.
Karadeniz: Ben öyle düşünmüyorum. Aynı argümanlar yukarıda zaten dile getirilmiş. Son söz diye bir kavram yoktur... Doğru söz vardır...Söz doğru ise ortada sonda yada başta olmuş olmamış hiç fark etmez
Haccecan: Farklı düşüncelere tahammül edemiyorsunuz, olayı kişiselleştirip bitirtin tartışmayı...
Karadeniz : Farklı düşünce ürettiğinde yazarsın. Düşüncen zaten yazıyor yukarda.
Haccecn: Kendin gibi düşünen insanlarla doğruya vardığınızda doğru oluyor tabi..
Karadeniz: Doğru olan tarafta olduğumdandır...Yeni bir çağa ve yeni hayata hazır olmak gerekir... O zaman insan çağını yakalar ve onu aşma kudreti bulur. Çağını kapatmış düşüncelerde ve duygularda bu kadar ısrarını anlayabilmiş değilim. Üstelik nihilist yazarların ve felsefecilerin düşüncelerini paylaşıyorsun. Bu tamamen bir çelişki...
Haccecan: SENİNLE AYNI DİLİ KONUŞMUYORUZ.... Anlattıklarımı değil anlamak istediklerini anlıyorsun...
Karadeniz : Sadece dil değil. Aynı duyguyu aynı dünya dünya görüşünü aynı kültürü de paylaşmıyoruz Arada benim bile tahminlerimin üzerinde büyük bir mesafe var. Senin ilerleyeme niyetin kalmaldı. Benim zaten geldiğim yerlere aştığım topraklara geri dönmem mümkün değil...
Haccecan: Bu tartışmayı hep genel yapmaya çalıştım ama tartışmanın sonundaki cümlelerinde ve şu anda da olayı kişiselleştirdin...
Karadeniz: Aynı dili konuşmamaya verilen cevap genel olamaz ayrıca anlaşamadığımız da ortaya çıktı
Haccecan: Aynı dili konuşmadığımızı ilk söyleyen sendin...Ben bu tartışmada artık yokum... Sadece yaptığım yorumun bir hata sonucu mu yoksa senin tarafından silindiğinimi anlamaya çalışıyordum...
Karadeniz: Bu bir tartışma değil sadece konu ile fikirlerimi açıkladım. İçimde bir duygu gün geçtikçe sesinin daha uzaktan geldiğini söylüyor...
Haccecan: Zıt olduğumuz ve farklı düşüncelerimizi paylaştığımız en başından belliydi... İlk gün sesim nasılsa şimdiki sesimde ordan geliyor.... İlk gün sesim uzaktan gelmişse şimdiki sesimde uzaktır... Nasıl ve nereden duymak istiyorsan sesim ordan geliyor...
Karadeniz : Olduğun yerde saydığını biliyordum ama... Bunu kasıtlı yaptığını bilmiyordum. Bunu da öğrenmiş oldum. Teşekkürler.
Haccecan: Amacın kırmak ise ve bunu da kasıtlı yapıyorsan başarıyorsun.
Karadeniz: Kırmak gibi bir gayretim olamaz.. Sadece hayretler içindeyim... Nerede yanılgı içine düştüm acaba diye kendi kendime sürekli soruyorum... Önyargılar genel içindir.. Özel örnekleri kapsamaz diyerek bir kenara attığım anmıydı...yoksa senin gücünü ve azmini fazla mı abarttım...şu an bulamıyorum...Ya bir yerde kaybettik yolu...yada baştan beri yanlış rotadayız..!!!
Haccecan: Bilmem... Olaylar ve durumlar karşısında düşüncelerimi uzun uzun hep yazardım, sen ise genelde susardın... Şu anki konuşmalarına hiç şahit olmadığım için şu an canımı felaket derece yakıyor sözlerin... keşke sözlerini birden böyle yakarak söylemek yerine ben düşüncelerimi yazdığında sende yazsaydın... ben bu kadar açık ve net iken hala benim hakkında yanılıyorsan evet yanlış yoldasın...
31 Mayıs 2010

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Dünyanın Bilinmeyen Harikaları



Dünyanın bilinmeyen harikaları adlı Karadeniz'e gönderdiğim mail üzerine aramızda yaşanan diyalog...

Karadeniz: Ne garip ki içlerinde ne İslami mimarinin ne de Türk dünyasının bir eseri var.. :((((

Haccecan: Sence neden?

Karadeniz: BİR DİN DÜŞÜN...RESİM YASAK..HEYKEL GÜNAH...MÜZİK ŞEYTAN EĞLENCESİ NEDEN OLABİLİR?...

Haccecan: Bir Türkiye düşün... Yüzbinlerin kanıyla kurulsun. Temelinde, Tam Bağımsızlık, Demokrasi, Özgürlük, Eşitlik Olsun... Şu an ki durumumuz ise ortada... Bunun suçlusu yüzbinlerin ve Atatürk'ün suçumu? 
 Şu an ki durumumuzun faturasını Atatürk'e kesen insanlardan bir farkını göremiyorum....
İslam dini kız çocuklarını diri diri toprağa gömen kavme indirildi... İndirildiği topluma birçok yenilik getirdi... Kadınlara haklar sağladı...
 Dine önceki bakış açımla şu an ki bakış açım farklı... Bakış açısını değiştirmeyen, tutucu, Allah'ı,  Dini kendi tekeline koyan, yasakları, kuralları koyma yetkisini kendinde bulan insanlar yüzünden İslam dini gerici olarak görülüyor... Sadece din konusunda değil bu tip insanlar günlük hayatın her alanında yolumuza engel olmaktan başka bir işe yaramıyorlar... Tutuculuk konusunda bazen din konusunda tutucu olan insanlarla aranda bir fark göremiyorum... Tutunduğunuz dallar farklı olsada sonuçta bir dala asılıp kalmışsınız... Zikrettiğiniz şeyler ise hep aynı....

Karadeniz: DİNLERİN İNSANLIĞA GETİRDİĞİ GÖZ YAŞI VE KAN VE DEHŞETİ HİÇ BİR DOGMA GETİMEMİŞTİR...DİN TARİHİ HAKKINDA BİLGİN İSLAMİ KAYNAKLARA DAYANIYOR...VE OLAYA TEK TARAFLI BAKIYORSUN....KAFANI ÇEVİR VE ETRAFINA BAK BU İNSANLAR O DİNİN ESERİ...SEÇ BEĞEN BEĞENEBİLİRSEN...:(((

Haccecan: Herşeyin suçlusu olarak dini kabul edelim... Bende artık senin gibi düşünmeye başladım varsayalım... Eline ne geçecek...? Neden her konuyu dine bağlıyorsun...? Hepimiz dini terkettik varsayalım.. O zaman bu kan, bu kargaşa duracak mı?
 Şu durumda dinin olmadığı, hiç bir dine bağımlı olmayan insanların olduğu mutluluk ve refahın olduğu kan dökülmeyen bir yeri örnek göster bana...
 Tutucu ister bir dine mensup olsun, ister bütün dinleri yok saysın... Benim gözümde hepsi aynı... Kendisinin kabul ettiği değerler dışında ki tüm değerlere yanlış, kötü, gereksiz olarak bakan insan gözümde kibirlidir.... Asıl sorunda bu noktada başlıyor...
Bir değere inanmak ve inandığı güzel değerleri yerine getirmeye çalışan, sorumluluk sahibi insanlar gözümde çok daha değerli...

Karadeniz: Din dinadamların elllerinde yönetim aracından başka birşey değil iken ve insanları yönetmek ve yönlendirmek için daha küçücük yaşlarda onlara belli bir dogmanın ki bu dogma çağının insanlarının kavgalarını kinlerini ahlak anlayışına göre yetiştirirler iken...Kalkıp din kalkınca göz yaşı kan dinecek mi?...
Evet dinecek...O vakit insanlar diğerine öteki gözü ile bakmayı bırakacak...Daha bebek iken sen Müslümansın senin dinin onun dininden daha büyük... O Yahudi bu Hıristiyan anlayışı kalmayacak...
 Bunları anlatmak ki sen zeki bir insansın bana inan boş geliyor..
Tartışmak için yazıyor gibisin.. Lütfen...Biraz samimiyet...  :(((

Haccecan: Off Karadeniz offfffff Tartışmak için yazmadığımı göstermek için bu konuda seninle bir daha konuşmayacağımı bilmeni istiyorum....  Gönderdiğim bir çok maili din konusuna bağlayıp tartışmaya başlatan sensin... Tartışmak için tartışan kişi olarak ilan edilen ben oluyorum....  At gözlüğünü gözünden çıkartıp, birde benim baktığım gözle baksaydın ne demek istediğimi anlardın...Lütfen biraz daha geniş bakış açısı.... :(((((

Karadeniz: Eğer gerçeği göremiyorsan at gözlüğü olanın kim olduğu yorumunu sana bırakıyorum.. Bundan gayri miras kalan dinin ile mutluluklar dilerim... Ama şunu unutma bir insanın iyi olması için onun iyi yetiştirilmesi gerekir. Bu iyiliğin evrenselleştirilebilmesi içinde her türlü kimlikten arındırılmış bir kişilik gerekir...
 Benden bu kadar...

Haccecan: Benim inandığım din sevgi, hoşgörü dini.. Benim örnek aldığım peygamber sevgi, ilim, saygı peygamberi... Ben onun ve onun gibi olan insanların yolundan gitmeye çalışıyorum... Tutucu insanlar ister Hristiyan, ister Müslüman, ister Yahudi ister Hindu olsun. Ne olursa olsun... Kendisi dışında ki her türlü düşünceye sahip olan insanları istemez, sevmez, kendi düşüncesini karşıya kabul ettirme çabasına girer...
Bende ve inandığım dinde diyor ki... Hoşgör, sev, say... Adaletli ol diyor... Sana zararı dokunmayana dokunma. Sen sadece iyilik yap... Gerektiğinde savaş ve öl ama davandan vazgeçme... Korkak ve esir yaşamaktansa ölmek daha iyidir ve şehitlikle mükafatlandırılırsın diyor...
 Sen Hiçsin ben İslam... Hoşgörüde ve sevgide benden daha ileride olduğunu düşünmüyorum... Daha iyi olduğunu düşünseydim "hiç" olurdum...
 Senin kimliksizleştirme dediğin benim gözümde islamla aynı... İyi olanları yapmamı söyleyen İslam dini varken neden yok sayayım...?

Karadeniz: Aynı plağı sürekli başa sarmaktan bıkıp usanmadın gitti ne deyim....Sığ suların sıcaklığını terk edemeyecek kadar zayıf olmak böyle birşey... Yanlışlara doğru, doğrulara yanlış diyerek ve aslı olmayan kabuller ile kendi hayal dünyanda yaşıyorsun... Ne senin dediğin peygamber öyle biri ne de o dediğin din öyle bir din...Hayal dünyasında ki Alice gibisin...Umarın evin yolunu bulursun...

Haccecan: Şu ana kadar bende dahil kaç kişiyle bu tartışmaları yaptın?
Karadeniz: ....
Haccecan: Tartıştığın kişi sayısını yazamadığına göre çok kişiyle tartışmış olmalısın. Değil mi?  Peki tartışmalarından bir sonuç elde edebildin mi? Kaç kişi artık senin bildiklerini biliyor? Kaç kişi senin gibi düşünmeye başladı ve ya kaç kişinin sahip olduğu düşüncelere artık sende sahipsin????????
Karadeniz: ....
Haccecan:  Farklı bir plağı takayım dedim ama bu seferde plağı takıp çalmama sen engel oluyorsun... Böyle yaparsan kaybettiğim evimin yolunu nasıl bulurum ben... Sorularıma cevap bekliyorum....
Karadeniz: Çook eskiden bu tür tartışmaları sadece bilgimi yada bilmediklerimi sınamak için tartışırdım...Ama artık sadece değer verdiğim insanlar ile tartışıyorum...Onların gelişmesine ve dünya görüşlerine katkı sağlamak için. Bir gün gerçekten yaşadığın hayatın ve aldığın kararların iyi yada kötü sorumluluğunu üstlenmeye hazır olduğunda...( ki olursan) beni daha iyi anlayacağını sanıyorum...

Haccecan: Seni anlamadığımı nereden çıkarttın? Dünya görüşlerimizin farklılığın en başından beri farkındayım... İlk konuşmalarımızda bile senin inançsızlığını hoşgördüğümü ancak senin bildiklerinle, inandıklarınla beni yargılamana, eleştirmene sana gösterdiğim hoşgörüyü senin bana göstermemene kızdığımı söylemiştim. Senin bildiklerinle ve inandıklarınla kendi düşüncelerini savunmanı hoşgörüyorum ancak benim kendi bildiğim ve inandıklarımla kendi düşüncemi savunmanı boş ve zayıflıkla suçlamanı anlayamıyorum bu duruma kızıyorum...
Senden sonra; sorgusuz sualsiz inandığım Allah'ı sorgulamaya başladım. Bunu daha önce hiç yapmamıştım. Sorguladığımda başıma ne taş yağdı, ne de hep var dediğim Allah'a yoksun dediğim için beni cezalandırdı... Ben büyütülürken bana empoze edilenleri sorgulamamanın asıl eksiklik olduğunun farkına vardım. Sayende bir eksikliğimi tamamladım... Sorgulamamın sonucunda yine Ona vardım...
 Plağı tekrar başa almış olacağım fakat bu sefer beni anlarsın diye düşünüyorum. Beni anlayacağın umudunu kaybetmiyorum. Olaki o umudu kaybedersem seninle konuşacak bir konumun kalacağını düşünmüyorum...
 Bildiğin veya inandığın konuların değeri insanlar tarafından belirleniyor. Bir bilim adamı için çöldeki bir kum tanesi inanılmaz değer taşıyabiliyorken normal bir insan için hiç bir anlam-değer ifade etmeyebilir... Rahmetli babanın kolunda taşıdığının saatinin değerini ancak sen biliyorsun ve ona paha biçilmez bir değer veriyorsun. Başkalarına göre sıradan bir saat iken sana göre değeri ise ifade edilemeyecek kadar büyük değeri var... Birisi gelip o saatin çirkinliğinden, basitliğinden, o saati koluna takmanın boş ve anlamsız olduğundan, babanı hiç bir şeyin geri getirmeyeceğinden, senin ve daha önce o saati kullananında böyle basit bir saati nasıl kullandığını aklının almadığını gibisinden sana sözler söylese eminim çok kırılır incinirsin ve öfkelenirsin. İşte Karadeniz sen bana en başından beri bu acıyı yaşatıyorsun. Nasıl ve neden geldiğimi bilmediğim bu dünyada herkesin bir dala tutanmaya, bir şeylere inanmaya, aslında hiç olan hayatı çekilebilir olması için bir şeylere değer yüklemesi, kendine "ha gayret!!" dedirtecek değerlere inanması gerekiyor. Kimi bu değeri bir heykele verir karşısına geçer tapınır, kimi bir saate verir kolunda taşır, kimi hiç bir şekle şemale koyamaz aklında taşır... Kim neye inanırsa, güvenirse, dayanırsa hoş görüyorum. Kimseyi yadırgamıyorum, inancından dolayı küçük görmüyorum. Herkes bir merdiven basamağından tepeye çıkmaya uğraşıyor. Kimin basamağı yüksek kimin ki alçak bilmiyorum, ben hakem heyetinin bir üyesi de değilim kimseyi değerlendirmiyorumda... Şu yaşıma kadar birçok şeyin üstesinden gelmek zorunda kaldım. Yanımda kimse yokken hep O vardı. O bana yol gösterdi, o beni sevdi, O beni korudu... Benim Ona yüklediğim değer ve kıymet sen yokkende olacak, olmaya devam edecek...
Sen diyorsun ki, DİNLERİN İNSANLIĞA GETİRDİĞİ GÖZ YAŞI VE KAN VE DEHŞETİ HİÇ BİR DOGMA GETİMEMİŞTİR...DİN TARİHİ HAKKINDA BİLGİN İSLAMİ KAYNAKLARA DAYANIYOR...VE OLAYA TEK TARAFLI BAKIYORSUN....KAFANI ÇEVİR VE ETRAFINA BAK BU İNSANLAR O DİNİN ESERİ...SEÇ BEĞEN BEĞENEBİLİRSEN...:(((
Bende diyorum ki, bütün bu katliamlar TUTUCU İNSAN OLMAKLA BAĞIMSIZ İNSAN OLMAK ARASINDA Kİ FARKIN BİR SONUCUDUR. Tutucu insanlar ister Hristiyan, ster Müslüman, ister Yahudi ister Hindu olsun ne olursa olsun... Kendisi dışında ki her türlü düşünceye sahip olan insanları istemez, sevmez, kendi düşüncesini karşıya kabul ettirme çabasına girer...
 İnsanlar katliam yapacaksa, kendi çıkarları için insan öldürmesi gerekecekse bunu meşru hale getirmek için dini sebebe bağlamalarına gerek bile kalmıyor. Tarihte kan dökülme sebebi bir tek din değil ki... Derisinin renginden dolayı zenciler katledildi, Kızıldereliler katledildi, Namus davası için kadınlar katledildi, Karşı takımı tutuyor diye karşı takımın taraftarları katledildi. Sağ solu sevmez. Türk- kürdü sevmez. Alevi Sunniyi sevmez. Bizim kurumda bile erkek personel kadın personeli sevmez... İslam adınada insanlar öldürülüyor, hristiyanlar adına da insanlar öldürülüyor, namus adına da insanlar öldürülüyor, ekonomik gerekçelerlede insanlar öldürülüyor...
 Din ortadan kaldırılsa bile fesatçılar insanları birbirine düşürmek için kullanacak başka malzemeler mutlaka bulacaktır. İnsanlar arasında her zaman farklılık olacaktır... Her insan bir dünyadır. Her dünya farklı farklıdır.. Bu farklılığı din ile kısıtlamak insanın doğasına aykırı.... Kimse ne ruhen ne bedenen ne düşünce olarak birbirine benziyor. İnsanlar arasında ki tartışmaların son buldurmak için dinsizliği seçmek ve insanları bu yola sürüklemeye çalışmak kolaycılıktan başka bir şey değil... İnsanlar farklıdır, farklı düşünürler, farklı farklı inanırlar... İnsanların kimi değeri bir çiçeğe verir, kimi bir çocuğa verir, kimi bir saate verir, kimi hayali bir kahramana verir, kimi Allah'a verir...
Şunuda söylemeliyim ki... Dinsizliğin bir temsilcisi olsan, dinsizliği yaymak gibi bir amacın olsa kendine bir tek taraftar bile bulabileceğini sanmıyorum.. Çünkü bende dahil insanlara yaklaşımın çok sert ve acımasız... Senin bana sert ve acımasız yaklaşmandan dolayı eşitlik ilkem yüzünden çoğu zaman bende sana sert ve acımasızca cevap veriyorum...
Sevgi, saygı, hoşgörü, bilgi ilim kelimeleri dilinden düşmüyor ancak davranışlarında aynı şeyleri göremiyorum.
 Benim gelişmem ve ilerlemem için yaptığın genel tartışmalardan kendin adına bir sonuç alabileceğini düşünmüyorum... Bu tartışmalar belki benim ilerlemem adına bana birşeyler kazandıracak ancak sana bir katkısının olacağını düşünmüyorum... Senin genel konulardan çok özel konularını konuşarak kendi aşamadığın konularının üstesinden gelmen gerektiğini düşünüyorum...Özel konularında aşamadığın dağları aşamadıkça genel konularda ufacık bir tepeyi bile aşamayacaksın... Genel konuları çözmeye ve insanları kendin gibi düşünmeye ikna etmeye senin gücün kuvvetin yetmez... Senin tek gücünü yetirebileceğin konu kendinin aşamadığın dağları aşmak... Özel konularında aşamadığın engellerin olduğunu biliyorken seni genel konularda aşılamayan dağları aşmak için peşine düşülebilecek bir insan olarak göremiyorum...

Karadeniz: Ben seni senin beni anlamadığın kadar hatta daha fazlasıyla anlıyorum..!! Son gönderdiğin mesaj zaten açık bir şekilde bunu ifade ediyor... Fakat, belirtmeliyim ki; Anlamak onaylamak değildir...Zaten, benim seni anlayamamam gibi bir durum söz konusu değil...Zira, ben o ülkeden geliyorum... Din hakkında hiç birşeyi hoş görmemem sürekli olarak kitlelerin din ve Allah adına sürü gibi güdülmesindendir...Sivas, Çorum, Maraşta kimsenin kimsenin toprağında gözü yok iken daha dün komşu olan insanlar Din Allah Peygamber denilerek vahşi bir hayvana dönüşebiliyorsa...bu inanç biçiminde bir sakınca vardır...Birileri birilerini onun adına kışkırtırken o tahtında hiç birşey yapmadan oturuyorsa bu durumun sorgulanmasında fayda vardır.. Neyse tartışacak değilim.. Ancak gerek zencilere gerekse kızılderililere yapılanlarda Hristiyan misyonerlerin büyük etkisi var... Kafir oldukları için akla hayala gelmedik işgenceler ile katledilmişlerdir..:((
birey için ise emin ol ki bu sakınca o dogmaya inan her insanın bir diğerine olan bakışını ve davranışını değiştirdiği sürece aynı sakıncalar vardır...
Sen sen olarak güçlü yada güçsüzsündür.. Her ikisinide bilerek yaşarsan hayatta fazla zorluk çekmezsin. Tüm zorlukları kendi gücün ile aştın ve aşmaktasın...Tanrı nasıl biri diğerini öldürürken yada kendi adına dolduruşa getirirken suskunsa senin de acılarına ve zorluklarına aynı kayıtsızlıktadır...
BENDE BİRGÜN BENİ ANLAYACAĞIM UMUDUNU KAYBETMİYORUM...ZİRA, DURUMU HOŞ GÖRMEK ANLAMIŞ OLMAK DEMEK DEĞİLDİR...

Çocuğun Bakış Açısı



Yılmaz Özdil'in Beyaz Showda yaptığı konuşmayı facebookta yayınlamam üzerine bir arkadaşın  yaptığı yorum ve üzerine yaşanılan diyaloglar...

Arkadaş: Liberalizm penceresinden bakıyorum ve söylenmesi gerekenleri buraya yazmıyorum... Kurnaz hürriyet gazetesi yazarı! Not: Tatlı kurnazı; tuzlu suda yemez!
Karadeniz: Doğru söze doğru demek bu kadar zor yani.. Peki sormak gerek liberal hangi suyun kurnazı?  Musluk suyunun olmasın! Halkı soymak adına her yolu mübah sayan bir sisteme inanç için önce banka hesabının çok kabarık olması lazım. Yoksa sen de liberalizmin krallarının kölesinden ötesi değilsin. :(((

Karadeniz ve Haccecan Arasında Mesajlaşma
Haccecan: Karadeniz yukarda ki yoruma Arkadaş cevap yazarsa sen yazma olur mu? Arkadaşın yapısı biraz farklıdır... Aranızda ki diyaloğa karışmak istemezdim ama polemiğe girmenizi ve arada kalmış hissetmek istemiyorum...
Karadeniz: Yok öyle dava. Devletin kanatlarının altına girip boş atıp dolu tutmak kolay... Çıksın piyasaya da görelim Arkadaş beyimizin çapı kaç santim acaba..? Liberalizm miş... L sinden anlıyorsa ne olayım.. :(
Haccecan: Haydaaa Karadeniz... Tanımazsın bilmezsin... Her konuşana cevap verme zorunluğun mu var senin?
Karadeniz: Liberalizmin tarihsel süreci boyunca aldığı canlar ve harcadığı hayatlardan bir haber kimi tipler cahil cahil konuşurken sen de beni susturmaya çalışıyorsun ya sana da aşk olsun diyorum... Başka birşey demiyorum... Ne diyeyim çarşın pazar ola...:)
Haccecan: Ömrümü yedin Karadeniz ömrümü... Sen ilk önce kendi çevrendeki liberalizmden anlamayıp cır cır konuşanlara cevap ver... Buralara sıra gelmedi daha... Senin hakkında ters bir laf etse bu sefer ben kötü olacam...
Karadeniz: Artık istesende cevap vermem. Ne haliniz varsa öyle olsun...
Haccecan:  :((((
02 Mayıs 2010

Haccecan: Bir zamanlar bana nezaket dersi veren Karadeniz... Aynı işyerinde çalışma arkadaşlarıyla boş sohbetlerin konusu olmayayım diye hakkımda konuşmayan Karadeniz...
Çalıştığım kurumdan tutda bütün tanıdığım insanlarla Facebookta arkadaşım... Facebookta yayınladığım bir video veya fotoğraf hakkında daha sonra gelip bana düşüncelerini söylüyorlar...
Bayan bir arkadaşımın hissettiği bir durum hakkında konuştuklarımızı da sana mail olarak göndermiştim. burada  Hissettiklerini dile getirip bana söylemeye cesaret etmişti. Kimlerin ne düşündüğünü bilmiyorum... Belki bu arkadaş gibi düşünen başkalarıda var ve başkalarının da dikkatini çektik. Kimbilir başka daha ne zaman sohbet konusu olacaksın...?
Seninle ilk Ankara da karşılaşmamızda arkadaşlarımla yaşadığım mücadeleyide biliyorsun... Seni burdaki bir çok kişi tanıyor, biliyor... Arada hala sohbet konusu oluyorsun...
Yakın zamanda Yürek ile yaşadığım olayı da biliyorsun. Yüreğin düşünmeden yaptığı süprizin! beni ne kadar yıprattığından haberin var.. Arkadaşım olduğu için insanlar onun hakkında düşündükleri kötü şeyleri hep bana söylediler. Yüreğin yerine ben ezildim, ben büzüldüm, ben üzüldüm.. Yürekle aramızda hiç bir kötü diyalog geçmediği halde birde haklıymış gibi facebooktan ve msn den beni sildi. Sohbeti de kesdi.. Yüreğin kızkardeşide öyle...Yürek olayı burada hala kapanmış değil... Arkasından hala konuşuluyor...
Arkadaşın liberalizm hakkında yaptığı yorumun doğruluğu veya yanlışlığı hakkında bir fikrim yok... O yüzden onun yorumuna düşüncemi yazmamıştım. Belki yanlış düşünüyor belkide çok kötü şeyler yazdı.. Belki cahilce konuştu... Ama o yorumuyla bir şahsa yönelik bir şey yazmadı. Sen yaptığın yorum ile direkt onun şahsına laf söyledin... Ve yaptığın yorum sertti... Haklı olsan bile verdiğin sert cevap ile haksız duruma düştün...
 Arkadaş gönüllü olarak yer aldığım yardım kuruluşunda bizim sorumlumuz.. Yakınen çok fazla tanımıyorum ancak senin hakkında ters bir cevap söylese ona cevap veremeyeceğim bir konumda... Cevap veremediğim konu ise içimde sıkıntı yaratacak.... Verdiğin sert cevap ile onuda zor duruma soktun... Yardım kuruluşunda ki diğer arkadaşlar ortak arkadaşımız... Yazdıklarınızı herkes görüyordu... Senin amacın cahilce konuştuğu konu hakkında onu bilgilendirip, aydınlatmak mı, yoksa kavga çıkartmak mı? Bu sert ortamda tartışmaya başlasaydınız ne olacaktı? Yazdıklarınızı silmeseydim ilk toplantıda konuşma konumuz sen olacaktın. Üzülecek yine ben olacaktım....
Aynı işyerinde boş sohbetlerin konusu olmayayım diye benden kimseye bahsetmeyen sen neden aynı konu hakkında bana anlayış görtermiyorsun...?
 Beni ezip geçmeden, tanıdığın bildiğin insanlarla fikir tartışmasına girseydin sesimi çıkartmazdım... Ancak benim arkadaşlarıma hele hele hiç tanımadığın insanlara haklıda olsan sert konuşmana izin vermem... Bu ancak tartışma doğurur, bu tartışmalarda da üzülecek taraf ben olacağım...
 Dün telefonda bunları söylemeyi düşünüyordum... Hepsi boğazımda kaldı...
Yazmasaydım patlardım... Artık ne halin varsa görebilirsin....

Karadeniz: İyi sana da çok teşekkürler o vakit..:((

04 Mayıs 2010

10 Mayıs 2011 Salı

Çizdiğimiz Sınırlar



Facebookta yazdığım aşağıda ki söz üstüne Karadeniz'le aramda yaşanan diyalog:

Kendimize çizdiğimiz sınırlar daha önce çektiğimiz acıları tekrar yaşamamak için kullandığımız kalkanlardır... Haccecan
Karadeniz: O zaman acıların olmadığı bir sınırlı ortam yaratmak gibi boşa bir çaba sarfederiz ki sınırlar zamanla o kadar daralır ki sınırların bizzat i kendisi acı olmaya başlar...
Haccecan: Yaşadığın bir acı ikinci kez karşına çıktığında ilki kadar sana acı vermez ki... Çekmeye alışılmış bir acı ne kadar acı olursa olsun çekilmesi en kolay acıdır... Bu seferde acıya o kadar aşina oluyoruz ki "benim acım bana yeter" diyerek başka acılara karşı duyarsız kalıyoruz...
Çevresine duvarlar örerek bir kalede tek başına yaşarak kendini korumaktan bahsetmiyorum, insanın elinde bir kalkanı olmalı ki savunmasız hayatın ortasındada kalmamalı insan...
Karadeniz: Bazen en iyi savunma kendini savunmamaktır...
Haccecan: Kendini savunurken ihtiyaç duyacağın her türlü savunma aracıda en iyi araçtır...
Karadeniz: Kendini savunma gereği duymazsan dünyayıda savaş alanı olarak görmekten vazgeçersin..
Haccecan: Söylediğim her söze, yazdığım her satıra muhalefetlik eden Karadeniz, yazdıklarımın karşısında değil yanında durursan haklılığımı sende görürsün...
Karadeniz: Acaba karşında duran ben miyim...Yoksa beni karşısında gören sen misin..?
Haccecan: Yanyana durmadığımız kesin... Cevabı kesin bilmiyorum ancak karşımda gören bensem; insanların bir çoğunun yanında iken seni karşımda neden göreyim?
Karadeniz: İnsanların bir çoğu yanımda derken her dediğimi onaylıyorlar, he deyip geçiştiriyorlar mı demek istiyorsun? Bence bu durumda yön ve yan konusunda biraz karışıklık var...
Haccecan: Herkesin herşeyine he diyen bir yapım yok, herkesinde benim herşeyime he diyen bir yapısı yok...
Bu anlatılmaz yaşanır...
Karadeniz: Ama beni karşında gören bir yapın var. Bu da anlaşılmaz yaşanır.
Haccecan: Muhalefetlik, inatçı yapını yok sayıp beni seni karşında gören yapımı gören yapına ne demeli? (Ne cümle yazmışım bee!!)
Karadeniz: Ne diyeyim yapı konusuna o kadar taktın ki yakında mütahhit olursan hiiiç şaşmam.
Haccecan: Takana değil taktırana bak sen!!!! Şaşıracağın günler daha henüz gelmedi....
Karadeniz: Hangi günlermiş o günler...
Haccecan: Söylersem şaşırmazsın...
Karadeniz: Hayatın yada bir ademoğlunun veya kızının beni şaşırttığı dönemleri artık çok geride bıraktım. Şaşırmam zaten mümkün değil. Dolayısıyla ben şaşırmazsan sen de şaşırma...
Haccecan: Seninle ilgili hiç birşeye bende şaşırmıyorum... Ancak bu senin hiç bir şeye hiç bir zaman şaşırmayacağın anlamına gelmez.. Dönemini yaşadığına ve geride bıraktığına göre emeklilik ne zaman?
Karadeniz: Aynı filmi birden fazla kere görüp her seferinde aynı tepkiye veriyorsan ya hafızan zayıf yada. Ben doğuştan emekliyim. Ne bu oyunu beğendim ne de sahneyi...
Haccecan: Aynı filmi izliyoruz. Aynı filmde hem figuranız hem izleyeci.. Sen ayrıca eleştirmenlikte yapıyorsun. 
Sahnede ağaçların, kuşların da vardı... Beğenmedim deyip onlara haksızlık yapmıyormusun?
Oyunu kendinde oynadın...

Geldikleri gibi giderler...



Buradaki video üstüne Karadeniz'le aramızda yaşanan diyalog :

Karadeniz : (Videoda ki öğretmenin) Ses tonu çok güzel...:D 2 yıl sonra ellerini kolarını sallayarak İstanbul' a girdiler...Üstelik padişahıda zırhlılarına bindirip gittiler...:(
Haccecan: Bu vatan için canını hiçe sayıp şehit olmayı tercih eden yüzbinlerin ruhunun büyüklüğünü karşısında yaşamayı tercih eden fanilerin küçüklüğüne takılmamak gerek....
Karadeniz: Çanakkale de ölen yüzbinler gerçekten yurt savunması için öldüler... Fakat, savaşın asıl nedeni Osmalıyı işgal değil. Rusya ya askeri yardım yapmak böylece Almanyayla batı doğu cephesinde savaşan Rusya'nın savaştan çekilmesini geçiktirmeki. Zira; Rusya da ekim devrimi rüzgarları çarı ve monarşiyi bitirecek kadar sert esiyordu. Çanakkale'nin savunma tahkimatları ve tabyaları bizathi Alman generallerce yapılmıştır. Almanya da devrimin olmasını böylece rusların savaştan çekilmelerini istiyordu...
İşte bu iki emperyalist blog arasında savaşta her zaman olduğu gibi ölüm ve kahramanlık bize düştü. İngiliz, Fransız vs'e karşı elimizde Alman silahları başımızda Alman generaller savaştık, yurt savunması yaptık ya da öyle sandık...
Haccecan: Devletler arasındaki ilişkiler ile insanlar arasında ki ilişkiler arasında hiç bir fark yok aslında. Bir işyerinde çıkar çatışmasına giren iki insanın arasında ezilen ve mağdur olan uzlaşmacı bir kişiliğe sahip olan iyimser üçüncü bir kişidir. Bu üçüncü iyimser, uzlaşmacı, mağdur ben oluyorum bu arada :)))
Karadeniz: Budha'nın lafı burda araya giriyor sanırım. HERŞEYE VE HERKESE KARŞI İSTİSNASIZ BİR SEVGİ DUYULMALDIKÇA KURTULUŞ MÜMKÜN DEĞİLDİR. 
Eğer ki uzlaşma işine girişmişsen. Her iki tarafla da düşman olmayı göze almış demektir. :(( Yapacak birşey yok..:(( Onlar iyi olacak sen kötü...
Haccecan: Ben ne olduğumu biliyorum. Sevgi, saygı, empati ve doğru iletişimin olmadığı her yerde sorun var.
Karadeniz: Sorun her zaman olacak...
Haccecan: Yedin ömrümü yedin.
Karadeniz: Sen ömrünü bozukluk gibi harca sonra hesabı bana havale et. Ohhhh ne alaaa memleket. Suyundan koy barii. :)
Haccecan: Kararı değerli halkımıza bırakıyorum. Ömrümü ben mi yemişim, sen mi yemişsin aha şu satırlardan ortaya çıkar...
Bu videeoda asıl alınması gereken ders tarihi olayları değerlendirmek değil bence. Asıl anlaşılması gereken, esaret altında yaşamaktansa ölmeyi tercih etmek gerektiği, şu anki özgürlüğümüzün bedelini daha önce birilerinin canları ile ödediğini, bunu bilerek yaşamamız gerektiğini, atalarımızın nasıl bir ruha sahip olduğunu, aynı ruhu taşıdığımızı bilmemiz gerektiğini anlamalıyız. Yoksa tarihi olayların seyrini bu saatten sonra kimse değiştiremez...
Karadeniz: Bilerek yaşamak derken..???
Haccecan: "Bilerek yaşamak derken..???" derken????
Karadeniz: Bilerek yaşamak derken ne kast ediyorsun? Bilerek yaşayınca bilmeyerek yaşamaktan fark ne :?????
Haccecan: Bilgi güç ise bilerek yaşamakta güçtür...
Karadeniz: Ya bırak bu işleri Haccecan. Somut birşeyler söyle. Somuuuut. Ne olacak bilerek yaşasan ne değişecek?:(((
Haccecan: Bunlar senin sözlerin... Kendi laflarını bile beğenmiyon cık cık... Şimdiye kadar somutmu konuşmuşun ki benden somut laf bekliyon. Somutda konuşsam soyutda konuşsam, doğruda konuşsam yanlışda konuşsam itiraz edecen... Ne diye yoruyon ki insanı bu kadar...
Karadeniz: Yaşadığımızdan gayri bildiğimiz bir şekil yok deyiverde anlayalım. Beylik konuşmak kolay. Ama iş düşünmeye gelince birilerinden duyduklarını birilerine satmanın ötesine geçmek yok. Anlaşıldı... anlaşıldı...  Uzatmaya gerek yok..:((
Haccecan: He Karadeniz he...

3 Mayıs 2011 Salı

Düşünmek üzerine...

Karadeniz'in facebookta profilinde yayınladığı aşağıda ki söz üstüne yaptığım yorum :

" Birini sevmeye koyulmak başlı başına bir iş, bir girişimdir. Güç ister, yürek ister, körlük ister.... Hatta başlangıçta öyle bir an vardır ki uçurumun üstünden sıçramak ister; düşünmeye kalkarsan aşamazsın onu... "
-SARTRE-

Haccecan: Düşünmek isteyenlere zaman vermemek gerekiyormuş demek ki :)))) Çok düşündüğümüz için engelleri aşamıyormuşuz meğer....
Hayat hergün yeni şeyler öğretiyor insana....

Binbir Yüzlü Karadeniz...

Facebookta arkadaşımın paylaştığı sözü beğenerek profilimde yayınlamam üzerine yaşanan diyaloglar ...

İranlı bir şair: ''aşka uçarsan kanadın yanar''  Mevlana: ''aşka uçmazsan kanat neye yarar'' Yunus Emre:''aşka vardıktan sonra kanadı kim arar? '' Demet Akalın :'' aşkın açamadığı kapı , kanatlanıp uçamadığı yer mi var '' Arkadaş 3: "müdür naptın?"


Arkadaş 1 : Asıl sen naptın Haccecan.. Yunus Emre kısmına kadar yeterdi be bacım:)
Haccecan: :) Aşk üstüne herkesin bir çift lafı var Arkadaşım... Demet Akalının neyi eksik? :))))
Arkadaş 2 : "AŞIK OLUNCA KANATLANIRSIN" demiş
Karadeniz: Bir tane de benden olsun...Aşkın binbir çeşit yüzü var..Baktım hiçbiri benim değil...:( ( Uleenn ben yüzsüzmüyüm yoksa..:D ))
Arkadaş 1 : Eksiklerini saymayalım da senin yorumunu alalım aşkın üsüne?:) 
Haccecan: Aşkın üstüne benim yorumum; Aşk her çeşit ruh halinin yaşanabildiği, kafanda bir mitolojik kahraman yaratıp her türlü iyi özelliği bir faniye yüklediğin, kötü özelliklerini görmezden geldiğin, kahramanın kötülüğünü gördüğünde sert tepki verdiğin anlatılamaz bir ruh halidir.... Yaşanması gerekir. Bir çokları ham olarak göçüp giderken aşkın nasip olduğu kulların ruh ve yürekleri aşk ile olgunlaşır... Bir çokları da aşk ile olgunlaştığını düşünürken çürüdüğünün farkına bile varamaz...
Haccecan: Karadeniz; Seninde binbir çeşit yüzün olduğundan aşk ile uyum sağlayamamış olabilir misin ? Bir tek yüzün olsaydı aşk sana uygun yüzünü gösterebilirdi. Garibim aşkta sana karşı ne yapacağını şaşırmış galiba :)))

22 Şubat 2011 Salı

Yaşamın Yankısı


Yaşamın yankısı adlı Karadeniz'e mail attığım okuma parçası üzerine aramızda yaşanan diyaloğ...

Yaşamın Yankısı
Bir adam ve oğlu ormanda yürüyüş yapıyorlarmış. Birden çocuk ayağı takılıp düşüyor ve cani yanıp 'AHHHHH' diye bağırıyor. İleride bir dağın tepesinden 'AHHHHH' diye bir ses duyuyor ve şaşırıyor. Merak ediyor ve  - ''Sen kimsin?'' diye bağırıyor. Aldığı cevap 'Sen kimsin?' oluyor. Aldığı cevaba kızıp - ''Sen bir korkaksın!'' diye tekrar bağırıyor. Dağdan gelen ses 'Sen bir korkaksın!' diye cevap veriyor. Çocuk babasına dönüp  - ''Baba ne oluyor böyle?'' diye soruyor.  - ''Oğlum'' der babası, ''Dinle ve öğren!'' ve dağa dönüp ''Sana hayranım!'' diye bağırıyor. Gelen cevap ''Sana hayranım!'' oluyor. Baba tekrar bağırıyor, ''Sen muhteşemsin!''Gelen cevap; ''Sen muhteşemsin!'. Çocuk çok şaşırıyor, ama halen ne olduğunu anlayamıyor. Babası açıklamasını yapıyor:  - ''İnsanlar buna yankı derler, ama aslında bu yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sen de daha sabırlı olmayı öğren. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.'' Yaşam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Karadeniz:
Aslında bu temel bir kuraldır. Hayatta ne verirsen karşılığında da onu alırsın. Ama bu iyilik bulmak için iyilik, şefkat bulmak için şefkat şeklinde değildir. Eğer bu şekilde davranırsan sonuç beklentiden dolayı hep hayal kırıklığı olacaktır. Asıl formül yıllar önce BUDHA tarafında dile getirilmiştir...
HERŞEYE VE HERKESE KARŞI İSTİSNASIZ BİR SEVGİ DUYULMALDIKÇA KURTULUŞ MÜMKÜN DEĞİLDİR.
Gerisi lafı gürzaf :)
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haccecan:
Hayat bir tek sevgi duygusundan ibaret olsaydı Budha haklı olabilirdi. Ancak hayatın içinde olumlu, olumsuz her duygu ve davranış var. Zulüm yapanı hoşgörmek onun zulmünü artırmaktan başka bir şeye neden olmaz. Zalimi -zulüme maruz kalan insanların yaşadığı acıları ve duygu yıkımını anlamasını sağlarak, zulüm yapmasına neden olan olan faktörleri ortadan kaldırarak- zulümden vazgeçirmek gerek. İçinde sevgi ve hoşgörüden başka duygu taşımayan insanları da zulüm ve haksızlığa karşı nasıl davranılması gerektiği öğretilerek zulüme karşı korumalı...
Dünyada iyiliğin, sevginin ve hoşgörünün hakim olması için iyi, sevgi yüklü ve hoşgörülü insan sayısının artması gerektiği bilinmeli...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Karadeniz:
Ah hatice bilmediğin o kadar çok şey var ki. En azından Budha yı eleştirmeye başlamadan önce sözün üzerinde biraz düşünseydin. Bence Budha'yı hafife alıyorsun. :(
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haccecan:
Bilmediğim çok şey olduğunu biliyorum. Bildiklerimle Budha'yı da eleştirebilirim senide. Bu beni bilgi ve öğrenmeye götürür. Cahilliğimin yüzüme vurulması ve eleştirdiğim için suçlanmak bilgiye ulaşmam önünde ki engeller. Engeller ise aşılmak için varlar.
Budha senden daha hoşgörülü.  Onu eleştirdim diye hiç sesi çıkmamıştı :))) 
 Budha'yı eleştirmek, onun düşüncesi üstüne fikrimi beyan etmek; Budha'nın söylediklerini düşündüğüm anlamına gelmiyor mu? Yazdıklarım hakkında fikrini söylememen ve bilmediğimi beyan etmen yazdıklarım üstüne düşünmediğinin kanıtı. 
Ben Budha'yı değil, sen beni hafife alıyorsun...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------ 

Karadeniz:
Yüzyılların bilgeliği karşısında hemencecik yoruma varılmaz. Öyle herşeye ve herkese karşı aklında eseni dile getirmek bilgi arayışı da değildir. Öğrenmek için önce iyi dinlemeli sonra dinlediğini harmanlamalı ve hayat ile yüzleştirmelidir. Ayrıca ben kimseye cahil demedim. Sürekli demediğim şeyler yüzünden ima ediyormuşum bir anlam çıkartarak itham edilmekte hoş olmuyor. :(((
Benim ima etmek bir huyum yoktur. Bunu en iyi sen bilirsin. Birşey diyeceksem derim. Birisinin cahil olduğunu düşünüyorsam ona cahil derim.
Ve benim lügatımda; öğrenilmesi gerekilen şeylerin çok oluşu o kişinin cahil olduğu anlamına gelmez. :((
Zira; herkesin bilgili ve bilgisiz olduğu konular vardır. Herkes her konu hakkında herşeyi bilemez zaten.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Haccecan:
Aynı dili konuşmamanın sonuçları bunlar.
Senin imâ etmek gibi bir huyun var o konuda yanılıyorsun.  Bunu en iyi ben bilirim. Genel konularda imada bulunmuyorsun, genel konularda çok okuduğun ve araştırdığın için bilgi seviyen bir çok insana göre bir hayli fazla. Genel konularda imâya gerek duymuyorsun bu yüzden. Bilgin çok olduğu için kendine olan güveninde çok fazla.  Kendine güvendiğin için bu konuları konuşmayı başlatıp bitirmek senin elinde oluyor. Genel konularda iddalısın ve gözükara tartışmaya girebilirsin. 
Özel konularında ise kendine güven ve rahatlık konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Özel konularda rahat değilsin, genelde susmayı tercih ediyorsun. Konuştuğunda ise imâ dilini kullanıyorsun. Özel konularına genel cevaplar veriyorsun.  Özelde ben, biz kelimelerini bile söyleyemiyorsun.
İşin tuhaf tarafı ne biliyor musun? Yaptığımı söylediğin her şeyi kendinde yapıyorsun. Sende söylemediklerimi söylemişim gibi imâ ediyorsun. İmâ dilini kullanıyorsun ama imâ dilinden anlamıyorsun. İma dilini kullandığın için demek istemiş olabilirsin diye demediğin şeyleri söylemişsin gibi varsayıp ona göre cevap veriyorum. Kısaca bulmaca çözmek zorunda kalıyorum. Sana göre yanlış cevap verdiğimde (bulmacayı yanlış çözdüğümde) ise (kendime göre hep doğru cevap veriyorum sen yanlış düşünüyorsun dediğinde içimde bir hayal kırıklığı yaşamama neden oluyorsun) seni yanlış şeylerle ithâm ettiğimi veya o konuda yanlış olduğumu söyleyerek sert bir tepki veriyorsun. Bu seferde sana karşı haksız ve yanlış davranmışım gibi hissetmeme neden olup suçluluk hissetmeme neden oluyorsun. Suçluluğun devamında ise içimde bir çatışma başlıyor. Kendimi cahil, bilgisiz hissediyor sana karşı aşırı tepki vermişim duyguları sarıp sarmalıyor beni. (Bana cahil demedin ama cahil dediğini ben nereden çıkarttım açıkça anlatabildim mi :)))))) Devamında ise kendimle çatışmama neden oluyorsun; kendimle sürekli savaşamayacağıma göre bu sefer Mitolojik kahraman Karadeniz'le tartışmaya başlıyorum :)))) (Bayanların alakasız şeylere sert tepki vermesinin temelinde ne yatıyor umarım bunuda açık anlatabilmişimdir, daha öncesinde bir konuya ya kırılmış yada gücenmiştir yada onu anlamadığını düşündüğünden huysuzlanmıştır Bkz BUKÇE dili.)
İletişim konusunda zorlandığım insanların başındasın. Seninle iletişim kuramamak şu an için önümde büyük bir engel. Bu engeli öyle yada böyle aşacağım, aşamazsam kendimle yine çatışacağım :))))
Tabi bu içimde yaşadıklarımın seninle hiç bir alakası yok. Sonuçta ise kendim yazıyorum, kendim çiziyorum kendim oynuyorum. Karadeniz ise haklı ben haksız oluyorum :)))))
İşin özeti bu :))))
Biliyorum benimle bir konu üzerinde sabit konuşmak, dallandırıp budaklandırmadan konuşmak çok zor. Biliyorum kafama sert bir cisim vurup seni benimle uğraşmak zorunda bırakmamam gerek. Ama henüz zamanı değil.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
06 Nisan 2010

15 Şubat 2011 Salı

Milattan 11 gün sonra


Haccecan: Günaydın. Biraz vaktin var mı?  Bir şey söylemek istiyorum.
Karadeniz: Günaydın Haccecan.
Haccecan: Mail yazıyordum sana ancak geldiğine göre burdan yazayım dedim.
Karadeniz: Ne demek senin için her zaman var. 
Haccecan: Dün 5 satır yazdıysan bana bir satırı ulaştı. Konuşma geçmişi gmailde kayıt edilmiş ne dediklerini tam olarak şimdi gördüm.
Karadeniz: Genel de gmail yapar.
Haccecan: Yazdıklarının hepsini görebilseydim cevaplarım daha farklı olurdu. Genelde atmıyor bana. Birincisi; duygularımı açığa çıkartmayı hiç düşünmüyordum. Çünkü senin farklı hiç bir yaklaşımın olmamıştı o konuda hata ettim bunun pişmanlığını yaşıyorum.
Karadeniz: Pişmanlık duyacak bir şey yapmadın.
Haccecan: Ancak duygularımın tek taraflı olduğunu hiç hissedemedim. Hissettiklerim sayesinde içimde bu kadar büyüdü sanırım. Ben belki öyle algılamışım, yanlış algılamış olabilirim. Ancak iki kişiden de benzer şeyleri duyunca "acaba?" demeden de geçemedim...
Karadeniz: Sen pişmalık duyarsan bende duyarım.
Haccecan: Karadeniz bir şey yazma ilk önce ben içimdekileri yazayım. Şu konuşma aşamasına geçebilmek  bile bence büyük başarı.
Karadeniz: Tamam
Haccecan: Konuşabiliyoruz artık. Senaryo yazmıyorum. Seni tanıyorum bu konuda iddalıyım. Dünkü konuşmamızda arkadaş olarak yaklaştığım bayanlar sevgili arıyor, sevgili olamayacağımı hissettirdiğimde araya duvar çektiğimde ise arkadaşlıklarını bitiriyorlar kendilerine erkek arkadaş arıyorlar dedin. Ancak bu konular senin için açmaz, kişiliğinde aşamadığın bir konu. Bunu kendin söylemiştin. Kardeş ve arkadaş dışında karşı cinse yaklaşamıyorum demiştin. Bu konuyu kendi içinde açıklığa kavuşturman gerek bence.  Kızlara sevgili olarak yaklaşamıyormusun yoksa karşılıklı sevgili gibi hissettiğin kızlar senden arkadaşlık dışında bir tepki gelmediği için senden hayır gelmez düşüncesiyle başka erkek arkadaş bulup sende duygusal bir yıkımamı neden oluyorlar? İlk önce bunları açıklığa kavuşturman gerek. 
Kendimle ilgili bir kaç şeyde söylemeliyim. Günü birlik ilişkiler arayan bir insan değilim hiç bir zamanda olmadım. Erkeklerle iş ortamında olsun sosyal ortamda olsun daima ilişki içerisindeyim. Şimdiye kadar erkekleri gözleme ve tanıma şansımda oldu. Erkekleri az çok tanıyorum. Kadınlara yaklaşımlarını, olaylara karşı tepkilerini, davranışlarını, davranışlarının altında yatan sebepleri anlayabiliyorum. Kimin bana arkadaş olarak yaklaşıp kimin duygusal bir şeyler hissettiğinide anlayabiliyorum.
Karadeniz: Buradayım.
Haccecan: Tamam sen oku bir kaç şey daha yazmaya çalışıyorum. Kendimi tam olarak ifade etmeye çalışıyorum. Sonra sözü sana bırakacağım. Yetiştirilmemde ki eksiklikler yönünden ilişkiler yönünden hiç başarılı değilim. Kendime çizdiğim kurallar ve yaşadıklarımın etkisiyle duygularımı hiç bir zaman açığa vuramadım. Açığa vuramadığım duygular ise beni daha kötü buhranlara sürükledi. Daha kötüye sürüklendiğim halde ise güçlü görünme çabamda hiç bir zaman değişiklik olmadı. Erkekler açısından hep ulaşılamaz ve zor kadın oldum. Senin dünkü beyanlarını göz önüne aldığımda senin arkadaşça yaklaşımlarını ben sevgili olarak algıladım ve duygularımı açmış bir konuma düştüm. Şu durumda senden yüz bulamayacağım içinde bu arkadaşlığı bitireceğim için daha çok üzüldüğünü beyan ettin. Olayı bir tek kendi bakış açımla değerlendirebilirim.  Sana karşı duygularımı ifade edebilmek benim kendi kişiliğimde aşamayacağım dağları aşmam anlamına geliyor. Hayat bundan sonra benim için daha kolay olacak. Senin açından değerlendirdiğimde ise kendi içinde çelişkiler yaşadığını söyleyebilirim. Sevgisini ilan edip yüz bulamayınca küsen bir arkadaş durumuna düşmeyeceğim. Arkadaşlığımızı bitirmeyeceğim bu konuda üzülmene gerek yok. Aksine kendi içimde bir sorunu halletmeme yardımcı olduğun için teşekkür ederim. Dinlediğin ve benimle konuştuğun için. Ama bir konuda hala ısrar ediyorum. Tek taraflı hissetmediğimi hissediyorum. Eğer bu konuda doğru düşünüyorsam, kendi içindekileri açığa çıkarmaman, içinde farklı şeyler hissedip dilinden farklı kelimeler çıkıyorsa kişiliğinde aşamadığın o dağı hiç aşamayacaksın.
Yukarda yazdıklarım benim hissettiklerim, yanılma ve hata payı var. Doğrunun ne olduğunu ancak sen biliyorsun. Bitti gözün aydın :) 
09:53 Karadeniz: Bir Dakika
10:10 Karadeniz: "Dünkü konuşmamızda arkadaş olarak yaklaştığım bayanlar sevgili arıyor, sevgili olamayacağımı hissettirdiğimde araya duvar çektiğimde ise arkadaşlıklarını bitiriyorlar kendilerine erkek arkadaş arıyorlar." İfade tam böyle değil ama böyle de denebilir. Ha ahmet kel, ha kel Ahmet... Aradaki fark ise duvarı ben değil onlar örüyor. Ben zaten hep seviyemi ve mesafemi arkadaşlık çerçevesinde koruyorum. Aslında korumuyorum da gerçekten arkadaşım. Arkadaş olarak arkadaş gibi davranmam doğal. Yani arkadaşlığı onlara ulaşmak için kullanmıyorum. Başkaları öyle yapıyor olabilir ama işte ben yapmıyorum. Hislerine gelince; hissettiklerin doğru. 10:14 Ben sevmediğim bir insanla zaten arkadaşlık etmem ki... Ve ne hissetiysen o doğru. Bu konuda yanılmıyorsun. Fakat bu hislerinin yanına benim davranışlarımı, sana yaklaşımımı da koyarsan yazdıklarımı daha iyi anlarsın. 10:17 Benim bayanlara karşı hislerimi arkadaşlık seviyesinden öteye taşımamak gibi bir sorunum olmadığı kanaatindeyim. Ama öyle görüyorsan bu konuda savunma yapmayacağım.
10:18Haccecan: Yazdıkların yine gelmiyor sanırım.
Karadeniz:  :( 10:19 Bu işi akşama ertelesek. Şu an çıkmak zorundayım.
Haccecan: En son ne yazdın?
Karadeniz: Burada bir sürü şey hem dikkatimi dağıtıyor hemde çıkmalıyım.
Haccecan: Yazdıklarını mail at. 10:20 Bir şey gelmedi ki bana hep çıkıyorum derken yazdıkların geliyor :(((
10:22 Bu gmail yakmalı, küllerini savurmalı. Bir şey yazıyormusun şu anda?
02.04.2010

*Kırmızı ile yazılmış diyaloglar bana ulaşmayan yazılar.