Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

1 Temmuz 2009 Çarşamba

Güvenli liman nerdesin?




19 Haziran 2009 (Kızkardeşimin düğününe gitmeden önce)
Çok hüzünlüyüm şu an. Gözümden bir kaç damla aktı... Nasıl akmasın?...
Kızkardeşimin eşyaları evin giriş kapısının önüne yığıldı. Evde kendine ait eşyaları teker teker toparlayıp kolilere yerleştirdi. Her an gitmeye hazır gibi. İçimden "gitme! kal burada" demek geliyorken, dilimden bıçak gibi keskin sözler çıkıyor, son günlerimizi savaşarak geçiriyoruz. Kocasını gözümde kardeş çalan ilan ettim, görülmeyecek kusurları gözümde dağ kadar büyük!!! Eşiyle koyu tartışmalara giriyoruz. Kardeş çalan gözümde yontulması gereken, acı ve sıkıntı çekmemiş, eğilmemiş kuru bir ağaç... O kadar önyargılı ve küçük düşünüyor ki, dünyada tek doğru kendisi sanıyor ve kendisini üstün bir ırka ait olduğunu savunuyor. Tartışırken sesini yükselterek konuşan ve karşısında ki insana söz hakkı vermeyerek haklılığını ispat! edenlerden. Onlara göre tek doğru vardır oda kendileri!!! Bence ilk önce insan olabilmek önemlidir. Irk, dil, din, mezhep farklılıkları saçma ve gereksiz; çünkü kimse dünyaya anne ve babasını seçerek gelmiyor. Anne-babası, akrabaları ve ataları ile övünmekten başka bir şey yapmayan, onların başarılarını kendine yontan insanlardan hiç haz etmem. "Sen ne yaptın?" onu söyle bana... Bazen kız kardeşimi üzeceğini düşünüp korkuya kapılıyorum. Kız kardeşim; tartışmalarımız sırasında eşiyle benim aramda kalıyor, bazen sussada çoğu zaman eşini savunuyor. Buda beni daha fazla sinirlendiriyor. Eşiyle aralarında sorun sebebi olmayayım diye çoğu zaman susmaya çalışsamda, susmayı hiç bir zaman beceremediğimden onuda başaramıyorum. İkisi gidip mutlu mesut yeni evlerinde yaşayacakken, arkalarından gözü yaşlı bakakalmak bana ağır geliyor. Düğün öncesi stresten kızkardeşim çok kilo verdi, bünyesi iyice zayıfladı, açlığa dayanamayacak duruma geldi. Kardeş çalanla birlikte baya borç altına girdiler. Yeni bir hayata başlayacak olmanın tedirginliğini ve sıkıntısını fazlasıyla yaşarken birde ben darbe vuruyorum... Ama istemeden.
Benim omuzlarımda ki yükün ağırlığı da hiç hafif değil... Sessizce taşımaya çalışıyorum. Ama çok ağır...
"Kız kardeşim mantıklı ve akıllı bir insandır, eşinde benim göremediğim birşeyler görmüş ve sevmişse elbet vardır bir sebebi... Eminim doğru kararı vermiştir" diye düşünüp kendimi teselli ediyorum. İnşallah ben yanılırım kardeşim haklı çıkar.
Maddi ve manevi çöküntü içinde olduğum şu dönem bir an önce geçsin istiyorum, yalnızlık hapishanesine girmemek için çırpınıyorum ancak ne yapsam ne etsem de yine hapis olacağım.
Dün apartmanın önünde yine bir kaza oldu. Hamile bir bayana araba çarptı.Doğum yapmasına 9-10 gün kalmış bayan vefat etti, karnında ki çocuğu ise doğdu. Çocuk dünyaya geldiğinde annesi çoktan bu dünyadan göçüp gitmişti. Kadının ölmeden önce ki hayallerini düşündüm. Çocuğunu doğurup, emzirmeyi onu büyütmenin hayallerini kuruyordu eminim. Ya şimdi? Şimdi ne yapıyor, ne düşünüyor bilmiyorum ama görevini tamamlayıp bu dünyadan gitti. Bu dünyaya minicik bir beden getirdi ve ahirete intikal etti.

01 Temmuz 2009 (Kız kardeşimin düğününden sonra)
Son iki haftam o kadar yoğun du ki... Bloğuma bir şeyler yazmak için oturduğum zaman yazdıklarımı beğenmeyip yayınlamadım. Geçen hafta ne zamandır bahsettiğim düğün için memleketteydim. Kızkardeşimin düğünü dışardan bakıldığında güzel oldu, herkes sahnede mutlu mesut oynadı, arka planda ise neler oldu neler... Çok yıprandım ve üzüldüm. Ele karşı yüzümüzü eğmedik, başımı dik tuttuk çok şükür!!! Düğünden önce ki düşüncelerim de malesef haklı çıktım.
Kızkardeşimin düğünden yaklaşık iki ay önce abimi utana sıkıla telefonla arayıp:
-Abi, bu söyleyeceklerimi kabul etmek zorunda değilsin, ancak Kızkardeşimin düğününde takacağımız takıları hala alamadık. Başkalarından para alıp onlara borçlanacağımıza, eşin ve sen kabul ederseniz sizin altınları borç alalım, size olan borcumu yavaş yavaş öderim." demiştim. Oda eşiyle görüştükten sonra, "tamam düğünde takılacak altınları biz getireceğiz" cevabını vermişti. Ne de olsa kardeştik. Bu zor günümüzde o yanımızda olmayacaktı da kim olacaktı? O günden sonra "nasılsa takılacak altınları abim getirecek" diye bu konuyu bir daha düşünmedim ve abimle de bu konu hakkında konuşmadık. Abim artık gerekeni yapardı nasıl olsa!..
Erkek kardeşimin telefon kazığı olayında ise kenara ayırdığım bütün paramı uyduruk telefon faturasına yatırmak zorunda kaldığım halde faturanın hepsini ödeyememiş, arkadaşlarımdan da borç almak zorunda kalmıştım. Kızkardeşimin düğününde takacağım bileziği hala alamamıştım. Ama sorun değildi, nasılsa abim getirecekti.
Düğünden bir hafta önce İstanbuldan memleketimize doğru yola çıkmadan önce kızkardeşime kendilerinin takacağı bileziğin ölçüsünü sormak için kuyumcudan abim telefonla aradı. Bu telefon görüşmesinde, diğer getireceği altınları ne yaptığını sorduğumda abim ise şu cevabı verdi:
-"Haccecan neden hatırlatmadın? Altınları almayı unuttuk.. Altınları bankaya koymuştuk, şu an da mesai saati de geçti, banka kapalıdır? " cevabını verdi.
Bu cevaptan sonra başımdan aşağı kaynar sular döküldü. O gün fotoğraf kursunda beni görenler, seni hiç böyle görmemiştik, bir derdin mi? var deyip sordular. O kadar moralim bozuldu ki...
Abimin düğününde yaşadığım olayları daha önce yazmış ama yayınlamıştım. O günlere geri dönersek moralimin neden bozulduğunu daha iyi anlarsınız...

08 Ekim 2008 (Abimin düğününden sonra)
Moralim acayip bozuk, biraz önce meleklerin (stajyer öğrencilerim) önünde ağlayacaktım zor tuttum kendimi...
Herşey bayramda başladı. Büyük halamı bayram ziyaretine tedirgin olarak gitmiştim zaten. kızkardeşimin sözleneceğini ben söyleyecektim. Halamın abime kız istemeye gittiğimizde ki tavrından sonra kızkardeşimin sözleneceğini söylemek benim için işkenceydi. Halamlara gittiğimizde ev çok kalabalıktı. Herkesin içinde bu haberi vermek düşüncesi tedirginliğimi daha da arttırdı. Halamın gelini çay servisi yapıyor, şeker tutuyordu. Bir ara mutfağa su almaya gittiğimde (mutfakla oturma odası birlikte), eniştem;
-"Sizin görücülerin işinden haberin var mı?" diye sözler döküldü ağzından. Bende kızkardeşimin söz olayını duymuş onu soruyor sanıp:
-"Evet, birazdan söyleyecektim, bu perşembe söz yapacağız, sizi davet edecektim" diye saf saf cevap verdim.
-"Bak adama mahçup oldum bende. Bir aydır baban borcunu vermemiş. Kuyumcu beni aradı, ben kaldım arada. O işi halledin." dedi.
Biraz daha geriye gideceğim. Abimin düğününden üç ay önce abime söylemeye başladım: "Çalışmaya başladığımdan beri girdiğim kart günlerinden altın biriktirdim. Düğünüde takacağın bilezikleri ben getireceğim" diyordum abime. Bu sözleri o bana teklif etmeden söylemiştim. Taki düğünden bir hafta önce babamın babaannemin evinden kalan hissesini bize sormadan 25.000 ytl ye sattığını duyana kadar. Babamın o evdeki hissesini bize sormadan satmasına çok üzüldüm ve kızdım. Bunun üstüne ben abime "düğününde aileme destek olmak için biriktirdiğim altınları sana vermeyi düşünüyordum ama babamın bize sormadan hissesini satmasından sonra altınlarımı sana vermeyeceğim. Senin altınlarını almak kızkardeşine düşmüyor, babama düşüyor, elinde nasıl olsa para var o alsın altınları" dedim. Abimde "tamam" deyip kapatmıştı telefonu.
Babam ise o 25.000 ytl yi çoktan tüketmiş. Evi boyatmış, mutfak ve yatak odasına dolap taktırmış ve borçlarını kapatmıştı. Hissesini satmadan önce ise abim babama "Haccecan altınları alacak" dediği için bütün aile altınları benim alacağımı düşünüyordu.
Abimin düğününden iki gün önce ise kızkardeşim, ben, abim ve annem oturmuş konuşurken, sohbet döndü dolaştı benim altınlara geldi. Ben altınları yanımda getirmemiştim. Abim sesini yükseltip "neeeee!!! getirmedin mi?" diye yüzünü astı. Getirmeyeceğimi söylediğim ve kendisinin de "tamam" demesine rağmen zeytin yağı gibi üste çıkmasına çok içerledim.
Abimin düğünün olacağı günün bir önceki günü; babam abime takacağı altınları hala almamıştı. Babam 3 bilezik takacağını söylemişti. Abim ise eşine bir altın set sözüde vermiş. Babam "ben set alamam" dediyse de abim ısrar etti. Eniştem aracı olup, tanıdıkları bir kuyumcuya gidip 3 altın bilezik ve bir set alındı o gün. Eniştem babama üç kere sormuş; "Bu parayı verebileceksin değil mi?" Babam; "Abi tamam vereceğim" demiş. Takıların takılacağı düğün gününden bir gün önce ise babam, annem ve kızkardeşim eniştemin aracı olduğu kuyumcudan 3 bilezik ve bir seti borç alıp gelmişlerdi. Babamın satıp parasıyla altınları alacağı o mahsül ne hala satıldı, ne de elinde tek kuruş para var.
Bayram günü için memlekete gittiğimizde ise tarlada ki mahsulü satıp öderim diye düşündüğü borcunu ödeyemeyen babamın borcu eniştem tarafından yüzüme vurulmuştu. Benim yüzüm asıldı ve küsüp halamların evinde bir köşede oturdum. Eniştem "borcunuzu kapatın" diye bana söyledikten beş dakika sonrada o kadar kişinin olduğu yerde kızkardeşimi de: "dışarı bi gelirmisin?" diye onu odadan dışarı çağırmış, bana söylediklerini ona da söylemişti. (Kızkardeşimin olgunluğuna ise hayranım. Benim dünyaya küstüğüm yüzümden belli oluyorken o hiç bir şey belli etmemişti.) Kız kardeşimin söz günü gibi mutlu bir haberi akrabalarımıza söylerken tepkileri kötü olacak diye tedirginken, babamın borcununda üstümüze kaldığını öğrenmiştik. Eniştem babamı bir kaç kere arayıp, "borcunu öde" dediğinde babam "çocuklar gelsin", onları bekliyorum demiş enişteme...
Kız kardeşime borç olayını anlatan eniştem beş dakika sonra da benim cep telefon numaramı aldı. Her an bana ulaşabilmek için...
Akşam olduğunda eniştemin söylediklerini babama söylediğimizde ise sadece sustu. Kızkardeşim: "Bize borç olayını keşke söyleseydin" dediğinde, babam ise "söyleseydim ne değişekcekti?" dedi. Kızkardeşim ise "O kadar insanın içinde kendimizi mahcup hissetmeyecektik, borcunu başkalarından duymayacaktık." dedi. Babam ise sustu.
Cuma günü (03.10.2008) babamın altın aldığı kuyumcuya gittiğimizde borcumuz 3416 ytl olduğunu söylemişti. O gün kuyumcuya "babamın borcu yüzünden kusura bakmayın, bundan sonra eniştemi aracı olarak kullanmayın onu aramayın, bu borcu ben üstleniyorum, Çalıştığım şehre gittiğimde borcunuzu toparlamaya çalışacağım" deyip cep telefon numaramı vermiştim. Adamın dükkanından çıkar çıkmaz, kuyumcu bizim enişteyi aramış, enişte de bizi aramıştı. Bu borcu nasıl kapatacaksınız? diye... (Türk filmlerinde ki gibi bir kahramanlık yaptım diye misafirliğe gittiğim arkadaşıma doğru sevinerek giderken, cep telefonumdan eniştem aramış bütün havamı indirmişti.)
Dün(07 Ekim 2008) kızkardeşimle çalıştığım şehirde ki kuyumcuya gidip bendeki altınları ve kızkardeşimin sözünde takılan altınları bozdurduk.
Bugün kuyumcuyu aradığımda ise şok oldum. Altın fiyatları fırlamış, 3416 tl ye aldığımız altın 3850 ytl olmuştu. Bankada ben ancak 3450 ytl yatırabildim. Geriye kalan borcu ise maaş aldığım zaman verebildim.
Bu parayı nasıl vereceğiz diye abim ve kızkardeşimle aramızda konuşacağımız zaman abim "ben yeni düğün yaptım ve bir sürü borcum var" dedi. Kızkardeşim ise sessiz kaldı. Kızkardeşim bu yaza düğün yapacak ve bir sürü kredi kartı borcu var.
Babama tepki olsun vermediğim altınları bozdurdum şu an... Tepkime kimse tepki vermedi. Üç senedir kenara yaptığım yatırımların hepsi gitti, üstüne de tekrar para vereceğim..
......
01.07.2009
Babam hala mahsulü sattımı, eline bir para geçtimi bilmiyorum. Abimin düğününde takılan altınları ben ve kızkardeşim vermişken, abimin kızkardeşimin düğününe getireceği altınları yanına almayı unutmasını! ve bana "neden hatırlatmadın?" demesini kendime yediremedim.
Kızkardeşime takılacak altınları nasıl alacağımızı düşünmekten memlekette iki gece uyuyamadım. En sonunda herkülüye ablamdan tanıdığı kuyumcuya telefon açmasını, borç bilezik istemesini rica ettim. Annemin, babamın ve benim takacağım bilezikleri çalıştığım şehirden düğüne gelecek olan arkadaşıma kuyumcudan aldırttım. Ben bunları yaparken ve nasıl yapmam gerektiğini kara kara düşünürken, abim bir kere bile "ne yapacağız?" diye sormadı. Bana telefon kazığı atan erkek kardeşim ise iki hafta önce kazandığı paradan göndereceğini söz vermesine rağmen, hala bir para göndermedi.
Abimi ve erkek kardeşimi hayatımdan siliyorum... Artık içimde hiç bir değerleri yok. Kötü günümde yanımda olmayan erkek! (erkeklik kavramı cinsel organa sahip olmakla olmuyor, siz erkekler! yanımda erkek diye gezemezsiniz bile) kardeşlerimi iyi günümde de görmek istemiyorum...
Kızkardeşimden ayrıldığıma mı, evde tek başıma kaldığıma mı, kardeşlerimden ve ailemden yediğim kazığa mı yanayım bilemiyorum...
Kardeş çalan ise düğünde beni çok kızdırmasına rağmen, kızkardeşimin hatrına bir şey demedim. Kızkardeşim gelinliği için bir ay boyunca gelinlikçiye gidip gelmesine, her şeyin en iyisi olsun diye o kadar uğraşmasına rağmen, damadımız, düğün günü kırışık ve kirli takım - gömlekle geldiği zaman sinirden kudurdum. Uzun süredir bunun tartışmasını yapıyorduk. "Bir damatlık kirala, parasını ben vereyim" diyen kızkardeşimin sözünü kıç..na bile takmayan kardeş çalana çok sinirliyim. En azından giydiği takımı kuru temizleyiciye verip temizlettirme zahmetine girebilirdi.
Bu aralar bu sorunlarla uğraştım. Maddi ve manevi çöküntüye uğradığım şu günlerde akşamları evimde düğün gününde çekindiğimiz fotoğraflara bakıp ağlayarak geçiriyorum. Merak eden arkadaşlarım kusura bakmasın. Size iyi ve güzel şeyler yazmak isterdim fakat içim kan ağlıyor...
Bu yaşadıklarım aile kavramını gözümde daha büyük ve önemli bir hale getirdi. Evleneceğim eşte daha fazla özellikler arar oldum. Aradığımı bulmak ise imkansızlaştı. Umutsuz ve güvensizim. Güvenli bir limana sığınma ihtiyacını daha fazla hisseder oldum. Bir o kadarda insanlara olan inancımı ve güveni kaybettim. Aileme bile güvenemeyeceksem ben kime güvenip yaslanacağım? Ne yapacağımı bilmiyorum. Beni görenler "bir derdin mi var, yüzün neden asık?" diye soruyor.
İlk başta bahsettiğim trafik kazası sonucu ölen hamile kadının yaşayan çocuğununda öldüğünü öğrendim. Ölüm bir kurtuluş mu? Kurtuluşsa neden yaşıyoruz? Yaşam ve hayat gözümde çok anlamsızlaştı...

17 Haziran 2009 Çarşamba

Sağırlara Haykırış


Bir haftadır dünkü yapacağım eğitim için hazırlanıyordum. Halkımıza sigaranın zararlarını anlatıp, o pis şeyden hepsini soğutup, tiksindirecektim. Hepsi sigaraya lanet edecek, sigaranın çocuklarına ve milli gelirimize yaptığı zararlarını gösterip "Aman Allah'ım ben bu sigarayı içerek meğersem ne kadar büyük bir hata yapıyormuşum" dedirtecek, sigara içen herkesi vijdan azabından öldürecektim.

Eğitim günü (16 Haziran 2009) erken saatlerde eğitimi yapacağımız toplantı salonuna geldik. Giderken yanımızda bir bilgisayar, bir fare, bir klavye aldık. Yolumuzun üstünde ki okuldan projeksiyon cihazını aldık. Toplantı salonunu eğitime gelen insanlar için hazırladık, havalandırdık. Projeksiyon cihazından vereceğimiz görüntü için perde olmadığından perdeyi nereden bulabileceğimizi -bir kaç telefon görüşmesi yaparak- öğrendik. Projeksiyon cihazını aldığımız okulda olduğunu öğrendik ve tekrar okula gittik. Okula giderken kaymakam beyin yanına uğrayıp, bu büyük ulvi görevi yerine getirirken yanımızda olmasını, eğitimde bize destek vermesini isteyip onuda eğitime davet ettik. Oradan belediyeye uğrayıp iki gün boyunca bütün halka ve esnaflara duyurulmasını isteğimiz eğitimin ilan edilip edilmediğini sorduk. Halka hopörlerden anons yapan gür sesli bayan, anonsları yapmıştı. Oradada hiç bir problem yoktu. Ordan koştur koştur okula gittik. Okul idaresinden gösteri için perdeyi rica ettik. Arkadaşım demirden ayakları olan perdeyi güç bela okuldan toplantı salonuna taşıdı. Bu sefer görüntü perdenin üstünde yamuk duruyordu. Perdeyi kaldır indir, sağa-sola döndür, projeksiyon cihazını ayarla... neyse görüntüyü zar zor düzelttik. Sonra flash belleğime attığım; eğitim esnasında göstereceğim videoları bilgisayara indir, çalışmayan programları düzelt derken birden aklıma yeni bir fikir geldi!!. "Eğitime erken gelen insanlar sıkılırsa ne olacak!!?" Sonra tekrar iş yerine geldim, fotoğraflarımı ve fon müziği olarak dinletmek istediğim güzel müzik parçalarını flash belleğe attım. Koştur koştur eve gidip saçıma, başıma şekil verdim, daha şık kıyafetlerimi giydim. Eeee kolay mı halkın önüne çıkacağım!! Sonra kendime iki yumurta kırdım, bir şeyler atıştırıp koştur koştur iş yerine tekrar geldim ve toplantı salonuna arkadaşlarımla birlikte geri gittik. Görüntü daha güzel görünmesi için içerde ki ışık miktarı çok fazla diye bizim kurumun camlarında ki koyu renkli perdeleri de çıkartıp, toplantı salonunun pencerelerine taktık. Flash belleğimdeki fotoğrafları ve fon müzikleri bilgisayara indirdim. O da ne müzikler çalışmıyor!! Bilgisayarı aç kapat, sonra "ohhh!!" derin bir nefes aldık. Toplantıdan yarım saat önce bilgisayarda ki bir arıza rezil olmamıza neden olabilirdi. Sonra eğitime gelecek insanları hoş bir şekilde karşılamak için fotoğraflarımı güzel müzikler eşliğinde slayt gösterisi olarak açmıştım. Ve gelecek insanları beklemeye başladık....
Toplantı saatinin 15 dakika öncesi....Salon tıklım tıklımdı. Ben sigaranın zararlarını anlattıkça insanlar gözlerini şaşkınlık ve pişmanlıkla açıyorlardı. Gözleriyle bana bir daha sigara içmeyeceklerine dair söz veriyorlardı. Her cümlemden sonra beni ayakta alkışlıyorlardı. Videoyu ise göz yaşları içerisinde izliyorlardı. Eğitimi ise can alıcı sözlerle bitirmiştim. Tütün denetleme ekibi üyelerini sahneye çıkartmış, "artık sizi tütün illetinden kurtarmaya gönüllü bu neferlerle hayatlarınızdan sigarayı tamamen çıkartacağıma" dair sözler vermiştim. Salonda alkış kıyamet. Toplantı sonrasında kaymakam bey ve halk beni tebrik ediyor, herkes sarılıp beni öpüyordu.

Toplantı saatinden 10 dakika sonrası.... Kaymakam beyin gelmesiyle ben gördüğüm rüyadan uyanmıştım. Salon bomboştu. Kaymakam salonun neden boş olduğunu sorduğunda bir cevap veremedim. Bütün kurumlara yazı yazmıştım, halka iki gündür anons yaptırmıştım halbu ki. Toplantı katılım yetersizliği nedeniyle başka bir tarihe ertelenmiş ve iptal edilmişti. Sonra kaymakam gitti. Moral bozukluğuyla biz on beş dakika kadar sessizlik içinde oturup, çektiğim fotoğrafları müzik eşliğinde izlemiştik. Sonra bilgisayarı toplayıp, emanet aldığımız projeksiyon cihazını ve perdeyi yerine götürmek üzere toplantı salonundan ayrıldık. Binanın dışına çıktığımda ise kaldırımlarda, sokaklarda ve bütün bakkal, kahvehane, marketlerde insanlar ellerinde sigara içerek oturduklarını görüyordum....

16 Haziran 2009 Salı

Ağır gelir...


Yüreğimi yüreğine bağlayan bu bağ nedir?
Nedir seni içimde hissetmeme neden olan?
İçime akan bu coşkun sular nereden gelir?
Hangi yollardan akıp giriyor yüreğimin içine?
Kan dolu damarlara koca aşk nasıl sığar!?
Demirden zincirle bağlı değil yüreğim yüreğine…
Zincirlerle prangaya vurulmadı ki kalbim...
Kördüğümle halatla da bağlanmadı..
Anahtarı kaybolmuş paslı kelepçe hiç değil…
Ne görüyorum, ne görebilirsin bu bağı…
Ben hissederim,sen ancak istersen hissedebilirsin…
Demirden zincirler, kelepçeler eriyip gider…
Kimselerin koparamayacağı bu bağ beni eritir…
Yüreğin yaslanmış yüreğime…
Yüreğin ağır gelir yüreğime…
Bu bağı ben mi hissediyorum sadece?…
Haccecan
14.06.2009

11 Haziran 2009 Perşembe

Ordan, burdan, şurdan, benden....


Kafamda dağınık duran düşünceleri yazayımda toparlansın biraz. Yazdıktan sonra düşüncelerim daha anlamlı hale geliyor, yazıma yol gösteren doğru yorumlarda geldiği zaman yap-boz misali her parça yerine oturuyor.
Yüksek okul mezunu benim yaşıtım aynı zamanda komşum olan arkadaşım boşanmış çocuklu bir adamla kaçtı üç hafta önce. Kaçmadan bir iki hafta önce bir kaç kişi onun kocaya kaçtığını duymuş, işin aslının olup olmadığını bana sorduğunda " yok daha neler, ne kaçması, öyle birşey olsa haberim olurdu" diye yanıtlamıştım. Olay olmadan çok önce olayın olduğunu duyan bu insanları tebrik etmek gerek!!! Meğersem dedikodu kazanı olanları hissetmiş, kazanı kaynatmış, kızın kaçacağını geleceğe gidip görmüş, kırk kere "kaçtı" dediklerinden de kızı kaçırmışlardı. Arkadaşım boşanmış çocuklu bir adamın kendisine evlilik teklif ettiğini söylüyordu ama olayın buralara varacağını tahmin edemezdim. Buraların kızlarının kocaya kaçması meşhurdur. Ne hikayeler var....
Kocaya kaçan arkadaşımın evlerine bir ramazan iftar yemeğine misafir olmuştum. Tek başına yaşayan bu gurbet kuşunu (yani beni) ramazanda tek başına evde bırakmayı kendilerine yakıştıramamışlardı. Evin küçük oğlu bazen evime gelir, dersleri hakkında soru sorardı. Çocuğun davranışları çok hırçın, asi ve yaşıtlarına göre çok farklıydı. O akşam iftar yemeğinde çocuğun babası, tabağında yemek bıraktığı için sofrada misafirin olup olmadığına aldırmadan oğlunun yüzüne 4-5 şamar atmıştı. Bu dayak çok koymuştu bana ama sofradan da kalkıp gidemedim. Diğerleri için bu dayak gayet olağan ve normaldi. Onlara göre normal bir davranışı ben anormal karşılayıp sofradan kalmamın daha büyük sorunlara neden olabileceği korkusuyla oturduğum yere mıhlanıp kalmıştım. Kocaya kaçan arkadaşımın aile yapısını bu olayla biraz olsun anlatabilmişimdir umarım. Arkadaşım kaçmadan önce babasına "boşanmış - çocuklu bir adamla evlenmek istediğini" söylediğinde babasının ne yaptığını tahmin edersiniz. Arkadaşımda o evde artık durmamış, yep yeni bir hayata; yaşadığı cehennem hayatından kurtulmak için gözleri kapalı atlamıştı.
Geçen hafta apartmanın önünde karşılaştığım kocaya kaçan arkadaşım; baş örtüsünü çıkarmış, kızıl saçları ve daracık kıyafetleriyle, eşinin arabasından çıktı ve ayak üstü biraz konuştuk. Her zaman istediği şeydi, baskı ve zorla takdığı o baş örtüsünü çıkartmak. Sonunda istediği olmuştu. "Çok mutlu olduğunu, o adamın (babasının) hiç bir söz söylemeye hakkı olmadığını" söylüyordu. Babası; annesi ve kardeşlerini kendisiyle görüştürmüyordu. Umarım çok mutlu olursun dileklerimi söylemekten başka bir şey yapamadım. Herkes olayların iç yüzünü bilmediğinden kaçan kıza demediklerini bırakmadı, ben ise gönülden destekliyorum....
Dün ise arkadaşımın annesiyle apartmanın kapısında karşılaştık. İki büklüm olan beli daha da bükülmüş, omuzlarında ki yükün ağırlığı daha da artmıştı sanki. Dokunsan ağlayacak gibi bir hali vardı. Yanına gidip halini sormaya çalıştığım da arkadaşımın babası çıka geldi bir arabayla. Hafiften kafayı çektiği belliydi. Arabanın kapısını açtı, eşine bir şey uzattı, o esnada bana "nasıl olduğumu, neler yaptığı mı?" sordu. "İyiyim, düğün koşuşturmacasıyla uğraşıyoruz" dediğimde, "sende kızkardeşin gibi yapma" dedi. Ben ise "nasıl yani" diye sordum. "Kızkardeşin gizli evlendi, sen öyle yapma" dedi bana. Ben ise "Ne gizlisi, bütün ailemin haberi var, aylar öncesinden nikahları kıyıldı" dedim. "Sen öyle yapma işte, seni ben vereceğim" dedi bana. "Beni kimse veremez, ben istersem evlenirim" dedim "Seni ben vereceğim" deyip arabanın kapısını kapatıp gitti. Bu adamdan çok tırsıyorum öyle böyle değil. Oğluda iki sene önce yurt dışından bir kızla evlenip Almanya'ya gitti. Adama daha fazla dayanamadı bu kurtuluş evliliğini yaptı. Sonradan öğrendiğimde ise oğluna benimle evlenmesi için bile baskı yapmış. Arkamdan ne dolapların döndüğünü öğrendiğimde şaşırıp kalmıştım. Adamdan böyle tırsmama ve görmek istememe rağmen mecburen karşılaştığımızda hiç bir şey olmamış gibi gülümsemek ve sohbet etmek zorunda kalıyorum. Bu bana çok ters ama yapıyorum işte...

......
Geçen sene yazdığım Kadınlar Ne İster? yazımda isteklerim arasına şunlarıda yazmıştım.
"Hayatıma sözleriyle ve eleştirileriyle müdahale etmek yerine; varlığıyla, bedeniyle, ruhuyla müdahale edecek, yürekli, dürüst, içi dışı bir olan insanların olmasını isteme hakkıma saygı"
"Güzel ve iyi yaptığım işlerimde ve davranışlarımda takdir edilmeyi isteme hakkıma saygı"
Bunları hala da istiyorum. Hala istediğime göre geçen seneden beri bir arpa boyu bile yol alamamışım demek ki... İyi bir amaç için çalışmak kendimi mutlu ve işe yarıyor hissetmeme neden olur. Doğru olduğunu düşündüğüm konu için mücadele etmek benim için zorunluluktur. O iş için mücadele etmezsem kendimi korkak ilan eder ve ondan sonra kendimle acımasız bir mücadeleye başlarım. Çaba ve amaç harcadığım işlerde ise bırak takdir görmeyi, işin üstesinden gelememem için yoluma konmayan çalı, taş; bana atılmayan çamur kalmıyor. Bazen kendime en yakın bulduğum insan bile bilmeden de olsa bana engel olabiliyor. Mücadele etmek benim "varolmam" için bir zorunlulukken mücadele ettiğim için yapılan eleştiriler ise "yok ol, geber" denmesi kadar ağır ve acımasız geliyor bana.
Bir sorunum olduğumda veryansın ettiğimde tek ihtiyacım olan biraz ilgi, sevgi ve anlaşıldığımı hissetmek olmasına rağmen, anlama-dinleme zahmetine girmeden sorunun benden kaynaklandığını, kendimi düzeltmem ve sakinlikle olayları kabul etmem yönünde nasihatlarını eksik etmeyen değerli dostlarım... Size de anlatamadım derdimi... Zaten kimseye anlatamadım.
Sevgisizlik; anlatılan cehennem azabını dünyada yaşamaktır. Bedenin cehennem ateşinde yandıkça kül olmak yerine yanan derin tekrar var edildiğinden ve bu azap sonsuz bir hale geliyor. Ben bu azabın içinde yanıyorum diye haykırırken, sevgi, saygı, ilgi suyunu üzerime serpmek yerine yine bol bol nasihat dinledim. Her insan gibi benimde iyi ve kötü huylarım var. İyi huylarım kötülerini kamufle edecek kadar büyük ve güçlüyken; dikenlerimi törpüleyip yok etmek yerine, dikenlerim var diye suçlanmaya devam ettim. Gül dikenle yaratılır, dikenim yoksa gül olmuşum neye yarar?
Arabanın karbüratöründe su yok, arabanın motoru cayır cayır yanıyor, yola devam edemez dediğimde; su vermek yerine arabanın motorunun sıcaklığından şikayet ettiniz. En acısıda ne biliyor musunuz? Siz haklıydınız...
Motoru sıcaktan patlamak üzere olan arabayı tamir edip öyle bir hale getirmeliyim ki, ne suya ihtiyaç duysun ne yakıta ne de şoföre. Arabada kurtulsun sizde... Arabayı tamir edeyim derken yok etmek pahasına da olsa bunu yapmaya karar verdim. Bu araba yakıtsız , susuz ve şoförsüz çalışacak!!! Kimseye minnet etmeyeceğim, aşk için bile olsa...

4 Haziran 2009 Perşembe

Tütün Denetimi


Bloguma yazı yazmaya karar verdiğimde ilk önce içimde tuhaf bir heyecan oluyor, sonra aklıma yazacak bir sürü şey geliyor, "yazmayı düşündüklerimi nasıl yazarsam daha güzel olur?" diye planlar yapıyorum kafamdan, yazmak için bilgisayar başına oturduğumda ise heyecan yerini korkuya bırakıyor. Hiç bir şey yazamayacakmışım hissine kapılıyorum, aklıma tek cümle bile gelmiyor. Yazmak kolay bir iş değil... Yazanlar bilir bunu. Tam bir sancı ve duygu karmaşası. Yazarken yazdıklarımın etkisiyle yüzüm kırk şekle giriyor. Bazen kızıyorum, bazen gülüyorum, bazen kin duyuyorum. Bu yazının sonu nereye gidecek henüz bende birşey bilmiyorum. Ama yazmak istediğim konu iki gündür çıktığımız tütün denetimleriyle ilgili olacaktı. O yüzden daha fazla uzatmadan o konuyu yazmaya başlayayım en iyisi.

Tütün denetimi ekibinde artık bizim yeni başkan görevli değil. Kendisi işlerinin yoğunluğu! nedeniyle gönüllü olarak bu tütün denetimliği görevinden ayrıldı. Benim gözümde şu dört ayda aldığı en güzel karar, ettiği en doğru laf buydu. Yerine şuradaki "sen bu işi yaparsın, bak neler yapacağız" diye gaz verip ikna ettiğim bay marifeti görevlendirdim. Zaten adın çalışkana çıktıysa her işte sen görevlendirilirsin. Çalışkan olduğu, işten kaçmadığı ve sigara içmediği için en uygun aday oydu. Malesef gözümde başka bir aday da yoktu zaten.

İlk olarak salı günü çıktık dolaşmaya. Denetim ekibi üyeleriyle daha önce bir araya gelip, neler yapacağımız konusunda eğitim vermiştim. Ekiptekiler tam benim kafadan. Hepsi hoşgörülü, konuşmayı bilen, çalışkan, azimli, yumuşak huylu, kararlı, işini ciddiye alan insanlar. Ama aralarından en çok polis olanı tuttum. Bayıldım adama ya... Herkes onu gördüğünde selam veriyor, herkesle sohbeti var, herkesin sorunundan haberi var, sorunlarını halledip halletmediğini soruyor. Bir kahvehaneye gidiyoruz mesela; "işletme sahibi nerede?, iki dakikasını bize ayırabilir mi? deyip polis abim gür sesiyle dikkatleri üstümüze topluyor. İşletme sahibi yanımıza geldikten sonra; " yeni yasa hakkında haccecan hanım size bilgi verecek" deyip sözü bana bırakıyor. Benim sesimde onun sesinden aşağı kalır yanı yok yani bende bla... bla... yeni yasa hakkında başlıyorum kuralları anlatmaya. "yeni tütün yasasından haberiniz var mı?" diyerek söze başlıyorum. "Yeni yasa gereği; -sigara içilmesi yasaktır- afişlerinin herkes tarafından görülebilecek bir yere asmanız gerekiyor. Küllükleri buradan kaldırıyorsunuz, bina içinde oluşturulmaş sigara içmek için alan varsa o alanları kapatıyorsunuz, sigara içmek isteyen vatandaşlarımızı kapalı alanın dışına yönlendiriyorsunuz. Vatandaşların sigara izmaritini, paketini ve her türlü çöpünü yere atması da yasak ve 25 tl para cezasına çarptırılacakları konusunda bilgi verirseniz ve iş yerinin önüne vatandaşın izmaritini atacağı metal bir kutu koyarsanız iyi olur. İşyerinizde sigara içmesine izin verdiğiniz takdirde 1000 ile 5000 Tl arasında para cezasına çarptırılabilirsiniz." Burda ki tüm kahvehaneleri, kıraathaneleri, çay evlerini, lokantaları, kafeleri, restaurantları, köfte salonlarını, bakkalları, marketleri, büfeleri, eczaneleri resmi kurum-kuruluşları, okulları tek tek dolaşıp aynı şeyleri tekrar tekrar söyledim. Bu görev için bir araç tahsil edilmediğinden her yere yürüyerek gittik, elimizde mevcut olan -sigara içmek yasaktır- afişinin hepsini dağıttık, yeni afiş için matbaa ile anlaşmamız gerek ama bunun masrafını kim karşılayacak belli değil. Bizim ekip o kadar kararlı ki "gerekirse cebimizden veririz" dediklerinde "işte olay budur" dedim, sevgi damarım kabardı, hepsine tek tek sarılmak geldi içimden. Valla ben bu ekiple sabah akşam dolaşırım, gıkım çıkmaz.

Bu sabah kahvehane sahiplerinden birisi arkamdan yetişip beni durdurdu. "Haccecan hanım her kahvehaneye uğramışsınız fakat benim kahvehaneye uğramadınız. O afişlerden almak için geleyim mi sizin oraya?" diye sorduğumda içimden bir kahkaha atmak geldi. Bu vatandaş gibi yeni yasayı dört gözle bekleyenler olduğu gibi, bizi gördüklerinde yüzleri asılan iş yeri sahipleride oldu. Kahvehanede sigara içilmezse müşteri kaybeceğini düşünüyor ancak şartlar eşit olacak. Tüm kahvehanelerde sigara içilmesi yasak olduğu için müşteri kaybı gibi bir sorun olmayacak. Bu yasa sigara içenleri cezalandırmak için değil, sigara içmeyenlerin sağlığını korumak amacıyla çıkartıldı. (En çok söylediğim cümlelerden bir taneside buydu.)

Beni kimse görmesin, duymasın diye ıssız yerlerden giden gelen beni artık tanımayan kalmadı desem yeridir. Kahvehanelere 4 badigardın arasında girip, çatır çatır konuşup çıkıyorum. İtiraz edecekleri bir konu olduğunda arka fondan hemen fırlayıp itiraz ettiği konuyu çürütüyorum. Bayan olduğum içinde saygıdan çok itiraz edemediler bana. En çok verdiğim örnek ise şu oldu; Amerika da sigara içen ve sigara içmeyen iki vatandaş hastaneye geldiği zaman ilk önce sigara içmeyen vatandaşa sağlık hizmeti veriyor çünkü sigara içen kişi sağlığa zararlı olduğunu bile bile içiyor. Amerika sigara içen vatandaşına böyle ikinci sınıf vatandaş muamelesi gösterirken, gelişmekte olan ülkeler arasında olan Türkiye' ye Amerika'nın muamelesi farklı değil. Kendi ülkesinde satmadığı tütün ürünlerini bizim ülkemizde satıyor, hem cebimizi hem vücudumuzu çürütüyor." diyorum veya "çocuklarımız elimizde keyifle içtiğimiz sigaraları gördüğünde veya rengarek sigara paketlerini gördüğünde sigaraya ilgi duyuyor, özeniyor. Gelecek nesilleri korumak için çocuklarımızı sigaranın kötü etkisinden korumamız, onlara iyi örnek olmamız gerek" diyorum. Böyle açıklayacı konuştuğumda insanlar hak veriyor ama alışkanlığından dolayı içtiğini söylüyor. Market veya bakkal sahibi; "Kimi anne ve babalarında çocuklarını bakkala sigara aldırmak için gönderdiğini " söylediğinde çocuklara kesinlikle sigara vermiyorsunuz, almak isteyen vatandaş kendisi gelip alsın" diye sıkı sıkı tembihledim.

Bu aralar çok yoğunum; iş yerinde beraber işleri yaptığımız hüthütün oğlu sünnet olduğundan, iki haftadır yok. İşleri tek başıma yapıyorum, ay başı işlerimizin yoğun olduğu bir dönem, iki hafta sonra izne ayrılacağım için iş bırakmamam gerekiyor, tütün denetimi için esnafı ve kurumlarıda bu ay gezmemiz ve yeni kanun hakkında bilgilendirmemiz gerek ki, gelecek ay denetimlerde "neden ceza kestiniz, haberimiz yoktu" diyemesinler. Bu denetimler için bütün köyleride gezmemiz gerekiyor. Köye gitmemiz için aracımız yok, buda belirsizlikler arasında, bu belirsizlikler ise canımı sıkıyor. Haftanın üç günü mesaiden sonra fotoğraf kursuna gitmeye devam ediyorum. Kursun olduğu yerde açılan sergide iki fotoğrafım sergilendi geçen hafta. Bu arada kız kardeşimin düğün koşuşturması da devam ediyor. Kızkardeşimin eşinin tayini sonunda buraya çıktı. Ev tuttular, eşyaları yavaş yavaş alıp yerleştiriyorlar. Bu haftasonu kızkardeşimin evini temizlemeye gideceğiz. Pazar günü ise yine fotoğraf gezisine gidiyorum.
Kız kardeşimin eşide düğüne kadar benim evde kalacak. Kızkardeşimin ve eşinin başında nöbet tutuyorum, başlarından bir dakika ayrılmıyorum. Düğüne kadar kız kardeşim benim, onu kimse alamaz benden. Ha ha..... Kızkardeşimin eşinin ismide "kardeş çalan" olsun. Kardeş çalanla çok inatlaşıyoruz.
Bu arada arkadaşlarımın tanıştırmak istediği beyefendiyle tanıştım sonunda. İsmi "bitli biret" olsun onunda. Tanışma dediğimde 9 kişilik çaylı, yemekli bir sohbet ortamında topluca konuştuk. Bire bir hiç konuşmadık. O beni, ben onu görmüş oldum. Bitli bired tüm hayırlarıma rağmen arabasıyla kızkardeşimi, kardeş çalanı ve beni evimize kadar bıraktı. Beni çok beğenmiş, oturmasını kalkmasını bilen, akıllı-mantıklı konuşan, güzel!, bir bayanmışım. Tekrar görüşmek ve telefon numaramı istetdi ama düşüneceğim deyip vermedim telefon numaramı. Düşündüm... Kararımın ne olduğunu sonra yazayım bu yazı çok uzadı....
Bu aralar hayatımda ki son gelişmeler bunlar....

3 Haziran 2009 Çarşamba

Karga!!!


Karga!!
Ötüp durma başımda
Git demedim mi sana
Her yer karardı baksana
Gidipde tünesene yuvana

Karga ey karga!!!
Sende kara sesinde kara
Yoksa bahtında mı kara?
Kalbinde de var mı yara?
Ondan mı bunca tantana?

Ey karga!!!
Baksana sen bana
Kime diyorum Allahaşkına
Sesler anlamsızlaştı biranda
Seni duymuyorum anlasana

Karga... Karga!!
Sende bülbülle yarışsana
Gülün aklını başından alsana
Aynaya bakıp aldanma
Belkide gül kanar sana

Karga!!!!
Sende mi duymaz oldun
Sesinden korkar oldun
Aynaya bakmaz oldun
Daha yanıma gelmez oldun

Karga... karga!!!!
Gül bülbüle yandı
Ömürleri birlikte soldu
Sen yine tek kaldın
Bunu kaderin sandın...
Sana yine ben kaldım...



Haccecan
03.06.2009

30 Mayıs 2009 Cumartesi

Daha neler!!!!


Geçen hafta öğle arası evden çıkmış işe gidiyordum. Yolda bir bey yanıma yaklaşıp selam verdi. Bende selam verip "Pardon tanışıyormuyuz?" diye sordum. "Geçenlerde otobüste karşılaşmıştık, siz bana yardım etmiştiniz ya" dedi ve kız kardeşimin çalıştığı iş yerini söyleyip, "orada bana yardım etmiştiniz" dediğinde kızkardeşime benzeterek benimle konuştuğunu anladım. Bozuntuya vermeden, "beni kız kardeşimle karıştırdınız sanırım" dedim. Nerede çalıştığımı sordu ve birbirimize ne kadarda benzediğimizi söyleyip iyi günler dileyerek yanımdan ayrıldı. Bu durumla çok karşılaştığım için pek ciddiye almadım. Yolda ben diye kızkardeşime çok kişi selam vermiş, kızkardeşim de selamları veren insanları tanımadığı için verilen selamları almamış, "yolda sana selam verdim ama selamımı almadın, bozuldum" diye çok kişinin sitemli sözleriyle karşılaşmıştım. Açıklamayı yapıp, kızkardeşime selam verdiklerini söylediğimde olay açıklığa kavuşuyordu. O beyefendiye perşembe sabah işe giderken tekrar yolda rastladım. Selam verdi ve sohbet etmeye çalıştı. Beş dakika kadar yanımda yürüdü. Kız kardeşimin çok iyi ve güler yüzlü bir insan olduğunu söylüyor, iyi olup olmadığımı soruyor, yor yor... konuşmaya çalıştı. Gereğinden fazla samimiyet gösterdiği, çok soru sorduğu ve aşırı güleryüzlü davrandığı için adam bana çok itici geldi. Sohbeti kısa kesmeye çalışıp, sorularına kestirme cevaplar verdim, sonra yanımdan ayrılıp gitti zaten. Yanımdan ayrıldığında içimden bir "oh be!!" dedim... İki saat kadar sonra odamda çalışıyorken kapım çaldı ve kapıda tekrar bu adam belirdiğinde çok şaşırdım. Yine gereğinden fazla nazik ve güleryüzlü konuşarak;
-"İki saattir sizi arıyorum." dedi ve odadan içeri girdi, masamın karşısında ki koltuğa oturdu. Ben:
-"Hayırdır? Buyrun." dedim. Adam:
-"Cuma günü vermek koşuluyla bana 50 TL verebilirmisiniz?" diye sordu. Şaşkınlığım yüzümden okunuyordu. Ben sesimi çıkartamadım, adam suskunluğum yüzünden açıklama gereği duydu.
-Acil lazım oldu, aslında kızkardeşinizden isteyecektim ama şu an ona ulaşmam imkansız biliyorsunuz" dedi. Ben;
-"Gelecek ay düğün yapacağız ve bu ay yüklü bir ödeme yaptım, bu ay bende sıkışığım, param yok, üzgünüm" dedim. Adam;
-"Yok yok, sorun değil. Böyle para istedim diye kusura bakmıyorsunuz değil mi?" dedi. Ben:
-"Yok estafurullah, sorun değil" dedim. Adam sonra "iyi günler" deyip çıkıp gitti odadan. Hemen kız kardeşimi aradım, böyle bir adam geldi ve benden para istediğini söylediğimde kızkardeşimde şaşırdı. Parayı sakın vermemi, onunla selamlaşmak dışında bir yakınlığının olmadığını , adamın kendisine de itici geldiğini söyledi.
Adamın davranışına çok şaşırdım ve sinirlendim. Yalnızca iki kere ayak üstü selamlaştığım ve negatif elektrik aldığım bir adamın benden para isteyebilme cesaretine hayran kaldım!!! "Yok estafurullah, sorun değil" dedim ama içimden öyle demedim. Büyük bir sorun kardeşim, hemde büyük bir sorun...
.......
3-4 sene önce burdan çok sevdiğim bir tanıdığımın oğlu, bir gün kapıma kadar gelip, zor durumda kaldığını, kendisine miktarını hatırlayamadığım bir tutarda borç para verip veremeyeceğimi sorduğunda, (benden neden ve nasıl para isteyebileceğini sorgulamadan) istediği parayı ona vermiştim. Evli ve şu an iki çocuk babası olan bu adama "abi" diye hitap ediyorum. Benden aldığı bu borcu vermeden, borç 2-3 sene boyunca farklı günlerde başka paralarda istedi benden. Bende her seferinde vermiştim. Şu an ki aklım olsa asla vermezdim. Ama hayır demeyi, sapla samanı birbirinden ayırmayı daha yeni öğrendim desem yeridir. Zorda kalan insana yardım etmek; sevap!! ve Allah tarafından sevilen bir davranıştı. Böyle yetiştirilmiş ve büyütülmüştüm. Şimdi beni böyle yetiştirdikleri için çok kızıyorum, bir çok konuda o kadar aptal ve cahil hissediyorum ki kendimi... Daha yeni yeni doğru ile yanlışı ayırt edebiliyorum, her gün yeni yeni şeyler öğreniyorum. Abi diye hitap ettiğim adam geçen ay yine kapıma gelip "hamile eşini doktora götüreceğini parası olmadığını, borç para verip veremeyeceğimi?" sordu. Benimde maddi açıdan zorluk çektiğimi, erkek kardeşimi Kıbrıs'a göndermek için bir sürü masraf yaptığımı, yakındada kızkardeşimi evlendireceğimizi söyleyip, param yok" dedim ama "geri getireceğim, borç istiyorum" dediğinde, önceki borç! alıp vermediği 200 TL tutarında ki parayı imâ edip, "evet bilirim önceki borçlarını verdiğin gibi bunuda borç alarak alacaksın!" dedim ve "iyi akşamlar" deyip gönderdim onu kapımdan. Borç isteyebileceği ailesi, akrabaları, abisi, ablası varken bula bula benim gibi saf birinden para istemesinin nedeni belli ama bunu bile bile ona hiç "hayır" demedim. Vefakarlık, iyilik, cömertlik; kıymet bilene, hak edene yapıldığında değer kazanıyor ve güzel oluyor. Hak edene yapılan iyilikten bir haz alınıyor-muş. Hak etmeyene yapılan her iyilik enayi gibi görülmekten başka bir işe yaramıyor... Bunu öğrenmek baya bir zamanımı aldı ama artık öğrendim. Hayır diyemeyen bu aptal yanımı öldürdüm artık. Sözünü tutmayan, borcuna sadık olmayan, duygu sömürüsü yapan, her lafına sözüne Allah'ın ismini katan insanlardan nefret ediyorum desem yeridir. Uzak durun benden...

İç ses: Kolay kolay bir şey istemem, isteme cesaretini bulabildiğim insanlar kendim gibi gördüğüm nadir insanlardır. Rahat istememeyi, kimseye boyun eğmemeyi, gerekirse aç dolaş ama gururu asla ayaklar altına almamayı öğrendim ben. Ben böyle öğrenmişken insanların bu rahatlığı olacak iş değil. Cık cık!!!

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yüzleşme


Bunu kendime nasıl itiraf ettiğimi bilmiyorum. Aslında itiraf edeli çok oldu da burada yazdığıma inanamıyorum. Belkide yazdıktan sonra yayınlamam...
Ben aşığım... Gerçek hayatta kendime yakın bulduğum bir arkadaşıma itiraf edeli aylar oldu bu durumu... Arkadaşım; "Kimdir, necidir?" diye sorduğunda "ne önemi var, ben seviyorum ya yeter" demiştim. Şimdi ise "yetmezmiş" diyorum kendime...
Son zamanlarda her gece rüyamda onu görüyorum. Geceleri her zorluğu beraber aştığımız, maceradan maceraya koştuğumuz, duygulu anlar yaşadığımız, bir an bile ayrılmadığım adam gündüzleri fersah fersah uzaklara gidiyor, varlığından şüphe edecek hale geliyorum. Ama beynimde onun hayaliyle konuşmaya, kavga etmeye, hayali için üzülmeye devam ediyorum. "Beynim benimle yine oyun oynuyor, benimle dalga geçiyor işte" diye düşünüyorum. İçimde iyi olan ne varsa bir hayale yüklüyorum. "Tamam işte o da bana vurgun" dediğimin günün ardındaki başka gün ise buz gibi soğuk ve uzak oluyor. Yada aslında hiç olmadığını fark ediyorum.
Aşk ile sevgiyi birbirinden ayırt etmeye başladım. Aşkın bendeki tanımı acı çekmek, üzülmek, gelmeyeceğini bile bile beklemek, gelmediğini gördüğümde üzülmek, kendimi olmayan hayallere daldırmak, olmayan hayallerin gerçekleşmediğini gördüğümde yine üzülmek.... Boş olan dünyayı daha boş hale getirip üzülüyorum, üzülüyorum, üzülüyorum... İşte benim meselem bu... Bütün duyguları doruklarında yaşıyorum. Buda beni çok yoruyor ve üzüyor...
Cılız ışık zerresini ona hitaben yazmıştım. "Gözlerinin kamaşması için, Beslemen gerek ışığı..." demiştim. Cılız ışık zerresini ben gördüm, içimde ben büyüttüm, şimdi cılız ışık koca bir ateş oldu cayır cayır yanıyorum. Ama ben artık yanmak istemiyorum. Aşk; fırtınalı bir deniz, sevgi ise; huzurlu, güvenli bir liman. Ben fırtınalı denizden kaçıp kurtulmak, güvenli, huzurlu limana sığınmayı istiyorum.
Bunları yirmi dört saat düşünüyorum. Düşünmekten yoruluyorum ama yinede hiç birşey olmamış gibi, çok güçlüymüşüm gibi davranmaya devam ediyorum. Kendimle çelişiyorum yani. Beni asıl yıkan ise bu çelişki...
Ben artık yıkılmak istemiyorum.
Fırtınalı denize bile bile atlamayı tercih ediyor bir yanım. Biliyorum ki, zoru seven ben, zorlukla baş edemediğimde yine veryansın etmeye başlayıp, başaramayacağım. Güvenli limana sığınmayı ise fırtınalı denizle boğuşmaktan daha fazla istiyorum. Şuda var ki böyle bir tercih yapma şansım yok. Aşk yakacağı zavallıyı onun haberi olmadan ele geçiriyor, "seni yakmamı istermisin?" diye sorduğu görülmüş mü?
Kızkardeşim evlilik kararını aldıktan sonra sevginin güvenli kalesi hergün gözümün önüne gelir oldu. Kızkardeşim ve beni üzen ortak konularda o fırtınalardan kaçıp hemen limanına sığınıyor, hiç bir sorun yokmuş gibi hayatına devam edebiliyordu. Çok güçlü bir silahı var artık; her bir parçası sevgiden oluşmuş güvenli bir limanı... Bu limanı bulmak içinde büyük fırtınalar atlatması da gerekmedi. Ben ise hala fırtınanın içinde çırpınmaya devam ediyorum. Kardeşimi kıskandığımı sanmayın sakın. Onun mutluluğuyla mutluyum fakat "kendi mutluluğumu hiç göremeyecek miyim?" diyede sitemkarım.
En kötüsüde bu hayal için hayatımla ilgili kararlar almam... Arkadaşların tanıştırmak istediği beyefendiyle bir olumsuzluk yüzünden tanışamadık diye mutlu oldum. Tanışsaydım kafamda ki hayâle ihanet edecektim çünkü!!! İhanet etmediğim için mutlu oldum peki ya sonrası? İşte sonrası yok....Fırtınanın içinde çırpınmaya devam ediyorum.
Yaşadığım gerçek bir aşk mı, yoksa bu da benim beynimin bana bir oyunumu ona da emin değilim aslında.
Beni böyle hayallerle yaşamaya kim mahkum ettiyse artık ona isyan ediyorum!!!...
Gerçek hayatta beni tanıyan dostlarım ne oluyor ne bitiyor diye sormasın lütfen... Ne düşünüyorsam, ne hissediyorsam onu yapar onu söylerim bilirsiniz.
Limana sığınmadan yaşadığım bu fırtına da geçecek elbet... Umarım çok hasar görmem...

26 Mayıs 2009 Salı

Yaşamın Mucizesi Kadında Saklıdır !


Bir kadının içinde neler saklıdır? Dünya var olduğu günden beri cevabı bulunamayan soruların başında kadın gelir. Her hücresinde farklı kodlar olan, yeryüzünün en çözülemeyen bilmecesidir. Yaşamın Mucizesi Kadında Saklıdır!

Henüz kadın bile kendini tam olarak anlayamamış ve kendi bilinmezliğinde boğuşurken, tıp, psikoloji, mistizm dahil hiçbir branş insan doğasının %100’ünü çözememişken; kadına kendini anlatmak çok zor.
Hemcinslerimle konuşurken, ben bile çoğu zaman anlamakta zorlanırım. Öyle büyük bir denizin dalgalarıyız ki; öyle derin uçurumlarımız var ve öylesine karışık görünen ama çok kolay, basit metotlarla yönetilebiliyoruz ki; karşı tarafı çıkmaza götüren bu olmalı.
Bir kadın, ruhunda büyük güçler taşır. Anne olsun ya da olmasın, yaratıcılık özelliğinden
dolayı üstünlüğü vardır. İnsan eşitliği gibi bir durumdan bahsetmiyorum. Orada zaten hemfikiriz. Anlatmaya çalıştığım, kadının alt beyninde küçük bir Tanrı’nın yaşadığıdır. Bu kadını Yaradan’a yakınlaştırır.
Tüm yaratıcı niteliklerini içinde barındıran kadın, sosyal hayatın karmaşasında bu özelliklerini unutur. Aslında unutmaz ancak yaşam sorumluluğu öyle büyük bir yük olur, biner ki omuzlarına, kendi keyfine varmaya fırsatı kalmaz. Zamanla yaşamın her durağı değişime uğratır kadını, zarafetini, ruhunu, bedenini, beynini yavaş yavaş değiştirir. Öğrenip kirlendikçe, insanın vahşi yanına daha çok yaklaşır. Oysa kadın, sonsuz evrendeki en asil yaradılış formudur. Burada olması sadece dünyaya daha güzel bir yaşam biçimi, vizyon, hassasiyet sunmak içindir. Kadın görevli bir melektir. Erkeğin kaba ve avcı yanını törpülemek, bulunduğu yere zevk ve mutluluk vermek için gelmiştir. Kadın demek, değişim demektir.
Peki, sonra ne olur? Düzen, kadının asli görevi olan değişim çabasının üstüne basar ve asıl değişim kadında oluşur. Önce şaşırır kadın, kötülüğe, acıya maruz kalınca, kendi kendini sorgulamaya başlar. İnanamaz, bu kırılganlık ve zarafete sahip bir varlığa nasıl bu denli acımasız davranıldığını sorar. Canı acıyan her canlı gibi, zamanla güvenlik kalkanları oluşturmaya başlar. Gittikçe sertleşir, içine acımasızlık tohumları eker, gerçi ekse ne olacak? Büyütemez ki! Gücü yetmez, her şeye rağmen gönlü elvermez. İçindeki peri kızı
engeller. Ama kalınlaşır duvarları, zamanla çevresindekilere benzemeye başlar. Susar çoğunlukla, gözyaşlarını kan olur içine akıtır. Nefes aldıkça büyür, kirlenir, dirense de, hangi beyaz siyaha karşı durabilmiştir? Saklayabildiği, kaçırabildiği kadarını temiz tutar. Fırtınalarla, savaşlarla uğraşırken, kırılır kanatları. Uçmayı, gitmeyi, kaçmayı istese de kalır. Yalnız ve hüzünlü gecelerde tek başına ağlar ama artık acizliğini göstermemek için taktığı bir çok maskesi vardır.
Her kadın yaşamının bir yerinde bu noktaya, en azından yakınına gelir. Bazıları uzak kalmıştır çatışmalardan, onlar kadınlığını diğerlerine oranla daha çok korur. Hangi çerçeveye koymuş olursa olsun resmini, gün gelir sararır gülüşler. Eskiyen ama dokusunu koruyan bir fotoğrafta gizli kalır kadın.
Bir kadın, sadece sevgi ve güveni bulduğu ancak gerçekten inandığı yerde özüne döner. Çıkarır kanatlarını, yaralarını sarar, yüreğinin üstündeki kirleri temizler. İşte, o zaman görür erkekler gerçek kadını. Sihirli elleri değer sevdiğinin yaşamına, değiştirir dokunuşuyla, zevkiyle, sevgisiyle etrafını. Bir erkeğin hiç görmediği kapılar açar, harikalar dünyasına uzanan. Her kadın özünde bir melektir. Yaşamınıza mucizeler istiyorsanız, kadınınızı sevin, güvende hissettirin ve hayatınızda renk renk çiçeklerin açmasını izleyin!
Ayfer İPEKLİOĞLU

23 Mayıs 2009 Cumartesi

Bir mağdur tüketici hikayesi


Avea, oyun sitesi ve ben 10 Temmuzda mahkemede kozlarımızı paylaşmak üzere buluşuyoruz. Cuma günü tebligat geldi. Bu büyük buluşmaya tüm dostlar davetlidir.

Mahkeme günü belli oldu. Mahkemede ne olacağını bilmiyorum, ne söyleyeceğimi de... Mahkeme tarihinin kızkardeşimin düğün tarihi ile aynı güne denk gelip mahkemeye katılamayacağım için korkuyordum. Çok şükür temmuz ayına gün verilmiş.

2005 yılında buraya tayin olup geldiğimde şu anda oturduğum evi tutmuştum. Eşya namına pek bir şeyim yoktu. Eski ev arkadaşımda bir ev tutmuş, onunla aynı çamaşır makinasını almak istemiştik. Çamaşır makinalarımız aynı olursa bağlarımızın kopmayacağını düşündük galiba!! Şimdi nadir arar, konuşuruz birbirimizi. O aralar her gün arar konuşurduk. Gözden ırak olan, gönüldende ırak oluyor tabi... İkimizinde elinde bir katolog, telefonda hangi makinayı alsak diye konuşmuş ikimizde en iyisi diye gidip son model ve en pahalı çamaşır makinasını beğenmiştik. Burdaki Beko bayisinde istediğim makina olmadığı için, Samsundan siparişini vermek istemişler ancak Samsun'da da olmadığı için İstanbul'daki fabrikadan siparişini vermişler, on gün içerisinde yeni üretilecek olan makinanın geleceğini söylemişlerdi. Makina benim için fabrikada üretildi desem yeridir yani.

Neyse makinam gelmiş, servis elamanlarıda evime monte etmişlerdi. Aylar ayları kovadıkça, her ayın başında gidip makinanın taksitlerini yatırıyordum. Taksitler bitmeden benim son model, kaliteli makinama! bir haller oldu. Durulama sırasında suyu tahlil edemediğinden, dışarı veriyor, her taraf su altında kalıyordu. İlk defa dışarı su verdiğinde çok önemsemedim ama bir, iki, üç.... derken arızanın ardı arkası gelmemeye başladığında servise haber verdim. Servis elemanları evime gelip makinanın altına üstüne baktılar, sorunun ne olduğunu onlarda anlamadılar. O gün öyle çıkıp gitmişlerdi. Tekrar suyu dışarı verdiğinde, tekrar geldiler, makinanın üst kısmında hafızasıyla ilgili alanı çıkartmışlar, yerine başka bir hafıza takmışlardı. (Sonradan öğrendiğimde makinayı aldıktan sonra ilk bir kaç ay içinde arıza olursa, parça değiştirmelerine izin vermeden makinanın değiştirilmesini talep edebiliyorsunuz) Ondan sonra yine makina tekrar tekrar suyu dışarı vermişti. Her defasında servis tekrar tekrar gelmişti. Makinayı götürüp, kendi yerimizde bakalım dediklerinde ise buna izin vermemiştim. Bununla ilgili hikayeler dinlemiştim çünkü. "Makinanın asıl parçalarını alıp, yerine başka parçalar takıyorlar, sakın ha makinanı servisin götürmesine izin verme" diye nasihatlar dinlemiştim. Servis elamanları her gelmelerinde beni cep telefonumdan arıyorlar, ben müsaitsem beni işten alıyorlar, beraber eve geliyor, onlar makinayla uğraşıyorken ben ise onları bekliyordum. Bir keresinde makinanın çamaşırı yıkaması süresince servis çalışanı makinanın çalışmasını izlemiş, o zamanda makinanın suyu dışarı akıtmayacağı tuttuğundan sorunun ne olduğunu yine anlayamamıştı. Artık bu git geller o hale geldiki, komşularım bile "bugün yine servisçilerle geldin, gördük seni" demeye başlamışlardı. Bu gitgeller benimde canımı fena halde sıkmaya başlamıştı. En sonunda makinanın düzelmeyeceğini gördüğümde başka bir makina ile değiştirilmesini talep ettiğimde, olmaz ayağına yattılar. Nasıl olmaz mış? (Süper Haccecan yavaş yavaş ortaya çıkartıyorlardı)

Bende tutup internetten İstanbuldaki ana merkezlerinin numarasını öğrenip canıma tak dedirten bu durumu şikayet edip, makinanın değiştirilmesini isteyecektim ve bunu sert bir şekilde söyleyecektim. Telefonla aradığımda karşıdaki beyefendinin sesi hayatımda duyduğum en güzel ses tonuydu. Ne televizyon, ne radyo nede çevremde böyle güzel bir sesle karşılaşmamıştım. Diksiyonu, Türkçe'yi güzel kullanması, kibarlığı, saygısı harikaydı.. Söylemek istediklerimi hiçte sert söyleyememişdim bu yüzden. Demek ki düzgün iletişim her şeyin başıymış...

O telefon konuşmasından sonra bölge temsilciliğinden bir mühendis bey beni aradı. Yine beni işten alıp, eve beraber geldik. Elinde kendine has cihazlarıyla makinanın sağına soluna bakıyor, sorun ne anlamaya çalışıyordu. Kocaman bir çantası vardı. Sanırkın ki evime Caymıs Bond geldi. "Makinanın ön sol ayağı 2 mm aşağıda olduğunu, makinanın içine su veren çeşmenin su ayarının fazla olduğunu, binanın topraklamasının olmadığını, elektrik tesisatının kötü olduğunu" söyledi. Sonra benden makinanın içine detarjan koymamı istedi. Kestiğim bir pet şişeyle detarjan kutusundan makinaya detarjan koyduğumda "detarjanı çok koyduğumu, buranın havasından dolayı detarjanın nemlenmemesi için ağzını sıkı kapatmam gerektiğini, buranın suyununda kireçli ve sert olduğunu söyledi." O kadar çok kusur saydı ki, makinayı masum, beni suçlu ilan etmişti. Bende konuşmaya başladım artık... "Bu makinayı sizin servis elamanlarınız evime monte ettiği günden beri yerinden kımıldatmadım, sizin elemanlarınız çeşmeyi nasıl ayarladıysa öylece duruyor, makinanın ayağının 2 mm aşağıda durmasının ve çeşmenin suyunun açık olmasının suçlusu ben değilim. Detarjanı koyduğum pet şişeden olma ölçek kutusu büyük görünebilir ama detarjanı abartarak koymuyorum, detarjan poşetinin ağzınıda kapatıyorum sonra iki tane poşetin içine koyup ağızlarını sıkıca bağlıyorum, sizinde gördüğünüz gibi detarjan nemli değil. Tüm karadenizin suyu kötü, suyun kireçli olmasından beni sorumlu tutamazsınız, ayrıca zaten kireç önleyici kullanıyorum. Karadenizdeki tüm makinalar nasıl yıkıyorsa bu makinanında öyle yıkaması gerek" dedim ama nafile. Adam nasihat verip gitti ve makinada su akıtmaya devam etti.

Sonra ne yapabilirim diye araştırmaya başladım. O sene 750 TL' ye kadar olan ürünlerle Ticari ve Sanayi Odası, 750 TL'nin üstünde olan ürünlerle Tüketici Mahkemesinin ilgilendiğini öğrendim. Kaymakamlıklarda da Tüketici Haklarıyla ilgili birimlerin kurulmuş olduğunu öğrendim fakat kağıt üstünde kurulmuştu. Kaymakamlıkların bu konularda hiç bir bilgisi yoktu. Bende ilden bilgi edindim. Yasalar tüketiciyi korumaya yönelikti ve eksik-hatalı, hizmete-ürüne müsade etmiyordu fakat yasaları uygulamada ise sınıfta kalmıştık. Benim makinam 750 TL'yi geçtiği için Beko'yu Tüketici Mahkemesi'ne bir dilekçe yazarak mahkemeye verdim. Ama öyle bir dilekçe yazdım ki, kanun karşısında suçlu olduklarını inkar edemezlerdi. İki ay sonrası için mahkeme günü verildi.

Beko firması aleyhlerine açılan davaları kendilerine sürülen bir leke olarak gördüğünden mahkeme öncesinde benimle uzlaşarak davayı düşürme yoluna gitmişti. Bunun için evime (makinanın ön sol ayanının 2 mm aşağıda olduğunu söyleyen) makina mühendisini göndermişti. Mühendis bey dilersem makinayı değiştirebileceklerini söylediğinde kabul etmedim, paramı geri istiyordum ben. Artık o firmaya güvenmiyordum. Makinayı değiştirmek için uğraştı ama kararımı vermiştim, o makina gidecek, paramıda alacaktım!.

Başka bir gün elinde bir yazıyla tekrar geldi mühendis bey. Kağıtta parayı aldığım, davadan vazgeçtiğim yazıyordu. Yazının altında benim imzalamam için ismim yazılmış, ismimin diğer tarafında ise sadece Beko yazıyordu. Parayı ise ertesi gün hesabıma yatıracaklarını söyledi. Bu kağıdı bana imzalattırıp mahkemeye sunup, davanın düşmesini sağlayacaklardı. İmzasız ve isimsiz olan bu evrağın bir geçerliliği olmadığını düşündüm. "Bu evrakta size ait neden bir imza yok" diye sorduğumda " onlarda imza atılmadığını Beko firmasının isminin olmasının yeterli olduğunu" söyledi. Bende " bu evrağı imzalamak istemediğimi, imzasız wordda yazılmış, bu yazıyı herkesin yazabileceğini" söyledim. Mühendis bey ise " Koskoca Beko firmasına nasıl güvenmezsiniz?, firmanın isminin bile yettiğini" söyledi ama nafile. " Koskoca Beko firmasına güvenseydim, mahkemelik olurmuydum?" dedim ve imza atmadım. Mühendis nasıl kızdı, yüzü kıpkırmızı oldu, ya sabır dileyerek çıkıp gitti evimden.

Ertesi gün ise mühendis bey cep telefonumdan aradı, parayı getirdiğini söylemişti. Mühendis, iki servis elamanı ve başka bir ilden ziyaretime gelen arkadaşım aynı anda eve gelmişlerdi. Mühendis parayı sayıp elime verdi, bende parayı saydım ve imzalamam için dünkü getirdiği evrağı tekrar bana uzattı bende imzaladım. Bu arada arkadaşım neler olduğunu anlamaya çalışıyordu. Sonra mühendis servis elemanlarıyla birlikte makinayı alıp gittiler. Giderlerken bozuldum ama. Mühendis ne bir veda sözcüğü, ne başka bir şey hiç bir şey söylemedi. Bir hışımla çıkıp gitti evimden. Ama servis elamanları iyi akşamlar demişti. Arkadaşım ise olayı öğrendikten sonra kahkahalara boğulmuştu.

Bu olayı kendime moral olsun diye yazdım. Avea'da mahkeme öncesinde imajları sarsılmasın diye gelip benimle uzlaşma yoluna giderse uzlaşmayıp, mahkemeye gideceğim. Paramı vermekle kurtulamazlar. Hakkını arayamayanlar içinde düştüm bu yola. Bu sistemin düzeltilmesi gerek. Benim gibi mağdur olan kaç kişi var Allah bilir. İnsanların emek vererek kazandıkları paraları bu kadar kolay almak doğru değil... Kolaysada ben zorlaştıracağım. Öyleyse böyle... Hodri meydan...

21 Mayıs 2009 Perşembe

Tecavüz


Bu adam hiç hayvan fotoğrafı çekmezmi diye düşünenler olabilir evet ilginç gelirse çekiyorum.Fotoğrafın hikayesi şöyle; tek şeritlik dar bir yola araç hızlı giriyor, dişi kedi aracı gördüğünde artık çok geçtir. Gecenin karanlığında ürkütücü bir miyavlama sesi, hayatında hiç koşmadığı kadar hızlı ancak bilinçsiz bir şekilde yedi sekiz metre kadar koşuyor duruyor son bir kez etrafa bakıyor ve hani şair diyorya "ölüm randevusuna hiç geç kalmaz" diye öyle bir son. Ölen dişi kediymiş (gelen erkek kediden anlıyorsunuz). Bu dünyada bıraktığı bedene onbeş yirmi saniye sonra bir erkek kedi sahip çıkıyor herşeyin farkındaymış gibi dişlerini boynuna takıyor ve çok seri hareketlerle tecavüzü beden soğumadan gerçekleştiriyor.
İnsanları tanıdıktan sonra hayranlık beslediğim hayvan alemide artık beni ürkütüyor.
Şevket Şahintaş


Fotoğrafı görmek için tıklayın...

19 Mayıs 2009 Salı

Zor ve Kolay Aşklar


Zoru severim ben. Kolay işi yapıp, güzel sonuçlar ortaya çıksada o iş için kendimi başarmış olarak görmem, başarı için edilen tebrikleride hiç üstüme almam. O yüzden kolay işi zorlaştırır öyle yapmaya çalışırım. Zor işi veya zorlaştırdığım işide genelde başaramam. "İş neden olmuyo" diye de sürekli veryansın, sürekli şikayet ederim oda ayrı. Başardığım zor işlerin sayısıda bir elin parmak sayısını geçmez.

Olmayan aşk hayatımda da durum farklı değil. Kolay aşkları sevmiyorum. Canımlı, cicimli, çiçeğimli, böcügümlü, ivik cıvık, günebilirlik aşklar benlik değil. İltifatlara, tatlı sözlere hiç kanmadım.Çevremde tanıdığım herkes bana iyi niyetli, saf ve vefakar olduğumu söyler. Bu saflığım ve iyi niyetliliğim bir tek aşkta olmuyor, işin içine karşı cins girdiği zaman cin fikirlinin, akıllının, zorun alası olup çıkıyorum. Ee aşkta zor kızlarda ne kadar favori oluyor bilirsiniz. Bu zamanda her kız kolay kız! Kendi ayaklarının üstünde duran ve maddi açıdan kimseye bağımlı olmayan kızlar artık aşk hayatındada kimseye bağımlı değil (erkekler içinde geçerli). İnsanlarla iletişim kurmakda(dolayısıyla aşk) çok kolay.Yüzyüze başka, cep telefonunundan başka, internetten başka bir aşkı yaşamak hiç de zor değil. İletişim kurmak ile aşkın birbirine karıştırıldığı bir zamandayız. Artık kızlar erkeklerden değil erkekler kendini kızlardan sakınır oldu. Kolay kız olmadığımdan kolay aşkların yemi değilim. Zoru ise başaracak kadar kabiliyetlide değilim. Zoru seven ben, zoru başaramadığım için kolayı tercih etmem gerek galiba.

Hayatımda tanıdığım güçlü kadınlardan birisi herkülüye ablamdır. Ne zaman (bana göre) büyük bir sorunum olsa yanında şikayete, veryansın etmeye başlarım. Oda iki dakika konuşur ve olayları kabul etmemi sağlayıp ne yapmam gerektiğini söyler. Gözümde sorunumu o kadar basit hale getirirki, bir anda kendime dönüp "ne kadar salakmışım, ben bunun için mi üzülüyorum" demeye başlarım. Kardeşimin bana attığı telefon faturası kazığı içinde aynı olay oldu. "Düğün öncesi bu olur mu, böyle bir aptallık ve ihanet olur mu?" diye dert yandığım herkülüye ablam "birşey olmaz, bununda üstesinden gelirsin, şu hayatta neler oluyor, borçtan korkma, borç yiğiden kamçısıdır, Allah sağlık versin, üzülme" deyip hemen bana enerji depoladı. Kadının hayatında gördükleri ve yaşadıkları karşısında benimki devede kulak kalıyor tabi. Ağzından her çıkan sözü ferman bildiğim herkülüye ablam, "artık seçmeyi bırakıp, uygun biriyle evlenmemi, seçenin seçilmeye kalacağını, bu sıkıntıları neden tek başıma yüklendiğimi" de söyledi. Haklı valla.
Akşama doğru ise haccecanı evlendirme ekiplerinden birinin bana uygun gördükleri birisiyle tanıştırmak için birlikte bir akşam yemeği operasyonu düzenlemekte olduklarını öğrendim. Bu operasyonda şehit olacağımı bile bile gönüllü katılacağım. Artık seçmeyeceğim, gidip tanışacağım. Gönlüm bir şey demeyecekse mantığımı konuşturacağım.
Erkek olsaydım evlililik olayına bu kadar takmazdım. İstediğin yaşta evlen. Ama ben anne olmak istiyorum. Anne olmak için evlenmek istediğim zamanı seçme gibi bir lüksüm yok. Anne olma hakkım elimden alınmadan bu şansımı iyi değerlendirmeliyim.
Hayatımda güçlü, karakterli dediğim insanların %90'ı kadındır. Ben kadın kadar ince düşünen, hassas, kırılgan, konuşkan bir o kadarda sabırlı, güçlü, iradeli başka bir varlık görmedim. Kadınlar ne istediğini, ne yapması gerektiğini çok iyi biliyor. Eğitimsiz, cahil bile olsalar içgüdü gibi bir avantajımız var. Sezgilerimiz var. Hislerimiz var. Ama erkekler öyle değil işte. Oduna ne kadar şekil verirsen ver yine odun. Hissiz, duygusuz, sezgileri yok. Güçlü gördüğüm kadın sayısının %1'i erkek olaydı ben böyle olmazdım. Valla yapışırdım yakasına. Bana yapışmayacaksa bırakır, salıverirdim kendi yoluna....
İç ses: Artık zoru sevmiyorum, kolayda nasıl yapılır onuda bilmiyorum. Sıfıra sıfır yine elde var sıfır.

17 Mayıs 2009 Pazar

Yalnızlığım


Yalnızlığımı alıp yanıma
Ne zamandır böyleyiz diye
Düşünüyoruz birlikte
Bulamıyoruz ikimizde
Sonra fark ediyoruz ki
Biz hep birlikteymişiz
Bu yolda kardeşmişiz
Ayrı düştüğümüzde de birmişiz
Kalabalıklarda da berabermişiz

Kavgamız hiç bitmedi
Yinede beni terk etmedi
Verdiği acıda dinmedi
Dinecek gibi de değil sanki

Beni en iyi o anlar
Çünkü yanımda bir tek o var
Anlatmaya uğraştığımda var
Ademoğlu beni ne anlar?

Sarıp sarmaladı yine beni
Yalnızlığın soğuk teni
İrkildim, ürperdim biraz
Bana kalan oldu yine ayaz
Haccecan
17.05.2009

7 Mayıs 2009 Perşembe

Vefasız abla unutur her şeyi...


Bugün kızkardeşimin doğum günü olduğunu unuttum. Akşam olmuş, işten gelmişiz, masadayız yemek yiyoruz. Kızkardeşim "öğle arası arkadaşlarının pasta kestiğini" söylüyor. O an onu duymadım bile. O ise devam ediyor. "Kimin için pasta kestik sormayacak mısın?" diye soruyor. Ben ise saf saf "kimin için kestiniz?" diye soruyorum. O ise gülüyor ama haccecanın jeton kareli, düşmüyor. Bu sefer tekrar ve ısrarlı bir şekilde soruyorum; "Kimin için kestiniz pastayı?" Tekrar gözümün içine bakıp gülüyor. Sonra ben bu imalı bakışlardan sonra bugün ayın kaçıydı, aylardan hangisiydi diye düşünmeye başladım. "Tabi ya, bugün kızkardeşimin doğum günüydü!!." Jeton düştükten beni yüreğim cayır cayır yandı. Yerin dibine girseydim keşke. Nasıl kötü hissettim kendimi. Hele onun benim doğum günümde yaptıklarını düşününce. . Yemekten sonra markete indim. Hazır kekler varya, içinde mum ve pasta süsü çıkan hani, onlardan alıp, mutfakta hazırlamaya başladım. Böyle unutulmuş doğum günleri için yapılmış bu kekleri kim yapmayı akıl ettiyse Allah razı olsun. Yıkılan ablalık kariyerimi biraz toparladım sayesinde hiç değilse. Ben mutfakta kekden bozma doğum günü pastasını hazır ediyorken telefonla Kıbrıs'ta ki odunum (erkek kardeşim) aradı. "Ablamın doğum gününü kutlamak için aradım, onu telefona verirmisin" dedi. (Aslında isteğini bu kadar kibar ve düzgün ifade etmedi ama neyse) Nasıl yani, odunum bile kızkardeşimin doğum gününü hatırlayıp telefonda aradı, düştüğüm duruma bak ya... Aha biraz önce facebooka baktım. Sabahtan beri kaç kişi doğum gününü kutlamış. Ya o kadar kişi kutlamış, bir Allah'ın kulu beni uyarmadı, hatırlatmadı doğum gününü. Hepinizin alacağı olsun.. Kekten bozma pastanın üstüne mum koydum ve yaktım onları sonra ışıkları söndürüp gülerek odaya girdim. Gülme olayını abarttığımdan iyiki doğdun şarkısını söyleyemedim ama mutlu oldu galiba. Gerçi kızkardeşim benim kadar kafasına takmadı benim unutmamı. Yıllar nasılda geçiyor... Daha el kadar bebeydik biz, şimdi kazık kadar olduk...

Abim ve yengem bir bebek bekliyorlardı. Cinsiyetinide bugün öğrendik. Kız olacakmış. Benim içime erkek doğuyordu. Ailemizin ilk çocuğu olacağı için hepimiz heyecanlıyız. Bir an önce doğmasını dört gözle bekliyoruz.

Odunumla ilgili bir anektodu yazmak istiyorum. Unutmayayım bu diyaloğu, ilerde hatırlamak isterim... Kıbrısda ki stajını ciddiye alsın, yaptığı işi düzgün yapsın diye nasihat bombardımına tuttuğum, kendi ayakları üstünde dursun diye daha bize güvenmemesi gerektiğini sürekli söylediğim erkek kardeşim, gitmeden bir gün önce sorar: "Abla, şimdi ben Kıbrıs'a gittiğimde çok çalışacağım, işimi düzgün yapacağım. Peki diyelim ki orada bana bir araba çarptı ve ben felç oldum. Peki o zaman ben ne olacağım" diye sordu. Ben dumur oldum, böyle bir soru hiç beklemiyordum. Kahkahayla gülmek geldi içimden. Garibimin gözünü nasıl korkuttuysam, felç olduğundada kendini açıkta bırakacağımı düşündü herhalde. "Offf, böyle bir soru olur mu? Kimin başına ne geleceği belli mi? Diyelim ki bana burada araba çarptı ve ben felç oldum. Sen bana bakmazmısın?" diye sordum. Odunum; "Bakmam mı, tabi bakarım" dedi. "Eee, sende kardeşimsin, sana kötü bir şey olsa tabi ki bizde sana bakarız" cevabını verip, aklını kurcalayan, içine dert olan bu soruya cevap verip, içine su serptim. Bu sorusu aklıma geldikçe hala sırıtıyorum. Çok saf bu çocuk ya.

Tütün denetmeni olarak görevlendirildim. Artık kamu alanları, lokantalar, spor-kültür merkezlerini denetleme yetkim var. Sigara izmaritini, paketini, çöpünü çevreye atmak yasak. Kamu binalarında yangın merdivenleride dahil içmek yasak. Sigara içme odası tarihe karışacak. Okullarda okul bahçesi içerisindede sigara içmek yasak. Sigara içmek isteyenler binanın dışına çıkıp içmek zorunda bırakılıyor. Allahhhh... Böyle bir yetkiyle neler neler yaparım ben. Kaç gündür ne planlar yapıyorum kafamdan. İlk önce kurumlara yazı yazıp görevlerinin neler olduğunu gösteren yazı yazıp, halka sigaranın zararları ve yeni kanun hakkında eğitim verilmesi gerekiyor. Benimle birlikte bizim yeni başkanda bu ekipte görevlendirildi. Adamı gördükçe kaçasım geliyor. Kendiside sigara içiyor, haliyle bu yetkinin verilmesi gereken en son kişinin elindeki bu yetki pek bir şey ifade etmeyecek. Kendisinin yaptığı bir yasak için insanlara nasıl örnek olup onları yapmamaları konusunda uyarabilir ki. İçmesede yapabilecek bir yaptırımı yok zaten. Denetleme ekibinde ki tek bayan yine benim ve diğer üyelerde benim başkan gibiyse pek bir şey yapamayacağım kesin. Bakalım neler olacak? Gelişmeleri bende merak ediyorum.

Ha birde fotoğraf kursuna başladım. Haftanın 3 günü mesaiden sonra gideceğim. Dersin ilk günü sohbet ve tanışma faslı oldu, fotoğrafın tanımını yaptık. Kurs hocamız bu şehre yerleşme kararı almış bir Ankara'lı. Bu şehre iş nedeniyle gelmeye başlamış, bir süre sonra bu şehri Ankara'dan daha çok sevdiğini düşünmüş ve bu şehre yerleşmiş. İki ay kursa gideceğiz ve kurs sonunda da sergi açacağız. Ay bu aralar pek bir yoğunum. Tam istediğim şey...

30 Nisan 2009 Perşembe

Kırık Şemsiye

28.04.2009 tarihinde başkandan izin alıp beraber çalışmaya başladığım arkadaşımla (hüthüt) tiyatro izlemeye gitmek için başkandan izin aldım. Hava yağışlıydı. Öyle böyle değil baya bir yağışlıydı hava. Çok yağıyordu. Metreküpe en fazla ne kadar yağış düşüyorsa onun yarısı kadar yağmur düşüyordu. O kadar çok yağıyordu yani. Muson yağmuru gibi bir yağmurdu. Muson yağmuru nasıl olur bilmem ama yazıyı ilginçleştirmek için başka yazacak bir şey bulamadım. Neyse işte.. Ben bu yağmura niye bu kadar taktım ki?... Her zaman yağıyor zaten. Her zaman yağdığından ve kapalı havadan bunaldığımdan mı acaba taktım böyle? Benim şemşiyem odamda vardı zaten. Genelde çantamda şemsiye taşırım, işteki odamda bir tane, evde ise 3-5 tane şemsiyem vardır. Bu yağmur cenneti memlekette her an yağmura hazırlık olmak gerek demi? Şemsiyelerin bir çoğu buranın fırtınasına dayanamayıp kırılmıştır, yolda giderken tepesi uçmuştur.... Şemsiyeden yana yüzüm gülmedi gitti. Nereden ve nasıl geldiğini, kime ait olduğunu bilmediğim siyah bir şemsiye daha vardı odamda. Onuda hüthüt'e verdim ıslanmasın diye. O günde grip başlangıncının ilk gününü yaşıyorum. Baş ağrısı, boğaz ağrısı, burun akıntısı, göz sulanması, halsizlik, bitkinlik, yorgunluk gibi bütün belirtiler ufak ufak baş gösterdi bende. Hatta sesim bile kısıldı. Sesimin kısılmasından şiddetli bir gribal enfeksiyon geçireceğim belliydi ama "güçlü haccecan bir virüs mikrobuyla yıkılacak kız değil" deyip ben yine paşa gibi dolanıyorum ortalıkta.
Gideceğimiz tiyatronun ismi "Dış Sesti". Tiyatro oyunun tanıtımı için şu sözler dikkatimi çekti : "Kadının toplum içindeki yeri, toplumun düzenini belirleyen ekonomik-üretim ilişkileri, kültürel-inançsal yapılanmalarından bağımsız değildir. Bütün etmenleri bir bütün içinde tek tek ele alıp düşününce ve erkek veya kadın sunulan öğretileri-dayatmaları sorgulayınca başlar aslında yolculuk. Dış ses’ de biri ev kadını, diğeri iş kadını iki kadın, onlara çocukluklarından beri yüklenen “öğretilerin” içinde, günlük rutinlerini yaşarlarken, bir gün farklı bir boyutta uyanırlar. İkisi de kabinlerin içindedir. Dışardan gelen bir ses onları yargılar ve sonsuza kadar buraya hapseder. Şaşkınlık ve panik halinde çıkış yolları arayan kadınlar, önce yalnız olmadıklarını, sonra da aslında kendilerini, kabini ve yargılayan sesi sorgularlar. Aslında zaten hep kabinlerin, kutuların içinde yaşadıklarının farkına varırlar. Bize dayatılan kurgular ve kalıplardan kurtulmanın, ezberleri bozmanın, kabinden çıkmanın bir yolu var mıdır? Oyunun sonunda kadınlar birbirine sorarlar çıkış var mıdır, “becerebilir miyiz” diye. Hep beraber becermek, bize sunulan kutuları, kabinleri itelemek, sorgulamak, aslında çok da basit olan çıkış yolunu birlikte bulmak umuduyla…. " Konusu benim ilgi alanıma girdiği için iki elim kanda da olsa gitme kararı almıştım bir kaç gün önceden. Birde kadın haklarından sorumlu olarak da görevlendirilmiştimya bu görevimle ilgili tiyatroya gelen halkın arasına bir karışayım, insanlar kadın hakkı deyince ne anlıyor ne düşünüyor bir nabız yoklayayım diye gitmek istedim.

Tam işyerinden çıkarken kızkardeşim bayıldığı gün bizi hastaneye götüren abide (bay marifet) arabasıyla önümüzde durdu. Bizi tiyatroya götürmek için Allah tarafından gönderilmişti, bu fırsat kaçırılmazdı. Ne hikmetse hep kendimi darda hissettiğimde bay marifet yanımda beliriyordu, yanımda yoksa arayıp sorup yanıma gelsin diye haber gönderiyordum.... Atladım arabasına "bizi tiyatroya götürürmüsün?" dedim. Başka seçenek bırakmadığım için bizi tiyatroya (tiyatro dediğime bakmayın, Türkiyede belli başlı kaç tane tiyatro salonu var ki? Helede Anadoluda... Düğün salonu o gün tiyatro salonu görevini yaptı) götürmek zorunda kaldı. Burdaki bir çok erkek gibi bay marifet kadınlara yönelik bir oyun diye salona girmek istemedi ve bizi salonun kapısına bırakıp gitti.
Kapıda bizi tiyatro oyuncuları bekliyordu. Sanki gelmemizi dört gözle bekliyorlardı. İçeri girdiğimde ise neden kapıda dört gözle beklediklerini anladım. Düğünde göbek atılıp, dans edilen alana sandalye konulmuş, düğün sanatçılarının çaldığı sahne ise iki tane kafes konmuş, bir tiyatro salonu yapılmaya çalışılmıştı. Sıralanan 15-20 sıra kadar sandalyenin ise ancak ilk iki sırası dolmuştu. O kadar az izleyicinin gelmesinden dolayı acayip mahçup oldum. Düğün olduğunu duysalardı emin olun salon tıklım tıklım dolar, adım atacak yer kalmazdı. Tabi saat 15:00'de başlayacak olan tiyatro, izleyeci gelir umuduyla yarım saat -kırkbeş dakika arası geçikmeyle başladı.

Hergünü birbirinin aynı olan iki kadının, aslında bir kafeste olduklarının farkına varmalarını konu alan bir oyundu ve çok güzeldi. Oyunda dikkat çektiğim bir nokta ise tekdüzelik evli ve çocuklu, her bakımdan kocalarına bağımlı kadınların hayatlarının tek düzeliği değildi. Çalışan ve evli-bekar kadınlarda tekdüze bir hayat yaşıyordu. İş dışında sinemaya gitmek ve arkadaşlarıyla vakit geçirmek, işte daha iyi mevkiye gelebilmek için patronuyla kırıştırmak dışında yaptığı farklı bir şey yoktu. Tekdüzelik, toplumun doğru deyip belirlediği kalıpların içinde bir hayat evli, bekar, kadın, erkek tüm insanların sorunuydu aslında.

Oyunu izlerken bir ara hüthütle gülme krizine girdik. Hüthüt'e ıslanmasın diye verdiğim kime ait olduğunu bilmediğim şemşiye oyun sırasında durduk yere açılmış, japon şemyiyesi gibi dümdüz olmuş, telleri çıkmış yarım yamalak duruyordu. Biraz argo bir tabir olacak ama "yırtık dondan fırlar gibi" birden açılmış inat etmiş kapanmıyordu da. Hüthüt tamam yanımda böyle dursun bari diyerekten şemşiyeyi yanına koydu. Bu arada biz lüks tiyatro salonunun! en ön sırasında oturuyoz. Arka sıradaki şirin mi şirin, şarısın, saçları iki kuyruk yapılmış 2,5-3 yaşlarındaki kız çocuğunun dikkatini bu kırık şemşiye çekmiş olacak ki, gözüyle onu incelemeye aldı ve birazdan dikkatini çeken o olağanüstü şeye dokunmak için şemşiyenin yanında belirdi. Şemsiyenin kırık telleri gözüne batar tehlikesiyle karşı karşıya kaldığında hüthüt şemşiyeyi yanımızdan uzaktırmak için ayağa kalktı ve salonun diğer köşesine kadar gidip oraya bıraktı. Bu sefer şemşiye herkesin görüş alanındaydı. Sahnede kadınların acınası durumu için oyuncular bağırır çağırırken ben ve hüthüt şemsiyeye bakıp gülme krizlerine giriyorduk. Gülmemek için kendimizi zorladıkça daha fazla gülme isteğiyle karşılaşıyorduk. Sessizce gülerken hüthütün gülmemek için kendini tutarken titremesini hissettikçe bende daha fazla gülmeye başlıyordum. Bir kaç sandalye yanımızda ise kaymakam bey oturuyordu. Dış baskı, otorite baskısı derken kendimi frenlemeye çalışıyorum ama ne mümkün, o kırık şemşiyeyi gördükçe içimden kahkaha volkanları patlıyordu, benim güldüğümü hissettikçe hüthütde gülmeye devam ediyordu. Gülme ve ağlama krizleri engellenip bastırılırsa sonuç nasıl olur tahmin ederseniz. Patladık resmen... Uzun süredir (maksimum 1 ay çok uzun bir süre çok...)böyle güldüğümü yani gülmemek için kendimi frenlemek zorunda kaldığımı hatırlamıyorum. Kırık bir şemsiyenin beni böyle güldürebileceği aklımın ucundan geçmezdi. Bu hengame arasında soğuktan donduğumun ve üşüdüğümün farkına varmadım bile. Salon çok soğuktu. Gülme krizi bittiğinde üşüme krizi baş gösterdi bende. Nasıl titriyorum, üşüyorum, burnum contası bozulmuş musluk gibi akıyor, gözlerim yaşarıyor, vücudum zangır zangır titriyordu. Bu benim iyi halimmiş meğersem. Tiyatro bitip, herkes dağıldıktan sonra tiyatro oyuncularıyla bir kaç kadın baş başa kaldık ve biraz düşünce alışverişi yaptık. Çocuğunu toplumun dayatmalarıyla değil özgür yetiştirmeyi amaç edinen çalışan bir bayan şunu söyledi: "Çocuğum farklı yetişsin diye uğraşıyorum ama çocuğum ev dışında okulda, arkadaşları ve akrabalar arasında toplumun dayatmalarını ve öğretilerini öğreniyor ve öğrendiği benim istemediğim davranışları sergiliyor" dedi. Ben o cümleden şunu anladım; doğurduğum zaman çocuğumun akrabalarına, okuluna, çevresine, arkadaşlarına herşeyine dikkat etmem gerekiyor.

Eve geldiğimde ise zar zor ayakta duruyordum, sobayı zorla yakıp başına oturdum ama ısınamıyorum. İçimde kuzey kutbundaki fırtına yaşanıyodu sanki. Artık kımıldamayacak hale geldim. Kardeşlerim gelsinde beni nazlasınlar diye yattım aşağıya. Uzun süredir kendimi böyle güçsüz, çaresiz, halsiz, dermansız, bitkin, yorgun hissetmemiştim, çok kötü oldum. Erkek kardeşim evimde kaldığı son gecesini bana eliyle su içirerek, ballı-limon yaparak, üstümü örterek bu arada kendi bavulunu hazırlayarak, çamaşırlarını katlayarak, gömleklerini ütüleyerek geçirdi. Erkek kardeşimin hep olumsuz yönlerini yazdım şimdiye kadar bunları okuyunca dudağınız uçuklayacak ve banada hain -nankör abla gözüyle bakacaksınız biliyorum ama ben onun standart bir Türk erkeği değil örnek bir Türk erkeği olmasını istediğimden böyle davranıyordum. Hala umudum var! Odunum, mükemmel olmasada standartların üstünde bir erkek olması bile bana yeterde artar bile. Ertesi gün ise ayağa kalkabilecek kadar olunca işe gittim, odunumun evraklarıyla ve işlerle ilgilendim zaten.

29 Nisan 2009 Çarşamba

Yaprak Dökümü 2 (Odunuma Hitaben)


Erkek kardeşimle vedalaştım on beş dakika kadar önce... Gözlerim sulandı, bir kaç damla yaş döküldü, içimden bir parça koptu onun ardından bakarken... Aslında bugün iki kez vedalaştık. Sabah iş yerime beraber geldik. Ona doktor raporunu aldık sonra geldik benim odama. Vedalaşma zamanı gelmişti ama odamda (babası vefat eden bir vatandaş rapor almak için beklediğinden), ne kardeşime doya doya sarılabildim ne de doğru dürüst içimdeki hüznü gözyaşlarıyla dışarıya akıtabildim... Yabancı insanların yanında davranışlarım nasılda değişiyor. Zayıflığımı ve gözyaşlarımı yabancı birisinin görmesini istememiştim fakat oda ölen babası için bir kanadı kırılmış kuş gibi yarım ve eksik oturuyordu bir köşesi yırtık deri kaplamalı koltukta.. Bavul elinde giden kardeşimin arkasından bakakaldım ve saldım gözyaşlarımı. Odanın dışında bir kaç tur atıp biraz gözyaşı döktükten sonra odama gelip oturdum daktilo başına. Aklım kardeşimdeydi, doğru yazmak ne mümkün! Tak! tak! basıyorum daktilonun tuşlarına ama neye nasıl basıyorum bilmiyorum... Raporu yazıp vatandaşı gönderdiğimde içime bir hüzün oturdu. Kardeşimi belkide bir daha göremeyecektim! "Gidipte dönmemek, dönüpte bulmamak vardı" Ve ben bu uzun, belkide dönmeyeceği, döndüğünde bulamayacağı yolculuğuna gerektiği gibi veda edememiştim. İçimde bunun pişmanlığını bir-iki saat kadar yaşamıştım ki, kapı çaldı ve karşımda erkek kardeşim (odun(um)) duruyordu. Meğersem bir belge daha alınması gerekiyormuş onu unutmuş. İçimden iyiki unutmuş diyorum ama yüzüne yine bilmiş bilmiş laflar ediyorum. "Oğlum her işi başından düşüneceksin demiyormuyum her zaman sana, akılsız başın cezasını ayaklar çeker, çek cezanı bak o kadar gittiğin yolu geri döndün. Şimdi doktora ne diyeceğim ben, kardeşim diğer belgeyi unutmuş onumu almaya geldik diyeceğim. En başından niye her şeyi düşünmüyorsun, hep ben mi düşüneceğim." diye sözleri ardı ardına sıralıyorum. Erkek kardeşim;" of ablaaaa tamammmm, bugün benden kurtuluyorsun, son kez benim işlerim için uğraş" dedi ve ben söylediklerime pişman olup sustum. Halbuki ben onun düşünceli, kendi işini kendi yapan, kendi kararlarını alabilen, becerikli birisi olsun diye uğraşıp duruyorum, o ise bunları düşünebilmesi için bile çok büyemeye (ruhen) ihtiyacı vardı. İçim cayır cayır yanıyor, bilinmezliğe doğru onu yolcu etmek kontrolcü bir kişiliğe sahip olan bana acayip dokunuyordu.
Öğle yemeğini beraber yedik ve tekrar arkadaşlarıyla toplanıp beraber Kıbrıs'a gitmesi için okuluna gönderdim odunumu. Bu sefer ağlamadım ama!! Bir kere ağladım yeter da.. Abartmayalım... (Yalan yine bir iki damla gözyaşı kadar ağladım, ama sabahki kadar değil)
İki saat kadar sonra ne göreyim... Msn de erkek kardeşim... Okuluna gönderdiğim erkek kardeşim okulda beklemekten sıkılıp internet kafeye gitmiş. Yine...Kapıdan kovduğum kardeşim bacadan girip karşıma dikiliyor ya. Akşam 9'da uçağa binip gidecekleri için gevşek gevşek davranıyorlar. Gider ayak dominantlık yapmayayım diye birşey demedim. Artık o özgür, kanatlarımın altından çıktı ve kendi kararlarını alacak!! ne diyim... Ama o uçağı kaçırıpta karşıma geçerse benden çekeceği var... Eve almam... Naparsa yapsın...

Liseyi bütün ısrarlarımıza, nasihatlarımıza, babamın nasihatlarına, baskılarına ve dayatmalarına rağmen okumadı. Okuldan kaçıp internet kafelerde soluğu alan erkek kardeşimi babam, ilçedeki mevcut 25-30 internet kafenin her birini dolaşarak arıyor, onu bulduktan sonra okula gitmesini sağlıyordu. Ergenlik çağları çok problemli geçti anlayacağınız. Asi bir gençti. Lise 1. sınıfı iki kere tekrar eden erkek kardeşimin okuldan kaçmalarının önünü alamayan babam bizede danışarak onu okuldan alıp motorsiklet tamircisinin yanına çırak olarak verdi. "Okuyup adam olamayacaksa kolunda bir bilezik olsun bari" diye düşündü(k)!. Bir seneye yakın çırak olarak çalışan erkek kardeşim; bu meslekte sonunun olmadığını, kimsenin kendisini adam yerine koymadığını görüyor, hayatın zorluklarını daha iyi anlıyordu. Kafasında bazı şeyler bu zor hayatı gördükten sonra şekillenmiş, baskıya, otoriteye, zor bir hayata tahammül edememeye başlamıştı ve kendince bazı kararlar almaya başlamıştı. Evden kaçacaktı!!! Bu fikirlerini benimlede paylaşıyor ama söylediklerini gerçekleştirecek gücünün olmadığını düşündüğüm kardeşimi bende adam! yerine koymuyordum. Ama söylemem gereken herşeyi de söylemekten çekinmiyordum. Her büyük gibi bende ona nasihat ediyor ama kendisi geliştirmesi için fırsat vermiyordum. Kardeşimi harekete geçirecek bir kıvılcım gerekiyordu. Bu kıvılcım ise çok geçikmedi. O kıvılcımı ise istemeden ben verecektim. Az sonra okuyacaksınız meraklanmayın...
Yanında çalıştığı bekar ustası; eş adayı olarak beni belirlediğini öğrendiğinde (daha doğrusu öğrendiğimizde bende bilmiyordum) bana "onunla evlenemezsin" restini çekti, kendiside ustasının yanına bir daha da gitmedi zaten. Evden kaçmıştı. Evden kaçma sebebi olarak ustasının bana görücü gelmesi bahane olmuştu ama altında çok daha başka sebepler yatıyordu. Odunum ortalarda yoktu, kimse nerede olduğunu bilmiyordu. Kızkardeşim gözyaşlarına boğulurken ben içten içe seviniyor, istemediği bir hayatı yaşamayı kabul etmeyip red ettiği için onunla gurur duymuştum. Heytt aslanım be kim tutar seni yürüü... Artık dönüşü yoktu. Yeni bir hayata gözü kapalı atlamayı tercih ettiğine göre her şeyi göze almıştı. Her şeyi göze aldığı için yanlış yola sapması ve insanlar tarafından her amaçla kullanılmasıda zor değildi. Ortadan kaybolduğundan bir veya iki gece sonra bir internet kafeye gelmiş, msn den benimle konuşmuştu. "Abla sen kabul edersen yanına geleceğim, yanına gelmemi kabul etmezsen İstanbul'a gidip çalışacağım" demişti. Nerede olduğunu ise sır gibi saklıyordu. Ben dünden razıydım yanımıza gelmesi için, istanbul onu yutardı mazallah ama ön şartlarımı kabul etmeden de yanıma gel demedim. Erkek çocuğunun kontrol altında tutulması çok zordu. Buraya geliyorsa benim kurallarımı ve şartlarımı kabul ederek gelmeliydi. Oda el mahkum kabul etti, başka bir seçenekde bırakmadım zaten. Hayatındaki seçenekleri kendisi belirleyip, bu seçeneklerden birini seçme hakkını elde edebilmesi için çalışması, uğraşması, zorlanması gerekiyordu, hayat bana bunu öğretmişti, bende ona öğretmeliydim. O akşam msn den kendime yakın gördüğüm başka bir tanıdığıma konuyu anlatıp derdimi paylaştığımda ise bambaşka bir yola gireceğimizi bile bilmiyordum. "Kendisinin görev yaptığı okula kardeşimi getirmemi" söylemişti. O adam artık gözümde bir ilah!!!

2008 yılı Ağustos ayında ben Antalya'ya gitmeden bir gün önce sabah 6 sularında eve gelen kardeşimi merakla, öfkeyle ve gözyaşları içinde karşıladık. Evden kaçtığında ise nereye gittiği hala muamma.
O geldikten sonra evimizde artık çatışmalar, birbirimize uyum sağlama çabaları, tartışmalarda başlamıştı. Kendi sorumluluğunu alması ve her konuda ablalarına güvenen kardeşimin kendi sorumluklarını almayı öğrenmesi için yurtta kalmasına karar verdim, hafta sonları ise evimize gelecekti. Yurtda bir kaç hafta kaldıktan sonra yurtta kalmamak için yurdun soğukluğundan, sesinden, gürültüsünden, çok konuşan arkadaşlarından dert yandı ama asla taviz vermedim. O yurtta kalacaktı!!! Kolaycı ve kaytarmayı seven bir yanı vardır kardeşimin. Yurda gitmeyip, bir gece fazla kalmak istediği her haftasonunda evde tartışmalar eksik olmadı. Kızkardeşimle daha fazla tartışmaya giren erkek kardeşimle aralarında barış elçiliği yaptığımda oldu. Evdeki bunca hengameye rağmen gezilere gitmekten kendimi alamadım. Ben gezideyken evin sorumluluğu kızkardeşime geçiyordu. Kızkardeşimin o konuda hakkını yiyemem...

Haftasonu izni için cuma günü eve geldiğinde ilk işi bilgisayarı açıp başına oturmak olan kardeşim haftasonu boyunca bilgisayar başından kalkmadı. Daha dün; bilgisayar başına oturup ocakta unuttup yaktığı nohutlar ile evi yanık kokusu altında bırakan erkek kardeşime gidecek diye bir şey diyemedim.
Odunumun evdeki köşesi belliydi. Bilgisayar başında oturduğu kanepenin sürekli oturduğu köşesi içe çökmüş vaziyette. Diğer kanapelerimde çökmesin bari diye diğerlerine oturtmadım odunumu :)))) O çöken kanapenin fotoğrafını çekip hatıra olarak saklayacağım. Birde erkek kardeşim komutsuz çalışmazdı. "Odunum hadi yemek yiyoruz sofraya gel, odunum oradan kalkta şu kanapenin örtüsünü silkeleyeyim, odunum hadi yardım ette evi temizleyelim, odunum hadi sobayı yak, odunum çayı demle, odunum....." 9 ay böyle gelip geçti. Bitti bile...
Saat 15:00'den beridir bu yazıyı yazmakla uğraşıyorum. Şu an saat 21.30 civarı. Odunum şu an uçakla Kıbrıs'a doğru uçuyor. İlk defa uçağa binen odunum ne hissediyor acaba? Acaba bundan sonra ne yapacak? Off aman Allah'ım odunumun ablası değilde annesi olsaydım şu an kalpten giderdim ama şu an zaten gitmek üzereyim...

Bir kelebek daha kozasından çıkmak için uğraşıyor.... Dua edin dostlar....

24 Nisan 2009 Cuma

Oley oley...


Ne kadar egosu olan, makam mevki düşkünü varsa beni mi bulur... Bu tip insanlardan kaçtıkça öyle yada böyle karşıma çıkarlar.. Yine gerim gerim gerdiler beni.... Ayy ayyy!!! Bir insanın gerçek yüzünü görmek için ya bir kurumda başa getireceksin ya onu zengin yapacaksın ya da onu şarhoş edeceksin...
Bizim kurumda yeni bir sisteme geçtiğimiz için izin alacak bir personelin izin konusunun nasıl olduğunu bilmediğimden yeni başkana sordum. Yeni başkan sorumun cevabını zaten bilmiyordu ama sonra "bana niye sormadın" demesin diye sorayım dedim. "Müdürlüğü ara sor" dedi, bende aradım. Her konuyu rahatça sorabildiğim müdürlükte ki bayan sorduğum sorunun cevabını bilmediğinden başka bir beyefendiye sormamı söyledi ve o beyefendinin telefon numarası verdi. Beyefendiyi başkanımız bir kaç kere aradı fakat telefona kimse cevap vermeyince başkan bana "sen ara sor öğren" deyip çıktı odadan. Bir kaç sefer numarayı aradım ama kimse cevap vermedi. Sonra izne ayrılacak personel gelip soru yağmuruna tuttu beni, bende bilmediğimi, öğrenmek için müdürlükle görüşmem gerektiğini ancak aradığım numaraya ulaşamadığımı, tekrar arayayım deyip o yanımdayken numarayı bir kaç kez daha aradım. Yine kimse cevap vermeyince bu sefer müdürlükteki rahat iletişim kurabildiğim hanfendiyi tekrar arayıp, "numarasını verdiği beyefendiye ulaşamadığımı, bu konuyu başka kime sorabileceği mi?" sordum. Oda başka bir beyefendinin numarasını bana verdi. Verdiği numarayı aradığımda beyefendiye kendimi tanıttım ve sorumu sordum. Beyefendi ise; neden başkanınız beni aramıyor, başkanınız beni arasın deyip telefonu yüzüme kapattı. Tabi ben bozuldum ve sap gibi kaldım. Yanımda bekleyen arkadaşlar da "benim telefonda gayet iyi konuştuğumu, bu muameleyi hak etmediğimi, beyefendinin tavrının haksız ve seviyesiz olduğunu ve kafama takmamı" söyleyip çıktılar odadan. Ama nafile ben bir kere takmıştım kafama. Hak etmediysem beyefendi bu şekilde benimle nasıl böyle konuşup telefonu yüzüme kapatabiliyordu? Yok onunla konuşmam doğru değilse müdürlükteki hanımefendi bana neden konuşmam için onun telefon numarasını vermişti? Yok başkanın araması gerekiyorsa bana neden başkan " sen ara, öğren" diyordu? Bu olayın üstüne 23 Nisan tatili girdi. Olayın etkisini üstümden atmıştım ki.... Telefonu yüzüme kapatan beyefendi bu sabah başkanı arayıp başkana; " neden soruları için kendisinin aramadığını, kendine özel sekreter mi tuttuğunu, bundan sonra başkanın araması gerektiğini" söyleyip bizim başkanı fırçalamış. Bizim başkanda konudan haberinin olmadığını, konunun yanlış anlaşılmış olabileceğini, arayan arkadaşın (yani benim!!) bir yanlışlık yapmış olduğunu” söyleyip özür dilemiş ve biraz gergin bu konuşmadan sonra kapatmış telefonu .
Bunun üstüne ise sabah başkan beni odasına çağırıyor, “neden o beyefendiyi aradığı mı?” soruyor bana. Bir saat olanları anlatıp, kendimi savunmak, hesap vermek zorunda kaldım. En nefret ettiğim konulardan biriside budur. Ben kötü niyetle veya isteyerek bir hata yapmam ama istemeden neden olduğum ufacık bir olayın bile hesabını vermek zorunda kalmışımdır. Hepte böyle olmuştur. Başım ne kadar büyük benim ya. Bu başımı ne etsem de küçültsem?…
Yani olanlara inanmıyorum valla billa ya.... Kaç aydır yediğim fırçanın haddi hesabı yok. Tüm iyi niyetime ve işlerin usulüne uygun yapmama çabalarıma rağmen fırçayı yiyip oturuyorum. Hemde o kadar basit ve boş konular ki… Yaptığım iyi işler için takdir edildiğimi hiç hatırlamam ama istemeden yaptığım en ufak hata için fırçalamayan insan kalmaz. Bu kadarda olmaz…
Geçen gün "başkanın arasın" deyip kapattın yüzüme telefonu, egonu tatmin ettin, bir insanı bozdun, yeniden arayıp olayı büyütmenin ne anlamı var? Hem Türkiye sosyal ve demokrasi ile yönetilen bir ülke değil miydi? Ne olmuş ast üstü aradıysa ki bilerek zaten aramadım, ona yönlendirdikleri için aradım. Diyelim yanlışlıkla aradım, yanlış olduğunu doğru bir şekilde izah etmen gerekmez mi? Bir insanın yüzüne telefon kapatmak daha büyük hakaret değil mi? Hele başkanın özür dilemesi ise olacak iş değil… Suçumuz neymiş ki özür diliyorsun? Ben olsam asla özür dilemezdim. Aksine o beyefendinin benden özür dilemesi gerekiyor…
Başkana artık hiç güvenmiyorum. Kendi personelini başkalarına karşı savunması gereken konularda savunacağına tutup birde özür diliyor. Arkamda kuvvet olarak göremiyorum onu, iş konusunda zaten kötüydü, her işini bize yaptırıyordu, onun adına da karar almaya bile başlamıştım. Sonumuzu hiç iyi görmüyorum…
Devlet kadrolarına personel alımı yapılırken dört şıklı bir sınavı kazanmaları yeterli görülmemeli bence. Bireyin kişisel özellikleri, insanlarla iletişimi güzel olan, çalışma azmi güçlü olan, vatan ve milletin çıkarlarını kendi çıkarlarına üstün tutma yetisine sahip olan, sabırlı, tutumlu, titiz, güler yüzlü, tatlı dilli, çalışkan insanları alsınlar işe. Hele amir, müdür, başkan, idarecilikle ilgili birimlere ise üstün vasıflı insanlar getirilmeli. Ne oldum delisi insanlar biraz makam, mevki görsün ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Bir kişiye emir verme yetkisi verilmiş olsa bile nasıl bir hava, nasıl bir ego, nasıl aşağısında ki insanı ezme isteği oluşuyor şaşılacak iş… “Devleti sen mi kurtaracaksın?” sözünü o kadar çok duyuyorum ki.. Bunu birde devletten maaşını alanların söylemesi ne kadar acı… Bu sözü söyleyenlerin yüzüne öfkeyle bakıp yanlarından hemen ayrılıyorum ama tepkimi anlayacak insan olsaydı bu lafı demezdi zaten. Kendim edip, kendim buluyorum yani…
Devlet kurumlarına gittiğimizde hepimiz şikayetçi değilmiyiz, sorduğumuz soruya düzgün cevap alamıyoruz, asık suratlı ve ters cevaplarla karşılaşıyoruz çoğu zaman. Ha personelin hepside haksız olamaz tabi, geçim sıkıntısı, işlerin yoğunluğu ve yaşam koşulları hepimizin belini büktü, bükmekten ziyade artık iki büklüm dolaşıyoruz ama yinede insanlığımızı kaybetmememiz gerekli… İletişimsizlikten, eleştiriden, anlamadan yargılamaktan, yüksek ses tonuyla konuşulmak hatta azar ve fırça yemekten bıktım inanın, bunu kendime yakıştıramıyorum. Türkiye'nin en büyük sorunları arasında iletişimsizlik ve empati yoksunluğu geliyor bence...
İlahi adalete güveniyorum, o yüzüme telefonu kapatan ve bu kadar sıkıntı çekmeme neden olan beyefendi bir gün elime düşecek ve benden özür dileyecek… Aha buraya da yazıyorum…

Yazın evlenecek olan kız kardeşim, eşinin yanına gidebilmek için tayin istemişti. Geçen hafta Cuma günü tayin isteğine red cevabı geldi. Bu red cevabı karşısında sular seller gibi ağlayan kız kardeşimin karşısında ise ben sevinçten kahkahalar attım. Bu şehirde yalnız kalacağım düşüncesi içimi kemirip duruyor, yalnızlık kelimesinin geçtiği her cümlede gözlerim yaşarıyordu. En başından "eşin buraya gelsin, buradan ev tutalım, eşin askere gittiği zaman sende yalnız kalmazsın" diyordum ama beni dinlemeyip tayin istemişti. Eşiyle beraber böyle bir karar almışlardı. Tayin istediği şehre gidip ev bakmış, o şehirden eşya bakmış, kardeşim gittiğinde iş yerinde çalışacak bir personel bile getirtilmişti iş yerine ona işleri öğretiyordu…. Gideceğine kesin gözüyle baktığından red cevabını almak onu yıkmış, beni ise mutluluktan havalara uçurmuştu. İki gün önce kızkardeşim “tekrar tayin için dilekçe yazdığını, bu sefer iki haftaya kadar kesin tayininin çıkacağını” söyledi… Bu sefer ben yıkıldım, içten içe kızkardeşime öfkelendim, beni bu koca şehirde yalnız bırakıp gidecekti üstelik bırakmama gibi bir seçeneği varken. Eşi buraya gelebilirdi. İki – üç gündür barut gibi dolaşıyor, her laf sokma fırsatında ona iğneli laflar sokup duruyordum.
Geçen gün izlemek için aldığımız film ise bu sıkıntımın tuzu biberi oldu. Filmin konusuda; insanoğlu bir virüs sonucu mutasyona uğruyor ve korkunç yaratıklara dönüşüyordu. Bu virüse bağışıklığı olan adama ise virüs bulaşmamış yeryüzünde tek başına hayatta kalmaya çalışıyordu. En iyi arkadaşı ise köpeğiydi. Adam yalnızlıktan vitrin mankenleriyle ve köpeğiyle konuşuyor. Köpeği de ölümcül virüsü kaptığında adam köpeğini öldürmek zorunda kalıyor ve adam koskoca evrende yalnız kalıyor ve ağlama krizlerine giriyor. O köpeğini öldürme sahnesinde benim gözlerim sulanmış bir şekilde kız kardeşime dönüp “Bende böyle yalnız kalacağım işte” dediğimde kız kardeşim “ tayinine red cevabı geldiğinde karşısına geçip güldüğüm için kızdığını, bunun acısını çıkartmak için bana yalan söylediğini, eşinin buraya tayin istediğini, bu şehre yerleşeceklerini” söylediğinde sevinç çığlıklarımdan bütün camlar yere inecekti neredeyse.
Erkek kardeşim haftaya Kıbrıs’a gidiyor. Yepyeni bir hayat onu bekliyor. Her gün bir ton nasihat ediyorum. Oda çok heyecanlı. Her gün “abla gitmeme 10 gün var, abla 9 gün var, abla 8 gün var…, abla 5 gün var” a kadar geldik…Bakalım neler olacak? Bende merakla beklemekteyim…
Hayatımda ki son gelişmeler bunlar…