Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

16 Kasım 2008 Pazar

Haftasonu analizi


http://www.fotono1.com/foto.php?id=56988

Haftasonum çok güzeldi. Güzellikleri yaşamamı nasip eden Allah'a şükürler olsun.
Cumartesi günü dağa tırmandım. Tırmandığım en fazla 3 metre yüksekliktir. Ama olsun, herkese dağa tırmandım deyip hava atacağım. Kollarım vücudumu taşıyacak kadar kuvvetli değilmiş. Kayalara tutunmakta çok zorlandım. Kol kaslarım bir ara kopacak sandım. Bayadır spor yapmadığımı anlamış oldum.
Hayatımda hiç bir erkeğe bu kadar yakın hissetmemiştim kendimi, bol bol sarılıp, koluna girdim. Onu gördüğümde içime mutluluk doluyor, ona habire laf sokup, konuşturmak geliyor içimden. Sağolsun oda söylediğim hiç bir lafın altında kalmadı ve akşama kadar -elinde sazı karşılıklı atışan âşıklar gibi- atışıp durduk. Birlikte koştuk bile.Tabi onun yaşının vermiş olduğu rahatlıkla sarılıyorum, koluna giriyorum. (He he, aşık oldum sandınız demi. Kandırdım kandırdım, keşke gerçek olmuş olsaydı.)Diğer kızlarda onu baba gibi görüyor. Babama bile sarılmayan ben onun yanaklarını sıkmadan duramıyorum. Kemal amcam çok güldürüyor herkesi ve beni; çevresine pozitif enerji yayıyor.
Bugün geziye Rusya'da çalışan bir mühendiste katıldı. Onunla sohbet etmeye çalışan Kemal amcam adama sordu;
-"Nerede çalışıyorsunuz?" Adam;
-"Rusyada." Oğlu Azerbeycan'da çalışan Kemal Amcam sohbeti devam ettirmek için tekrar sordu.
-"Rusya'nın içinde mi?" Bu soru üstüne ben kahkahaları koparttım, gülmeyenler de benim gülmeme kahkalarla güldü ve akşama kadar bu sorusunu ona karşı koz olarak kullanarak sokmadığım laf kalmadı. . Kemal Amcam; "Bunun acısını senden çıkartacağım" diye tehditleri savurdu. Bir ara beni kovaladı. Kemal amcamın yanında çocuklaşmak bile çok hoş. Onun kızması bile okşama sanki...
Anlaşabildiğim erkeklerin yaş ortalaması 45. Yaşıtlarımla anlaşamıyorum, sohbet edemiyorum, yüzlerine bile bak(a)mıyorum. Çoğunun egoları şiş oluyor. Veya benim bam telime dokunacak sözleri söylüyorlar, bende altta kalmamak için laf yetiştirme çabasına giriyorum veya cevap vermeye bile layık görmeyip susuyorum. Çocuk gibi geliyorlar bana, kişisel gelişimini tamamlayamamış, egoları şiş erkek sürüsü!!! Gerçi 45 yaşın üstünde ki erkeklerle de anlaşamam ama onlara karşı -yaşlarının verdiği saygıdan dolayı- susmak zorunda hissediyorum. Aslında anlaşabildiğim erkekler "varlığıma saygı gösteren, nerede konuşması ve susması gerektiğini bilen, saygılı, edepli insanlar. Ama bu erkek veya kadın olsun bu tanıma uyan insan o kadar az ki.... Gerçekten anlaşabildiğim insan sayısıda bir o kadar az....
İç ses: Yalnız geldik, yalnız gidiyoruz işte, sen hala anlaşacak birilerini arıyorsun, ne zaman vazgeçeceksin? Sen zaten senin gibi düşünen insanlar arıyorsun. Ama kendinlede anlaşamıyorsun. Varlığına saygı istiyorsan, varlıklara! saygı göstermen gerek..
Bu sefer iç ses ne mantıklı konuştu böyle!

14 Kasım 2008 Cuma

Şiddet ve Özgüven İlişkisi


http://www.fotono1.com/foto.php?id=56348

Öz güven eksikliği, kadının kendine olan saygısını azaltır, kendisini yetersiz hissetmesine sebep olur. Eğer bu durum eşi tarafından telafi edilmez ve buna ümitsizlik duygusu da eklenirse, kadında depresyon oluşur. Bu, mutsuzluktan farklı bir şeydir. Düşünceleri bastırılan ve duygularını ifade edemeyen kişilerde, beyin bir müddet sonra stres hormonu salgılar. Beynin hayattan zevk almayla ilgili sağ ön alanıyla acı, elem ve kederle alâkalı olan diğer alanı arasındaki dengeler bozulur. Böylece mutsuz, enerjisi azalmış, yaşamayı sorgulayan ve her şeyin kendisine anlamsız geldiği bir insan tipi ortaya çıkar.
Depresyon, kötü evlilikler sonucu da ortaya çıkabilir. Bu bir hastalıktır ve nasihatle düzelmez; beyinde azalan serotonin (mutluluk hormonu) sebebiyle ilaç tedavisi gerektirir. Şiddet; hangi şekilde olursa olsun bir müddet sonra kronik depresyona sebep olur. Bu noktada kadınların erkeklere göre üç misli fazla depresyon yaşadıklarını söyleyebiliriz. Suçluluk duygusu taşıyan kadın ümitsizliğe düşer ve bir süre sonra yaşam enerjisi azalır. Bazı kadınlar depresyonu öfke şeklinde yaşarlar. Devamlı çocuklarını döver, öfkelerini kontrol edemezler. Bazıları ise, temizlikten sorumlu beyin alanlarındaki serotoninin azalması sonucu, kendilerini işe verirler. Bu çeşit depresyon, "temizlik hastalığı" şeklinde ortaya çıkar. Erkekler ise depresyona girdiklerinde sigara ve içkiye dadanırlar. Unutkanlık da, kronik yorgunluk sonucu ortaya çıkan bir depresyon türüdür. Böyle kimseler, çok yaşlandıklarını hissettiklerinden enerjileri azalır ve hiçbir iş yapamazlar.
Biz bu tip durumlarda erkeklere, hastalık hastası olmayan, rol yapmayan bir eşle karşı karşıya olduğunu, kadının beyninde fizyolojik bozulmalar yaşandığını, kısacası eşinin depresyonda olduğunu anlatırız. Erkek, eğer eşini seviyorsa, "Eyvah! Ona zarar verdim...! diye düşünerek bunun telafisi için çalışır.
Erkekler, eşlerinin kafalarını yaraladıkları zaman suçluluk hisseder de, ruhlarını yaraladıklarında bunu fark etmezler. Onlara bu durumu anlatmaya çalışırız. Sonunda iki tarafı da kendini sorgulamaya başlar. Eğer birbirlerine sevgi ve iyi niyetleri varsa, evlilikte yaşanan sorunların çözümü kolaydır. Meselâ depresyon tedavisi gören entelektüel bir hastam, tedavisi sonundaki düşüncelerini şöyle özetlemişti:
"Bildiğiniz gibi, tarihte milâttan önce ve milâttan sonra şeklinde iki ayırım vardır. Ben de hayatımı tedaviden önce ve sonra diye ikiye ayırıyorum. Şimdi evde herkesin yüzü gülüyor."
Bakınız, bir kişinin depresyonunun düzelmesi, evdeki dengeleri nasıl değiştiriyor...

Prof.Dr.Nevzat TARHAN Kadın Psikolojisi Sayfa:189-190

12 Kasım 2008 Çarşamba

Çocuk ki ne çocuk!


http://www.fotono1.com/foto.php?id=55947

Çevreme ördüğüm görünmez surların içinde kalmaya devam edeceğim. Kibirli görünüşümün ardına tekrar saklanmaya devam etme kararı aldım. Gücü yetmeyecek yanaşmasın yamacıma zaten. Yalnızlıktan şikayet eden aklıma yanayım. Yalnızlık bir lütufmuş. Bu kaçıncı yıkılış. Bu kaçıncı yıkılışı görmek.
Evlilik yaşına gelipte, baskılardan bunalan bir arkadaşım var. Zamanında birisi onu beğendiğini söyleyip görüşmek istemişti. Arkadaşım değerlendirmeye almıştı onu, bir iki görüşmeden sonra birbirlerine uygun olmadığını düşünüp çocuğu reddetmişti. Red cevabını kabullenemeyen çocuk (hakikaten çocuk, davranışları yaşına başına hiç uymuyor) arkadaşımın cep telefonunu iptal ettirip kullanılamaz hale getirtmişti. Aklınca intikamını aldı!!!
Aylar sonra ise bu çocukla! yine karşılaştı. Çocuğun! yanında çocuğu ve eşiyle birlikte. Meğer çocuk! üç senelik evli olan çocuğu olan bir çocukmuş!. Arkadaşımın duygularını, öfkesini varın siz tahmin edin. Aldatıldığından haberi olmayan eşinin ve çocuğundan ise hiç bahsetmeyeceğim. Arkadaşım o çocuğun! kim bilir kaçıncı kurbanı. Çocuk! resmi bir yerde görev yapıyor, eşi ise öğretmen. Hani öyle eğitimsiz veya kültürsüz olarak ifade edemeyeceğim insanlar. Çocuğun! eşi ise sürekli tedavi görmesi gereken bir hastalığa yakalandığından, arkadaşımla sürekli yüz yüze gelmek zorundalar. Ben bu olaya takdiri ilahi diyorum. Gerçekler er yada geç gün yüzüne çıkacaksa yalan söylemenin mantığını hala anlamış değilim.
Arkadaşıma çocuğun! eşine gerçekleri söylemesini söyleyeceğim, çocuk! herkese kendisini bekar olarak tanıtıyor. Kadın, eşinin nasıl bir insan olduğunu görsün. Bir yanımda sus diyor, kadın zaten hasta. Gerçekleri öğrendikten sonra daha yıkılacak, eşine bir daha asla güvenemeyecek. Ya çocukları ne olacak?
Türk dizilerindeki hayatlara döndü hayatımız. Yazık yaaa. Öyle hızlı bir hayatım yok. Sakin, sessiz, kimsenin etlisine sütlüsüne karışmam ve çevremde ki insanlarda genelde öyledir. Bizim gibilerin bile başına bunlar geliyorsa, bu dünyanın çivisi kopmuş, başka söyleyecek söz bulamıyorum. Kendimi ait hissetmediğim bu hayatdan bir önce gerçek hayata gitmek istiyorum. Keşke elimde olsa...
Ama öyle kolay pes etmek yok. Bu çocuğun! davranışlarının çocukca olmasının nedenlerini konuşalım biraz. Bu çocukların! çocukca davranışlarının suçlusu yine biz kadınlar.
Kaç kere şahit oldum. Küçücük erkek çocuklarına beni gösterip; "Benim aslan oğlum, büyüyünce sana bu kızı alayım mı?" "Gördü güzel kızı bak oğlum nasılda utandı" Bunun gibi bir sürü söz. Erkek çocuklarının bilinç altına "bütün kızlar benim" düşüncesini aşılıyoruz farkında olmadan. Çocuklar! nasıl yetiştirildiyse, nasıl gördülerse öyle davranıyorlar, suçlu sadece onlar değil bilelim bunu.
Tülüyhan UĞURLU'nun eşsiz eseri ile ancak sakinleşirim. Sizde dinleyin.

Beni, çöze çöze bilgisayar çözdü


http://www.fotono1.com/foto.php?id=55507

Buradan yaptığım test sonucunda aşağıda ki gibi olduğumu söyledi sayın bilgisayar. Özeleştiri yapsam mı yapmasam mı? Beni tanıyan canlar birde siz test edin beni... Ben kibirlimiyim? Bazı yazılanlarda yanlış değil. Aman Allah'ım gerçekleri görmek ne kadar acı.

Kibirli
Başkaları sizi dikkatle başedilmesi gereken biri gibi görüyorlar, dışarıdan ben merkezci, kibirli ve baskın karakterli olarak algılanıyorsunuz. Onlar, size özenip sizin gibi olmak isteyebilirler ama asla size güvenmezler ve sizinle ilişkiye girmekten kaçınırlar. Ama özgüveniniz o kadar yüksektir ki başkalarının dediklerine pek kulak asmassınız.

11 Kasım 2008 Salı

Gece yankıları...


http://www.fotono1.com/foto.php?id=55737

Gülümsediğinde alem güneş doğdu sanır.
Ağladığında ise yağmur yağar şimşek çakar.
Ne gülmeyi bırak ne de ağlamayı..
Alem Sana muhtaç....

Kalbin kırıldığında deprem olur cihanda.
Sustuğunda bütün sesler anlamsızlaşır.
Ne kalbin kırılsın, ne de diline kenet vurulsun.
Sensiz olan ömrüm durulsun, hayat dursun.

Alem beni bilir bense seni...

Haccecan

Sevgili Sufi; şiiri Atatürk için yazdığımı düşünmüş. Düşüncesi boşa çıkmasın. Şiirim daha anlamlı ve güzel olsun istedim. Şiirimi Atatürk'e ithaf ediyorum...

İmlâ Hatalarım ve Kesip Kopyaladıklarım


http://www.fotono1.com/foto.php?id=55733

Dil; her millet için önemlidir. Belirli toprak parçası üzerinde yaşayan insanların birbirleriyle anlaşmasını, kaynaşmasını sağlayan en önemli unsurlardan bir tanesi. Her dili birbirinden ayıran özellikler olduğu gibi dili kullanırken uyulması gereken kurallarda vardır. Türkçe. Türçemiz. Bloğuma yazarken kullandığım, okurken lezzet aldığım, benim düşünce denizinde yüzmemi sağlayan eşsiz dilim. Yurdum insanının ve dünyada da birçok insanın kullandığı dil...
Türçeyi yazarken ve okurken imlâ kurallarına dikkat etmeye çalışırdım ve hatamın olmadığını düşünürdüm. Taki Recep Hilmi Tufan 'ın bloğunda tesadüfen kendi yayımladığım yazıyı görene kadar. Değerli arkadaşım bloğumda yayımladığım Azmin ve Sevginin Zaferi adlı yazıdaki imlâ hatalarını bulmuş ve hiç üşenmeden doğrusunun nasıl olması gerektiğini açıklamış. Bu yaptığı çok hoşuma gitti. Kendisini tebrik ediyorum ve kendisini "Hata Polisi" ilan ediyorum. Yaptığı işi destekliyor ve devamını bekliyorum.
"Azmin ve Sevginin Zaferi" adlı ise yazıyı Sevgili Z.M ' nin bloğundan çalıp yayımlamıştım. Ah Z.M yazıda ki imlâ hatalarına neden dikkat etmedin ki sanki. :)

10 Kasım 2008 Pazartesi

Bir an önce uyanmamız gerek!!!


AŞAĞIDAKİ MEKTUBUN YAZARI İDEALİST BİR ÖĞRETMEN... ANCAK, ADINI VE NEREDE ÇALIŞTIĞINI GİZLEMEK ZORUNDA KALMIŞ; TAHMİN EDEBİLECEĞİNİZ NEDENLERLE...MEKTUP, AŞAĞIDAKİ HALİYLE BİR ÜNİVERSİTEDE DÜZENLENEN "ÖĞRETMENLER GÜNÜ" TÖRENİNDE OKUNMUŞ, GÖZYAŞLARIYLA...

Merhaba!İstanbul'da bir lisede öğretmenlik yapıyorum. Çalıştığım okul, çoğunluğu Anadolu'nun en ücra köylerinden gelip yerleşen (yerleşemeyen) insanların oturduğu bir çevrede.Etrafımız gecekondu mahalleleri. Gecekondu olmayan yerlerde de derme çatma binalar var. İstanbul'un pek çok yerinde artık görmeye alıştığımız bir manzara var asılında burada da. Sözünü ettiğimiz yerleşim yerinin 5 dakikalık mesafesinde modern bir alışveriş merkezi var!Atardamarın hemen üzerinde bu okul. Bu okuyacaklarınızın hepsi gerçektir. Ve sizin şehrinizin varoşlarında da yaşanmakta olduğuna veya çok yakında yaşanacağına şüpheniz olmasın...
Bu yıl lise 1. sınıfta okuma yazma bilmeyen bir öğrenci var.
Bir öğrenci okula "satır" getirmekten uzaklaştırma cezası aldı.
İki hafta önce okulun önünde çıkan bir kavgada bir öğrencimin boynu döner bıçağı ile kesildi; 28 dikiş atıldı.
Bu çevrede kimse kışın akşam beşten sonra sokakta yalnız yürümüyor.
Geçtiğimiz hafta, bebek bekleyen müdür yardımcımız bir öğrenci tarafından karnı tekmelenmekle tehtit edildi.
Dışarıdan elini kolunu sallaya sallaya giren bir adam, kendisini dışarı çıkarmaya çalışan kat nöbetçisi bayan öğretmeni bıçakla tehtit etti.
Derste sıkıntı yarattığı için öğretmeni tarafından cezalandırılan öğrencinin aşiret olan ailesi okulu bastı.
Bir öğretmenimiz sınıfta bıraktığı öğrenciden tehtit telefonları aldı.
Öğrencilerimizin % 86'sı sigara içiyor.Öğrencilerimizin % 42'si hap kullanıyor.Okulun etrafında hap satanları, okulun içinde hap kullananları polis biliyor.Öğrencilerimizin % 23'ü ensest ilişki mağduru.
Geçtiğimiz yıl bir kız öğrencimizin babası çocuğundan ( öğrencimizden) dayak yediği için okula sığındı.
Yalnızca koridorda birbirlerine çarptıkları için kavgaya tutuşan iki kız öğrencinin aileleri okulun önünde birbirlerine yumruk yumruğa saldırdılar.
Bazı kız öğrenciler 100 kontör karşılığında minibüs şoförlerine, halı saha sahiplerine kendilerini kullandırtıyorlar.(cinsel anlamda)
Bu yıl bir erkek öğrenci, bir kız öğrencinin kendisine cinsel tacizde bulunduğunu söyleyerek şikayette bulundu.
Geçtiğimiz yıl bir anne, kızının saçının boyalı olması üzerine okula çağrıldığında, kızını okula koca bulmak için gönderdiğini bu nedenle de süslenmesi gerektiğini söyledi.
Velilerin % 42'si kayıttan sonra bir daha okula uğramıyor.
Maddi yetersizlikten dolayı üç, dört aile bir oda-bir salon bir evi paylaşıyorlar.( sayıları azımsanamayacak ölçüde.)
Her ay öğretmenler aramızda para toplayıp bir öğrenciye bot, palto veya okul araç gereçleri alıyoruz.
Geçtiğimiz yıl cuma okul kapanış töreninde baygınlık geçiren bir öğrencinin iki gündür hiçbir şey yemediğini öğreniyoruz.
Öğrencilerin çoğunun hayatında kan davası, intihat, boşanma, dayak, kaçma, kaçırılma,hapis gibi hikayeler var.(ailelerinde yaşanmış)
Geçtiğimiz yıl iki gün boyunca evine gitmeyen bir öğrenciyi velisi gelip okulda arıyor.(kızın biriyle kaçtığı anlaşılıyor daha sonra.)
Annesi babası ayrı veya boşanmış olan öğrencilerin çoğu uzak akrabaların yanında kalıyor.Anne yada baba olmak istemiyorlar veya üvey anne-babalar istemiyor.
Geçtiğimiz yıl sorun çıkardığı için müdür tarafından tartaklanan bir öğrenci mahalleden topladığı tanıdıklarıyla müdürün odasını basıp tehtitler savurdu.
Veliler toplantılara "ocakta yemeklerini bırakarak", ayakkabılarının topuğuna basarak, mantolarını omuzlarına atarak geliyorlar.
Velilerin büyük bir çoğunluğu öğretmene nasıl hitap edileceğini bilmiyor.( güzelim, hanım kızım, sen, hocaaaaa, ablası!!!)
Sakallı, şalvarlı, cüppeli bir veli toplantılara gelip yalnızca erkek öğretmenlerle görüşüyor!
Geçtiğimiz yıl 1000 öğrenci kapasitesi olan okulda kütüphaneye üye olanların sayısı 7(yedi)'ydi.
Öğrenci tanıma formlarındaki "çaldığınız müzik alet(ler)i" bölümüne radyo, teyp, walkmen yazan azımsanamayacak sayıda öğrenci var.
Öğrencilerimizin % 60'ı sağlıksız beslenmeden dolayı hasta (aralarında dispanserlik olanlar var) ancak öğrencilerimizin % 90'ında cep telefonu var.(cep telefonları son model, bazıları kameralı)
Ben bu okulda 3 yıldır öğretmenlik yapmaya çalışıyorum.Bu olaylara alışmamak için, artık alışıp bunları neredeyse doğal karşılayan yılların öğretmenleri gibi olmamak için uğraşıyorum.Biliyorum ki eğer alışırsam geleceğe dair hiçbir umudum kalmayacak.Her gün büyük bir çaresizlik ve endişeyle "acaba bugün ne olacak?" diye başlıyorum işime.Olaysız geçen günler Allah'ın nimeti!Sınıfta gezinerek ders anlatırken Atatürk'ün gözleriyle karşılaşmamaya çalışıyorum, kafamı kaldırıp resmine bakamıyorum.Başımın üzerinden "Ey Türk Gençliği!" diye bağırdıkça utancımdan omuzlarıma gömülüyorum.10 Kasım'larda, 29 Ekim'lerde şiirler okunurken, marşımızı dinlerken ağladığımda herkes günün anlamına ağladığımı sanıyor; oysa çaresizliğe ağlıyorum.Muhtaç olduğu kudretin dolaştığı asil kanı uyuşturucuyla zehirleyen öğrencilerimi kurtaramıyorum.Öğrenmeye direnen, kendini kapatan öğrencilerime İstiklal Marşı'nın anlamını bile öğretemiyorum.Daha da yazacaktım ancak yazdıkça yüreğim ağırlaşıyor.

SEVGİ VE SAYGILARIMLA…

Kendimi Tanımlıyorum


(Bugün başka fotoğraf yüklemek içimden gelmedi.)

Yıllar önce, ben şimdi ki ben değil iken; düşüncelerim dört duvarın arasında sıkışıp kaldığı zamanlarda, bir tek ben vardım dünyada!!! Düşündüklerimi "bir tek ben düşünürüm" sanırdım. Bu da kendimi çok özel hissetmeme neden olurdu. Benim gibi düşünen insanlarla karşılaştıkça kendimi özel hissetmekten vazgeçtim. Ben değil bizmişiz meğer!!! Kimseyle -varlıklarımızı ortaya döküp- sohbet edecek ortamım olmadığından böyle düşünüyordum belkide. Dar kalıplı düşüncelerime mazeret olarak kabul edin bunu...
"Seveceğim insan kimseyi sevmemiş olmalıydı. Ben onu, oda beni sevmeliydi. Başka hiç bir sevgi bulunmamalıydı kalbinde. Bende başkasını seversem yakmalıydım bu kalbi!!!"
Sevebileceğim insanların daha önce başkalarını sevmiş olduğunu duyduğumda sevmekten de kaçıyordum sevilmektende. Bu kaçış o kadar hızlı ve sert oluyor du ki.. Kimse yetişemedi, kimse sabredemedi...
Artık düşüncelerim dar kalıpların içinde tıkış pıkış durmuyor. Dar düşüncelerim bana bir şey kazandırmadı, sınırlarım beni korudu, herkesi dışarda bıraktı evet ama farkında olmadan bir hapishaneye kilitlemişim kendimi, tek başıma kalmışım!!!
Şimdiki ben ise şöyle düşünüyor; Hiç kimseyi sevememiş bir kalp benide sevemez, Allah'ı da... Sevecek insan bulamamıştır belki... Olur ya, herkes kötü ve iki yüzlüdür!!.. Hep kötüler bulmuştur onu; tıpkı beni buldukları gibi!!! Bir çocuğu, bir çiçeği, bir evi, bir kitabı... da sevememiş olamaz ya insan!!!...
Yarın ki ben nasıl düşünür bilmiyorum ama şimdiki ben şimdilik böyle düşünüyorum.
Bloglarda şunu gördüm. Yalnız değilim. Benim gibi düşünen, düşündüklerinden acı çeken, bedeninin içine sığamayan binlerce can var!!! Yalnız olmadığımı bilmek güzel... Her yeni doğan gün yeni umutlara, yeni düşüncelere, yeni acılara ve eski geçmişe gebeymiş.

10 Kasım



Halk böyle dinlenir....

BURSA SÖYLEVİ

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecekken; küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salı verilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

9 Kasım 2008 Pazar

Büyüdüm ben...


http://www.fotono1.com/foto.php?id=54425

Kırgınlığım kadar hasretim sana...
Kalbim kadar sevgim...
Büyük...
Güçlü...
Çaresiz...
Ürkek....

Yetmezmi uykusuz sabahlara uyandığım...
Bilmezlermi kudurmuştur arsız düşüncelerim...
Anladığın zaman bitecek olan sevgimi
Hiç anlama....
Sürüp gitsin böyle!!..

Acı çektiğim kadar büyüdüm ben...
Ruhum o kadar büyük ki...
Sığmıyor bedenime
Çıkmak istiyor göklere
İzin yok bedenimden,
Devam ediyor acı çekişlere
Çektikçe büyüyor yine....

Haccecan...

8 Kasım 2008 Cumartesi

Son Gelişmeler....


http://www.fotono1.com/foto.php?id=54672

Hayatımla İlgili Son Gelişmeler....

Meleklerim üç haftadır gelmiyorlar. Artık yanımda stajyer öğrencim yok. İşyerinde yalnızları oynamaya devam ediyorum. Çarli meleksiz yola devam ediyor.

Haftaiçi yurtta kalan erkek kardeşim, haftasonları evci olarak yanımıza geliyor. Eve geldiği zamanlar sevinçten delilere danalara dönüyor. "Evim evim güzel evim" diye evin duvarlarını öpüyor. Bu eve baya bağlandı garibim. Yurt ortamında kalanlar iyi bilir ev ortamının önemini!!!

Erkek kardeşim geçen hafta geldiğinde bilgisayarımı kapattı ve bilgisayarım bir daha açılmadı. Hard diskinin değişmesi gerekiyormuş. Bir ay bilgisayarsız kaldım. Bütün fotoğraflarım, müziklerim, 3 senenin emeği olan yazılarım silindi gitti. Tarif edilemez acılar çekiyorum. Kardeşime öfkeliyim. Kız kardeşimin bilgisayara kaldım... Herkes sırasını bekliyor. Paylaşmayı öğremeye çalışıyoruz... Bilgisayarın hayatımda ki önemini anladım.

Haftasonları eve gelen erkek kardeşim sabahlara kadar bilgisayar başında oturuyor. Ona laf sokmamaya çalışıyorum bu sefer ben öfkeden kuduruyorum, söylememeye çalıştığım halde bir ton laf sokuyorum. Herşeye rağmen bana saygılı ve benden çekiniyor. Buda gururumu okşuyor.

Kardeşimle ilgili sevindirici gelişmelerde yok değil. Kaldığı yurtta sosyalleşmeye başladı ve "ablalarıma yük olmak istemiyorum" diyerek ek işe başladı. Kendi ayaklarının üstünde durmayı öğreniyor. Yapmayı öğrendiği yemekleri haftasonları bize yapıyor. Yakında isteğim kıvama gelecek inşallah. Allah; kendisine hayırlı bir kul, vatanına, milletine, anasına, babasına, eşine hayırlı bir insan olmayı nasip etsin. İyiki var, o olmasa buraya yazacak konu bulamazdım:). Dualarım onunla. Okuyan canlar sizlerde dualarınızı esirgemeyin...

Son dakika öfkesi: İnternette sörf yaparken, en masum!! sitelerin bile kıyısında köşesinde, müstehcen fotoğraflar görmek istemiyorum artık. Kadın vücudunun bu kadar istismar edilmesine, kadının seks sembolü olarak gösterilmesine karşıyım. Genç erkek beyinlerin kadını yatak malzemesi olarak öğrenmesini, genç kadın beyinlerinin ise kendisini erkeğe sergilemesi gerektiğini öğreten televizyon, gazete, radyo, internet yayınlarına karşıyım. Kadının duygularıyla, düşünceleriyle, zekasıyla gündeme getirilmesi yerine; et parçası olarak gösterilmesine karşıyım. Karşıyım arkadaş, varmı ötesi...

2 saniyede 100'e çıkıyor...


3 adam oturmuş eşlerine aldıkları hediyelerden bahsediyorlarmış. Birincisi demiş ki, 'karıma öyle bir hediye aldım ki, 6 saniyede 0'dan 100'e çıkıyor.' Diğer ikisi anlamamışlar. 'Ne aldın?' diye sormuşlar. 'Beyaz bir Porsche aldım. Çok mutlu oldu.' diye cevap vermiş.
İkinci adam demiş ki, 'Bende geçen doğum gününde karıma 4 saniyede 0'dan 100'e çıkan bir şey almıştım.' Hemen anlamışlar tabi ki: 'Heey, yoksa Ferrari mi aldın?' Adam gülümsemiş: Evet, kıpkırmızı bir Ferrari aldım. Gerçekten de ona çok yakıştı.' demiş.
Bu sefer üçüncü adama sormuşlar: 'Peki sen ne aldın karına?' Adam demiş ki: Ben öyle bir şey aldım ki; sadece 2 saniyede 0'dan 100'e çıkıyor.' Adamlar şaşırmışlar: 'Atıyorsun!' demişler, 'Öyle bir araba olmaz ki!' Adam cevap vermiş: 'Araba aldığımı kim söyledi? İşte bunu aldım demiş. Ne aldığını görmek için tıklayınız...

Paranın Gücü


18 yasındaki kız, annesiyle eczaneye bir hamilelik testi almaya gider ve sonuçlar kızının hamile olduğunu gösterir. Anne çıldırmıştır, bağırır çağırır ve:

'Bunu yapan hangi domuz, bilmek istiyorum!!!' der. Kız telefon açar ve yarım saat içinde bir Ferrari evin önünde durur, içinden hafif kırlaşmış saçları ve çok pahalı bir elbisenin içinde çok yakışıklı biri iner ve kapıdan içeri girer. Anne baba ve kızla beraber otururlar. Adam:

'Kızınız durumu anlattı' der. 'Kişisel durumumdan dolayı kızınızla evlenemem. Ancak tüm sorumluluğu alıyorum' der. 'Eğer bir kız çocuğu doğarsa, annesine bir ev, bir yazlık villa ve 1 milyon dolarlık bir banka hesabi...' 'Eğer bir erkek çocuk olursa, birkaç fabrika ve bir milyon dolarla bir hesap...''Eğer ikiz doğarsa, her ikisine de 500 bin dolarlık hesap ve birer fabrika vereceğim.' der. 'Ancak düşük olursa....' O zamana kadar sessizce bekleyen baba elini dostça adamın omzuna koyar ve:

'O zaman tekrar denersiniz evladım ' der.

7 Kasım 2008 Cuma

Genlere Saygı....


Bireyselleşme sürecinin büyük kısmı hormonlarla ilgilidir. Meselâ kadında annelik ve gebelik içgüdüsü vardır. Kadının aylık mensturasyon döneminin ilk 14 gününde östrojen hormonu salgılanır. Ondan sonraki 14 günde salgılanan hormonlar ise annelik duygusunu arttırır. Gebelik esnasinda da bu hormon salgılanır. Annelik duygusunu artıran hormon, aynı zamanda bir antidepresan, sıkıntı giderici, rahatlatıcıdır. O sebeple gebe kalmak, kadınların hoşuna gider. Hatta Anadolu'da sürekli gebe kalmak isteyenler de vardır. Annelik hormonunun olması, kadının kimlik oluşumunda biyolojik etkenlerin ne derece ciddi bir faktör olduğunu göz önüne koyuyor. Bu hususta gerek cinsiyet gerekse toplumsal kimlik açısından kadının genlerine saygı göstermemiz gerekiyor. Peki, biz yeterince saygı gösteriyor muyuz? Buna bir örnekle cevap verirsek, bir kadını inşaatta ya da maden ocağında çalıştırmak, onun genlerine saygısızlıktır. Kadına, yapmakta zorlanacağı işleri yüklemektir. Ama kadının öğretmenlik, hemşirelik gibi, duygularını iyi kullanabilceği ve şefkatini daha çok ortaya koyabileceği alanlarda aktif olması, onun kendini daha rahat ifade etmesine yardımcı olacaktır.

Türkiye'de kadınlarımız meslek olarak eczacılık, mimarlık gibi alanları yeğliyorlar. Öğretmenlik tercih edeceklerse bile, edebiyat öğretmenliğini matematik öğretmenliğine nazaran ilk sıralara oturtuyorlar. "Bu acaba öğrenilmiş bir davranışmıdır?" diye düşündüğümüzde pek de öyle olmadığını görüyoruz. Meselâ 100 sene önce matematik öğretmenliği yapan kadınlar yoktu. Bütün bunlar şunu gösteriyor:
Kadın, farkında olmadan genlerinin emrettiği gibi hareket ediyor ve genetik algoritmasına uygun davranıyor. Yazılım nasıl yönlendiriyorsa ona eğilim gösteriyor. Kadının kişiliği ve bilhassa toplumsal rolü bu şekilde oluşuyor.

Ekonomik sahada yapılan araştırmalarda, 2002 Nobel Ödülünü "risk yönetiminde duygusal etkenler" konulu araştırma aldı. Böylece ilk defa bir psikolog, ekonomi sahasında psikolojinin etkileriyle ilgili bir araştırma yaptığı için Nobel Ödülünü aldı. Demek ki ekonomik hareketlilikte, psikolojik etkerlerin önemli olduğunu söyleyebiliriz. Meslek seçiminde de "kişilik" ön plana çıkıyor. On iki kişilik tip içinde kadınların ve erkeklerin yoğunlaştığı tipler vardır. Şahsiyet oluşumunda genetik algoritmaya göre yönelmeler söz konusudur. Kimlik oluşumunu teşkil eden unsurların %40 genler, %40 toplumsal öğretiler, %20'lik oranıda kişinin kendine kattığı birikimler sonucu meydana gelir. Çocuk, hayatı öğrenirken anne babayı gözlemler ve adeta kamera gibi kaydeder. Bunun sonucunda genetik programın sosyol özellikleri biçimlenir. Ergenlik dönemiyle birlikte kendisi üretmeye başlar. İnsanın ruhi nitelikleri anneden, babadan ve toplumdan derlenen karışımın neticesidir.

Prof. Nevzat TARHAN Kadın Psikolojisi Sayfa:106-107

6 Kasım 2008 Perşembe

Kışın Kadim Dostumuz Soba...



Evinde soba yakan kaç kişi var aranızda?

Bu dördüncü senem. Dört senedir soba yakıyoru(m)z. İşten geldikten sonra ilk işim sobayı yakmak oluyor. Bugün de 2008 yılının ilk soba yakma eylemini gerçekleştirdim. Gazamız mübarek olsun!...

Yakıtımız ise; kömür, fındık kabuğu ve kağıt. Alınan kömür ve fındık kabuğunu apartmanın tepesine çıkartmak soba keyfinin zahmetleri arasında. İlk sene kömürleri taşırken bir hafta kas ve adale ağrısı çekmiştim. Evimin iki metre kare büyüklüğünde ki, penceresiz en küçük odası odunluk olarak tasarlanmış. Kömürleri ve fındık kabuğunu oraya koyuyoruz. İlk sene fındık kabuğuyla birlikte evime davetsiz misafirler de gelmişti. Fareler!.. Bir iki tane de değil, bir sürü. Aslında bir iki tane gelmişti ama aile planlamasından haberi olmayan fareler iki iken on olmuşlardı. Evimin içine girmesin diye, kovayı doldururken kendimi farelerle birlikte o odaya hapsederdim. Odaya, fareleri yakalamak için yapıştırıcı , öldürmek için zehir, avlamak için kapan koymuştum. Bu üç tuzaktan en çok yapıştırıcıya yakalanıyorlardı. Fareler, yakalanıp ölen diğer fareleride yemek için tekrar yapıştırıcıya yakalanmışlardı. Konu dağıldı farkettim, hemen toparlıyorum. Konu sobaydı yalnış hatırlamıyorsam...

Sobamız kovalı... Kovanın en altına; kovanın yarısına kadar kömür, kömürün üstüne fındık kabuğu, en üste ise kağıt koyup; kovayı sobanın içine yerleştiriyoruz. Sonra ateşle, kağıdı birleştirdiğim zaman ortaya çıkan alevle, sobamı tutuşturuyorum. Fındık kabuğunun ısısı düşük oluyor ama yanarken kömürüde yakmasıyla odamız yavaş yavaş ısınmaya başlıyor.

Sıcak odadan çıktığınız andan itibaren bir koşuşturmaca başlar. Soğuk iliklerinize işlemesin diye çabucak tuvalete gider gelirsiniz, mutfağa koşturarak gidip meyveleri yıkarsınız, diğer odada unutulan telefonun sesini son anda farkeder, koşarak alıp gelirsiniz sıcacık odaya. Soba zahmettir, cefadır, eziyettir... Bir o kadar da keyiftir, mutluluktur, samimiyettir. En zahmetsiz iş ise çay içmektir. Sobanın üstünde ki çaydanlık hiç soğumaz ve her daim lezzetlidir. Kışın fukaralar tüp bittiği zaman aç kalacağız diye korkmazlar. Soba yemek pişirmek için biçilmiş kaftandır. Hatta güzine ise sobanız ekmek pişirebilir, patates közleyebilir, fındık kavurabilirsiniz. Keyfi ve yararı cefasından daha fazladır sobanın. Yazın ayrı odalara dağılan ev ahalisini bir odaya toplamayı başaran kadim dostum sobaya bir alkış istiyorum.

Günaydın... Ben Geldim...


Hayat ne tuhaftır böyle, bize istemeden ne garipliklerin ortasına iter. Yaşadığım ve gözlemlediğim kadarıyla; kendini kendi gibi yaşayan öyle az insan var ki... Toplum vermiş rolleri, herkes hayattaki rolünü kapmış ve büyük ciddiyetle oynuyoruz. Hiç yanılmadan oynuyoruz hem de. Gerçek isteklerimiz bu rollerle örtüşüyor mu acaba? İçimizden hiç yaşadığımız ortama ters düşen davranışlar yapmak gelmiyor mu acaba? Benim geliyor... Bütün davetlilerin şirin kadın ve ağır abi maskelerini taktığı bir davette deli gibi oynamak istiyorum, kahkahalarımı tutmadan savurmak istiyorum, ağzımdan çıkan kelimelerin seçilmiş kelimeler değil de içimden geldiği gibi, doğal, belki argo, belki küfür olmasını istiyorum. Bütün bunları sadece istiyorum.Gelin görün ki ben de herkes gibi yapamıyorum. Evliyim, belirli bir sosyal çevrem var, bir kızım var ve anneyim. Hanım gibi olmam, hanım gibi görünmem, hanım gibi tebessüm etmem, hanım gibi konuşmam, hanım gibi yürümem......gerekiyor. Tamam kabul ediyorum ''hanım''olmak kötü bir şey değil, aslında iyi bir rol ama geriyor, çünkü içimden gelmeden hanım olmak zorunda kalıyorum.

Rol yapılmayan tek şeyin ''annelik'' olduğunu sanıyordum. Yanılmışım... Annelik de rol yapmayı gerektiriyor. Sayıyorsun bir saat içinde 54 kere anne diyor çocuğun. İçinden ''artık bana anne deme'' diye bağırmak geliyor ama çocuktur üzülmesin, kırılmasın, incinmesin diye sabırla ''efendim anneciğim'' deyip akıl almaz sorularına cevap vermek zorunda kalıyorsun. Sonra dünyanın en değerli sevgisini sana yaşatan çocuğuna nasıl olur da kızmayı aklından geçirirsin diye kendinle hesaplaşmaya oturursun. Annelik de rol... Araba kullanırken trafikte arkandan onlarca kere sellektör yakan ve bir hızla ve sinirle yanından geçip, geçerken de el-kol işareti yapan adama karşılık olarak okkalı bir el hareketi yapmak gelir içimden. Biraz ilerideki ışığa takılmış olan aynı adamın yanına tesadüf denk gelir ve durursun, işte o anda da camı açıp avazım çıktığı kadar küfür etmek de isterim. Bütün bunları da sadece isterim, yapamam.Çünkü ''hanım''ım... Sadece beni mi etkiliyor bu istediklerini yapamamak. Bütün insanlar rollerini çok mutlu oynuyorlar, ya da bana öyle görünüyor. İşin gerçeği bana da dışarıdan bakan insanlar benim de mutluluk rolünün bana çok iyi uyum sağladığını görüyorlardır. Kimse bilmez ki içimde ne fırtınalar kopar... At resmi niye mi? En sevdiğim hayvan attır, özgürlük, tutku, ihtiras, güç, estetik, parlaklık, cesaret, savaş ruhu... daha bir çok şeyi at ile özdeşleştirebilirim. Bir gün uyansam aynaya baktığımda kabuğumun kırılmış olduğunu, içimdeki gerçek yüzümü, gerçek gözlerimle görsem, etrafımdaki insanlar bu durumu hiç yadırgamasalar, gönlümce konuşsam, gönlümce gülsem, gönlümce dalga geçsem hayatla. Sadece gerçekleri paylaşmanın ferahlığı ile güne başlasam, hayata ilk defa, tüm coşkumla birlikte '' GÜNAYDIN BEN GELDİM'' diyebilsem...

İnternetten alıntıdır...

5 Kasım 2008 Çarşamba

Bir fotoğraf bin söze bedel....












Fotoğraflar kanayan yara Filistin'e ait.
Bu blog sahibi savaşın her türlüsüne karşıdır. Savaşı destekleyen herkesi kınamaktadır. Savaşı destekleyen ülkelerin mallarını boykot etmektedir. Arkadaşlarına boykot etmesini söylemektedir. Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan intikamını alacağı günü sabırsızlıkla beklemektedir. Mazlumun ahının aheste aheste çıkacağı güne kadar susuyorum...

Dünyanın hakimi sapıklar




İki gün önce akşam işten çıkarken, binanın önünde karşılaştığım nöbete kalan arkadaşlarla ayak üstü sohbet ediyorduk. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. İnsanlarla konuşacak pek bir şey bulamadığımdan dinleyen ben oluyorum. Buraya yazmak daha keyifli... Yazarken zorlanmıyorum...Konuşmuş olmak için konuşmaya başladığımda, harıl harıl bir şeyler anlatıyorken binayı çevreleyen duvarın arkasından başka bir arkadaş arslan sesi gibi tuhaf ses çıkartarak bağırdı. Korkutmak amacıyla çıkardığı ses amacına ulaşmıştı. Ben ani sese karşılık çığlık atarak tepki verdim. Kontrolsüz olarak çıkan bu ses normal bir çığlık sesi değil. Bu sesin benden nasıl çıktığına hala şaşırıyorum. İkinci defa benden böyle bir sesin çıktığına şahit oldum.


Bir gün kız kardeşimle arabaya yetişmek üzere hızlı adımlarla yürüyorduk. Geçen yıl kış aylarında akşam saat 08:00 sularındaydı. Karanlık ve dar bir yoldan geçmemiz gerekiyordu. O sokağa girmeden yolun başında durup, yoldan gidip gitmeme konusunda kızkardeşimle tereddüde düştük. Bizden önce iki bayanın daha aynı sokağa girmesinden cesaret alıp o karanlık ve dar yola girdik. Biraz yürüdükten sonra bayanlar ortadan kayboldu. On dakika kadar hızlı hızlı yürüdükten sonra 20 metre karşıdan bir adamın geldiğini gördük. Adam bir kaç adım attıktan sonra karanlıkta ortadan kayboldu. Adamın ara sokaktan başka bir sokağa saptığını düşünüp, yola devam ettik. Adamın ortalıkta kaybolduğu yere geldiğimizde ise adamın kenara gizlenmiş olduğunu farkettik. Bu arada kemer sesleri ve kendisinden tuhaf sesler geliyordu. Biz kardeşimle hiç bakmadan yolumuza daha da hızlanarak devam ediyorken; kız kardeşim hafifçe arkasını döndü, adam tam arkamızda idi. Kardeşim adamın nefesini ensesinde hissetmiş. Eli pantolonun içindeymiş. Ben karanlık olduğundan hiç birşey görmedim. Benden öyle yüksek, öyle tuhaf ve anlatılmaz bir çığlık sesi çıktı ki adam geri çekilmek zorunda kaldı. Kardeşimle koşmaya başladık, bir an önce ordan uzaklaşmak istiyorduk. Yüz metre kadar ilerde bir dükkana sığındık. Dükkanda bulunan gençten su istedim. Bu arada olayı anlatıyorum, panikle "polisi çağırın" diyorum. Çocuğun verdiği cevap ise :
-"Bu saatte ne işiniz var orada, ben bile geçmiyorum oradan" dedi. Ne polisi çağırdı, ne de bizi teselli edecek sözler söyledi. Meğer meydan çoktan sapıklara bırakılmış bile. Sapık masum biz suçlu ilan edilip o dükkandan çıktık. O korku ve panikle arabaya bineceğimiz yere gidene kadar o adamın hala bizi takip ettiğini düşünüp, sürekli arkamızı kontrol ettik. Durağa geldiğimizde ise durakta hiç araba yoktu. İşte o an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. O an etraftaki bütün erkekler düşman gibi göründü gözüme. Korku ve panikle beklerken, biraz sonra bir minübüs durdu önümüzde. Minübüs şoförüne gideceğimiz yere gidip gitmediğini sorduk. Gittiğini öğrendiğimizde arabanın içine bir göz attık, arabada başka bayanların olduğunu gördüğümüzde bindik arabaya ve içimizden şoföre bir sürü hayır dua ederek yola koyulduk. Yol boyunca arkamızda oturan yolcuların hiç birisine bakamadık, sanki sapıktı hepsi!!.
Bu olayı kardeşimle atlatmamız uzun zamanımızı aldı. Her akşam kardeşimi "dikkatli ol" diye telefonla aradım. Çok şükür ki o akşam kızkardeşimin yanında ben vardım ve o benim yanımdaydı. Tek başına olsaydık, olayın üstesinden gelinmesi çok daha zor olurdu ve o adam çok daha kötü şeyler yapabilirdi. Hala pişmanlığını hissettiğim konu ise o an dükkandaki çocuğu dinlemeyip, polisi arayıp gelmesini beklememizdi. Kaçmayı kendime hiç yediremedim. Ama korku öyle bir duygu ki, mantığınızı kilitliyor ve başkalarının mantığını uygulamak zorunda bırakıyor. Sonradan olay yerinde buna benzer bir sürü hikayenin yaşandığını duydum. O adamın normal bir insan olmadığı kesin ve tedaviye ihtiyacı olduğu ise aşikâr.


Bizler korkularımıza yenik düşüp, güvenli kalelerimize!! saklanmaya devam ettikçe, onlar gecelere ve ıssız sokak aralarına hakim olacaklar. Yinede sapıkları takdir etmemek elde değil. Bunun gibi adamlar kemerlerini çözüp, fermuarlarını açmakla, bizleri güvenli kalelerimizden! çıkmamamızı sağlıyorlar. Suç onlarda değil.. Gecenin bir vakti o ıssız yoldan geçmek zorunda kalan biz kadınlarda. Ne işimiz var bizim sokaklarda? Belamızı arıyoruz... Tek başına sokağa çıkmaktan korkan hemcinslerim!. Haklısınız korkmakta, haklısınız evlerinizden çıkmamakta ne diyim...

Bu olayı unuttuğumu sanıyordum. Geçen gün arkadaş korkuttuğu zaman aynı tuhaf çığlık sesi benden yine çıktı. Bu kadar korkmamın sebebini hiç birisi bilmiyor tabi. Beni korkutup büyük zafer kazanan arkadaş baya güldü, sonra ise bana su içirdiler.

Belleğinize kazınan bir olay varsa bunu asla unutmuyorsunuz. O olayı hatırlatan, bir ses, bir tat, bir his vs. ile tekrar karşılaştığınızda o ana tekrar dönüyorsunuz. O anı yaşayan siz değilmiş gibi düşünmek istesenizde sizsinizdir. İstediğiniz kadar kaçın, unutmak istedikleriniz peşinizi bırakmayacak. En iyisi kaçmayın onlarla yüzleşin...

İç ses: Kız kardeşin gittiği zaman o yoldan tek başına geçeceksin ve tekrar o adamla karşılacaksın. Bu sefer çığlığında kurtarmayacak seni. Korkunla yüzleşte göreyim seni. Yüzleşemezsin ki, korkaksın sen korkak...

4 Kasım 2008 Salı

Unutma ki....

Unutma hakiki erkek, yüzlerce erkekten meydana gelir.
Zaten bir zaman sonra, yüzlerce erkeğin sana verebileceğini, bir erkekten beklemeyecek kadar olgunlaşmış olacaksın sen de...

Bir kadının aradığı o bir tek erkek, her zaman için hayali bir varlıktır. Hiç olmamıştır....
Her erkekte, aradığın erkeğin yanlızca bir parçasını bulursun. Gerçek bir kadın için, gerçek bir erkek, Allah gibidir, her yerdedir ve hiçbir yerdedir. Aşk da budur zaten! Başka bir şey değil.
Aramaktan vazgeç demiyorum, bulmaktan vazgeç...
Kadınlar ağlamak için bir erkeğin omzuna ihtiyaç duyarlar... Ama başı dolu kadınlar, erkeğin omzuna ağır gelir...

Erkekler kadında kontrol edilebilir zekâ, kontrol edilebilir başarı, kontrol edilebilir yetenek ister. Yani kadının sahip oldukları, erkeğin kontrolünü aşmaya başladığında ilişki biter...

Murathan Mungan

3 Kasım 2008 Pazartesi

Geziden geriye kalanlar....


Pazartesi sendromunu yaşadığım şu dakikalarda iş nedeniyle sıkıldığım bir olayı unutmak amacıyla yazdığım bu yazıyla karşınızdayım. Öhöm öhöm...

Haftasonu yine Artvin'e kamp kurmaya gittik. Cumartasi sabahı 07.30 ' da evden çıktım, akşam 19:00 sularında kamp kuracağımız alana vardık. Artvin, Şavşat, Karagöl...

15 gün önce ise Borçka - Karagöl'e gitmiştik. Artvin halkı "galiba il sınırlarında ki bütün göllere aynı ismi vermiş" diye düşündüm bir an. Sularının karalığından mıdır, iklim şartlarının karalığından mıdır bilinmez ama aynı adı taşıyan iki Karagöl'e gitme şerefine eriştim.

Kamp yerine vardığımızda yolculuğun uzun olmasından olsa gerek herkeste yolculuk sonrası mahmurluk vardı. Herkes bir işin ucundan tuttu. Kimi çadırları kurmaya başladı, kimi ateşi yaktı, kimi odun topladı, kimi eşyaları taşıdı. Birlikten kuvvet doğdu, çok geçmeden çadırları kurup, ateşin başında ki yerimizi almıştık.
Ateş başı sohbetleri güzel oluyor. Herkes birbirine takılıyor, laf sokuyor, şakalaşmalar, hikayeler, devlet meseleleri, uyurken kimlerin horladığı ve nasıl horladıkları....

10 kişi gittiğimiz gezide iki bayandık. Müzeyyen ile bu kampta tanıştım.

Dağda özellikle bayanlar için zor olan konu ise "çiçek toplamak"tır. Çiçek toplamak için 10-15 dakikalık yol yürümek zorunda kalmamız; sabun, tuvalet kağıdı ve hijyen açısından hiç uygun olmayan tuvaletleri kullanmamız gerekmesi ise şikayet ettiğimiz konulardan bir tanesiydi.

Şimdiye kadar bir çok umumi tuvaleti kullanan biri olarak gözlemlediğim konu ise şu. Erkek tuvaletleri bayan tuvaletlerine göre çok daha temiz oluyor. Biz bayanlar evlerimizi pırıl pırıl yapıyoruz ama ortak kullanmak zorunda olduğumuz alanlara dikkat etmiyoruz. Neden?

Yatma saati geldiğinde ise -geçen kamptaki gece üşümemden dolayı çok sızlandığımdan olsa gerek- uyku tulumlarının en iyilerini Müzeyyen'le bana verdiler. Bu bile işe yaramadı. Geçen kampta meğer ben üşümemişim. "Donmak ne" bu sefer gördüm. Bütün vücudum tutuldu. Ayaklarımı birbirine sürtüp ısıtmaya çalışıyorum ama nafile. Ayağımda üç çorap, üstümde montla yattım ama banamısın demiyor. Önceden titremekten uyku tulumunun içinde horon tepmiştim, şimdi ise kolbastı oynadım resmen. Sabaha doğru ise uyku tulumunun ayak kısmında ki açık fermuarı farketmemle resmen yıkıma uğradım. -50 dereceye kadar soğuğa dayanaklı tulumların içinde donmayı başaran birisi olarak üşüdüğümü kimseye söyleyemedim. Beni salak sanmasınlar diye. Hangi akla hizmet uyku tulumunun ayak kısmına fermuar dikerler anlamıyorum. Zorla girdiğim ve içinde tabuttaymış gibi hissettiğim uyku tulumlarını sevemeyeceğim kesinleşti. Yatakta bile sabaha kadar dört dolanan bana uyku tulumu dar geldi. Sabah olduğunda yalnız olmadığımı bilmek beni sevindirdi. Kamptakilerin bir çoğu üşüdüğünü söyledi. Müzeyyen'de "uyku tulumunun ayak kısmında ki fermuarların açık olduğunu ve çok üşüdüğünü" söylediğinde içimden bir "oh be, tek salak ben değilim" dedim. O gece kırağı yağdı. Gece kalkıp arabada ısınmaya gidenler bile oldu. Sabah ateş yakıldığı zaman uyku tulumunun içinde donarak ölmek yerine, ateşin başında ısınmayı tercih ettim. Gece bir tek soğukla mücadele etmedim, bizim çadırın çevresine kurulmuş üç çadırda ki yoğun horlama sesi ilede yabanı hayvanların kampımızı bastığını sanıp, korkudan da uyuyamadım.

Çadırdan çıkarken, çadırın üstüne yağan kırağılar saçlarıma yapışmış. "Gece üşüdünmü" diye soranlara "dondum" diye yanıt verdiğimde Kamil amcamın kırağı yağmış saçlarımı tutarak söylediği cevaba ise hepimiz güldük.
-Donduğun belli, baksana don tutmuşsun.
Gece karanlığında vardığımızda kamp alanını görememiştik. Gündüz alıcı gözüyle baktığımda, çam ormanıyla kaplı olan Karagöl ismi gibi karaydı. İçinde alabalıklar nazlı nazlı yüzüyor, bizi farkettiklerinde kaçıyorlardı. Bu arada Müzeyyen'le göl etrafını turluyorduk. Fotoğraflarımda modellik yaptık sağolsun. Arkadaşlar model olarak onu çağırdıklarında göl etrafında ki turumu tek başına tamamlayarak kamp alanına döndükten sonra kahvaltı masasını hazırlayıp çayla birlikte yedik. Kahvaltıdan sonra, kamp alanına inekleri ve iki köpeğiyle gelen teyzeyle sohbet ettik. Anadolu misafirperverliği ve canayakınlığıyla bizi evine davet etti, çebindeki meyvelerden ikram etti. Köpeklerini besledik, artan kahvaltılıkları ineklere yedirdik. Fotoğraflarını çektim merak etmeyin, Fotoğraf Dünyam bloğumda sizlerle paylaşırım.

Yavaş yavaş çadırları, eşyaları toplamaya ve arabalara yerleştirmeye başladık. Dönüş yolu ise gidişten çok daha fazla uzundu. Yolda sürekli durup, fotoğraf çektik. Yusufeline vardığımızda 6000 küsür nüfuslu ilçenin tek benzin istasyonunu bulamadık. Yolda birisine sormak için arabayı durdurduk. Yanında durduğumuz adam biz "benzin istasyonu nerede?" diye sormadan yolu gösterdi. Cevabını dikkate almayıp soruyu sorduğumuzda tekrar aynı yönü gösterdi. Yolu gösterirken konuşamayıp, anlamsız sözcükler söylemesinden adamın dilsiz olduğunu anladık. Soruyu sormadan cevap vermesine ise şaşırdık. Olayı diğer arabadaki Kamil amcama anlattığımda ise cevabı bizi yine güldürdü.
-"Siz 6000 nufüslu bir yerde dilsiz adamı bulup adres sormuşsunuz, ben 15 milyonluk İstanbul'da dilsiz birini bulup adres sormuştum"
Yusufelinden çıkarken, doğru yolda olup olmadığımızı sormak için arabayı durdurduk. Sırtında yük olan kadın ile 12 yaşlarında ki kızı yabancı adamları görünce daracık yolda ilk önce panikleyip, arabaya arkalarını döndüler. Küçük kız "ben bilmem anam bilir" dedi. Annesi ise gözleri yerde "he doğru yoldasınız, devam edin" diye cevap verdi. Gözlerini sakınmayı anasından öğrenen küçük kızın halini görmenizi isterdim. Edep ve haya örneğiydi ana ve kızı.
Karşımıza çıkan çeşme önünde ise mola verdik ve gece pişirdiğimiz kuru fasulyeyi ısıtıp yedik. Yanına ise soğan kırıp yedik. Müzeyyen ve ben ilk önce yemek istemedik. Baktık ekipteki herkes .yiyor, soğan kokusu çekeceğimize bizde yiyelim dedik ve hatur hutur soğanları yedik.
Yollar çok dar ve bozuktu. Dönüş yolu bana çok uzun geldi. Neyseki evime sapasağlam geldim. Bir geziden hafızamda kalanlar bunlar. Fotoğrafları en kısa zamanda yayınlarım.
Telsizle ilgili bir kaç şey öğrendim. Telsiz dilinde 99 küfür demekmiş. Küfür söyleyemeyen bana bu bilgi çok gerekliydi. İçimden küfür etmek geldiğinde artık 99 diyeceğim. Pucca 'nın yaşadıklarına seyirci kalanlara, Pucca'nın çektiği acılara sebep olan hayvanlardan daha aşağı olan insanlara 99. 99'zun en okkalısı. Dilerim ahirette kadın olarak yaratılırsınız ve yaşattığınız acıların yüz mislini yaşarak hergün öldürülüp diriltirsiniz. "Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan hakkını alacağı günü" sabırsızlıkla bekliyorum.