Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

9 Ocak 2009 Cuma

Durun Artık!!

Fotoğraf
Küçük şeylerden mutlu olmayı bilirim ben. Bilirdim önceden.
İçinde mutlu olmaya dair hiç birşeyi olmayan insan, mutluluğu; bir bebeğin ilk adımlarında arar. Bir ihtiyarın çorak topraklar gibi kırışmış yüzündeki tebessümde arar.
Güzel bir e-postayı diğer arkadaşlarıma da göndererek, güzellikten nasiplerini aldıklarını düşünerek mutlu olurum ben.
Bu küçük mutluluklar mutlu etmemeye aksine korku vermeye başladı bana. Dünyada acı çeken insanlar varken mutlu olmak benim neyime? Mutsuzlara borçlu olmak istemiyorum. Siz mutsuzken ben de mutlu olamıyorum işte!!...
E-posta kutum öldürülen bebek fotoğraflarıyla dolu... Bu güzellik değil ki paylaşayım dostlarımla... Yürümeyi öğrenemeden ölen çocukların cesetlerini görmek mutlu etmiyor beni... Yaşlıların yüzlerinde ki korku, dehşet, çaresizlik mutsuzluktan öte kahrediyor beni...
Siz mutlu değilsiniz diye bu mutsuzluğum...
Bu aralar mutsuz olma sebebim de sizsiniz...
Allah'ım yalvarıyorum... Merhametinden zalimlerin kalplerine de ver. Kalp gözleri açılsın ve vijdan ateşiyle yanıp pişman olsunlar... Dursunlar artık...

8 Ocak 2009 Perşembe

Biraz daha dayansaydın....


Hasreti mi sormuştun bana?...
Ne yapacaksın ki hasreti öğrenipte..
Acısını hissetmediğin hasreti, haykırsam suratına
Anlayamazsın. Benim kadar...
Çekmen gerek... içine sindirmen gerek...
Buram buram yanman gerek...
Pişmen gerek oğlum!...

Hasretin acısını çekerim ne var ki mi dedin sen?...
Ne kadar kolay dökülüyor sözcükler ağzından...
Ne kadar basit sanıyorsun böyle!....
Sıcaklarda, rahatlarda yatarak olmuyor oğlum!...
Ayazlara gel, zora gel, kışa gel...
Herkesi sil hayatından...
Dosta gel...
Bana gel...
Sana geldiğimde ne olacak diyorsun şimdide?...
Anlatayım...
Artık rahat yok sana... Rahatlık da yok...
Acıyı öğreteceğim sana, hasreti... gözyaşını...
Öfkeyi...
İçindeki hissiz senin içinde fırtınalar kopartacağım.
Ruhunda dinmez isyanlar çıkartacağım!...
Bütün duyguların doruklarını göstereceğim sana...
Canın yanacak...

Yeter artık bırak beni mi dedin?
Ah!! Üzgünüm..
Pempe rüyandan uyandırdım seni
Biraz daha dayansaydın öğrenecektin gerçeği!...
Azat ediyorum seni..
Hiç hatırlamayacağın bu rüyadan...
Uyandırıyorum seni!...
Haccecan
08.01.2009

7 Ocak 2009 Çarşamba

Kulağıma Fısıldananlar...

Yeni doğan, bir kaç günlük bebeğin kulağına eğildi. İlk önce ezanı okudu kulağına. Ardından ismini üç kez kulağına fısıldadı.... Mustafa... Mustafa... Mustafa...
Seçilmiş, seçkin anlamına gelen Mustafa ismi, Hz. Muhammed'in adlarından bir tanesiydi. Bunu bilen babası, bebeğine bu ismi vermeyi istemişti.
İsmiyle müsemma olan Mustafa bebeğin kulağına büyüdükçe başka sözlerde fısıldanmaya başlamıştı. Mustafa'nın kulağına;
"Mahallesine giren tankların üstüne taş fırlatan kendinden bir kaç yaş büyük abilerinin kahrolun!... kahrolun!... kahrolun!... sözleri,
Evlerine düşen bomba yüzünden yaralanan çocuğunu feryat ve figanlarla hastaneye götüren babanın ardından, insanların; intikamın alıncak..., intikamın alınacak..., intikamın alınacak sözleri,
Elektriği, suyu, yemeğe ekmeği bulunmayan evlerinin üstüne ne zaman bomba düşüceğini bilmeyen çaresiz anne ve babasının ölüm bizi ne zaman bulacak?..., ölüm bizi ne zaman bulacak?..., ölüm bizi ne zaman bulacak?..." sözleri fısıldanıyordu.
Mustafa kulağına fısıldanan sözlerin ağırlığını taşıyamaz hale gelmişti. Öfke, nefret kusuyor, dünyaya geldiği güne lanetler ediyordu. Çelimsiz, bakımsız, zayıf vücuduna kinle beslenmiş büyük ruhu sığmıyordu.
Ölümün kendisini temiz bir yatakta, başında dualar okunarak bulmayacağını çok erken öğrenen Mustafa, her an ölümü ensesinde hissediyor, ölümün bu yaşananlardan çok daha güzel ve masum olduğunun hayallerini kuruyor, annesi babası gibi bir an önce ölümün gelip kendisini bulmasını istiyordu.
Sevgi, saygı, merhamet, bağışlama, iyilik yapmak, güvenmek, güleryüz, tebessüm, adalet, eşitlik, güvende hissetmek, mutluluk, barış, tok bir mide, güzel ve kalın giysiler......... İyi ve güzel ne varsa varlığını bile hissedememişti. Belkide varlığını hissedemeden bu dünyadan göçüp gidecekti.
Dünyada milyonlarca insan, iyi ve güzel ne varsa Mustafa'ların hissetmesini, yaşamasını diliyor, bunun için dua ediyor. Elimizden tek gelen bu, bunuda yapmamız gerek...
Zulümün, savaşın, kan dökmenin, haksızlığın, siyasi çıkarların milliyeti, ırkı, dini, dili olmaz... Farlı yaratıldık... Evet ama farklılıklarımız için birbirimizi öldürmemiz, birbirimizin malına, canına, ırzına tecavüz etmek için yaratılmadık...
"Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah yanında en üstün olanınız Allah'tan en çok korkanınızdır. Allah bilendir, haber alandır."(hucurat 13)
Sevgili İlham Perisi ' ne ve Hüseyin Soykök 'e bu yazıyı yazmama vesile oldukları için teşekkür ediyorum...Yazımı Hüseyin Soykök'ün sözleriyle bitiriyorum.
VE HER İKİ TARAFADA ATIN ELİNİZDEKİ PAÇAVRALARI SİZE YENİ BİR BAYRAK TASARLADIM DİYORUM..BKZ RESİM.

Sobelendim

tablo donald zolan
Resim
Sevgili Pessoa beni sobelemiş. Kendisine sobesi için teşekkürü bir borç biliyorum. Bundan sonra sobeleyeceğim insanlar arasında yerini aldığını da kendisine müjdeliyorum. Sobe aşağıdaki soruları içeriyor.
1. En sevdiğiniz kelime nedir?
**Gülümse**
2. En nefret ettiğiniz kelime nedir?
**Yapamazsın!.. Dur orda... gibi yasaklar ve gereksiz kurallar**
3. Sizi ne heyecanlandırır?
**ölümü ensemde hissetmek, sapıklar tarafından takip edilmek, tecavüze uğrayacağımı düşünmek**
4. Heyecanınızı ne öldürür?
**büyük hevesle yaptığım işlerin değer görmemesi, yıkıcı eleştiri**
5. En sevdiğiniz ses nedir?
**ney sesi**
6. Nefret ettiğiniz ses nedir?
** gereksiz, boş, çok konuşan kadın sesi**
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
**Kolay ve gereksiz olan meslekleri**
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz?
**Zara'nın sesi kadar güzel bir ses**
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
**Annem**
10. Nerede yaşamak isterdiniz?
**Yalnızlığın ve bekarlığın normal sayıldığı herhangi bir yer**
11. En önemli kusurunuz nedir?
**Çabuk sinirlenmem, öfkelenmem**
12. Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
**Öfkelenmem**
13. Kahramanınız kim?
**Kemal Amcam**
14. En çok kullandığınız küfür nedir?
**Buraya yazamam, Diyarbakır mahkemesi bloğumu kapatabilir**
15. Şu anki ruh haliniz nasıl?
**Hafif gergin ve iç gıdıklayıcı bir ruh hali**
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
**Ya sev, ya terket**
17. Mutluluk rüyanız nedir?
**Gereksiz işlerin ve sorumlulukların yok edilmesi..Eşit, adil, mutlu bir dünya!..**
18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir?
**Bir kaç kişinin kararıyla insan kanının dökülmesi ve bunun meşrulaştırılması**
19. Nasıl ölmek istersiniz?
**Elim ayağım tutuyorken, aklım başım yerindeyken, temiz bir yatakta, torunlarım, çocuklarım başımda hayır dualar ederken ölmek isterdim**
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Allah'ın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
**İnsanlar senden razı, bende senden razıyım, gir cennetime Haccecan***

Karanlık, Vladimir , Namlu , Özgürrüya , Nurcan , Zeynep Melike, Sufi , Deli Kurt ve ismini yazmadığım diğer arkadaşlarım.... Hepinizi sobeliyorum...

6 Ocak 2009 Salı

Pazartesi Sendromu

 donaldzolan
Resim
Ne gündü Allah’ım. O kadar doluyum ki, bıraksam kendimi bir saat rahat ağlarım…
Başkanımız değişti, yeni gelen başkan haliyle işlerden anlamıyor. Eski başkanımız bir hatam olduğu zaman onu düzeltmem için evrakları bana geri gönderirdi, yeni başkan ise ben işten anlamıyorum diyerekten okumadan evrakları imzalıyor. Buda üstümdeki sorumluluğu artırdı, daha fazla dikkat etmem gerekiyor. Bu ise daha fazla gerginlik ve stres olarak geri dönüyor bana.
Eski başkan ile sabah vedalaştık, ona ufak bir hediye almıştım. Hediyeyi aldığında sevindi. Hediye almayı severim ve hediye vererek insanlarla aramda ki bağın hiç kopmamasını sağlarım. Hediye verdiğim insanların hediyeyi gördükçe birkaç saniye olsa da beni düşünmesini, beni iyi hatırlamasını isterim. Eski başkan işler ters gittiği zaman “hata yapmışsın” diye bazen bana çatardı. Bu yüzden kalbimin kırıldığını hatırlıyorum. Bu hediye ile birazda onu cezalandırmak istedim galiba. Özde iyi ve sevdiğim bir insan ama sonuçta erkek. Kırılacağımı, incineceğimi düşünmeden sert çıktığı da oluyordu. Ben ise bir tipik Kadınım… Asla unutmuyorum!... Yeri ve zamanı geldiğinde; kendimi haklı gördüğüm konuda haksız muamelesi görmüşsem, hele de kırılmışsam, o konuyu gündeme öyle yada böyle getirip haklılığımı ispat ediyorum. Şimdiye kadar böyle oldu… Eski başkanla tokalaştık, helalleştik.. “Seni kırmış olabilirim, hakkını helal et” dedi.
“Gelen gideni aratır” sözünün haklılığının bir kere daha ispat olduğu bir dönem yaşıyorum… Gün boyu eski başkanı aradım, işler o kadar karmaşık bir hal aldı ki… Aramaktan başka çarem yok…
Yanımda stajyer öğrenciler olmasaydı bugün işlerin üstesinden gelmem imkansızdı. Fotokopi, imza, tebliğ işlerinde onları koşturdum. Onların olmadığı dönemde bu işleri ben yapıyorum. Ay sonu çalışmaları, yeni başlayan on kadar personelin yazıları, nöbet listeleri, yolunu şaşırıp aradığı kişiyi bulamayanların soruları, telefonla arayanlar, müdürlüğe gidecek evraklar hazır değil mi diye soranlar… Bir ara mühürü de benim odaya verdiler ki cümbüşü görün. Hastaların hepsi benim odaya gelmeye başladı. İşte bu Haccecan’ın son hadde vardığı noktaydı. Volkan gibi patladım ondan sonra.
-Bu kadar işin arasında birde mühür mü basacam. Dikkatimi işime vermem lazım, işi olmayan, boş oturan arkadaşlardan biri yapsın” deyip gönderdim mühürü. Beş dakika sonra birisi geri getirmeye kalkıştığında olan oldu. Bağırdım, çağırdım…
Bunca sene işlerin öyle yada böyle üstesinden geldim. Nasıl üstesinden geldiğimi ise Allah biliyor.. Üstesinden gelerek hata yapıyorum beklide. Hallolduğunu görenler sorun olmadığını düşünüyor ve benim psikolojik olarak yıprandığım bu sistem devam ediyor. Ama işi yapmazsam veya eksik yaparsam kendimi eksik hissedip, bu sefer kendimle çatışmaya başlayacağım.
İsyan ettiğim konu ise iş dağılımında ki dengesizlik. Mesai arkadaşlarım bana “çay içmeye niye gelmiyorsun?” diye soruyorlar. Ben işleri yapacağım diye kendimi paralarken, onların sohbet edip, çay içmesi acayip kanıma dokunuyor. Şu aralar ise kendilerine ait belirli bir oda verilmediği için ateş püskürüp ortalıkta dolanıyorlar. Negatif sözleri ile de bitik olan beni daha da bitiriyor…
En sinir olduğum olaylardan bir tanesi de, hesap işlerini yaparken dikkatimin dağıtılması. Bir hasta olsa kızamıyorum ama “Müsait misin?” diye odama gelen mesai arkadaşıma “Yoğunum işim var şu an” dediğim halde sanki hiçbir şey dememişim gibi “benim şu işim var şu evrakın şurası değişmesi gerek” deyip başımda beklemesi. İşini yaptırana kadar da gitmiyor. Onun için önemli olan kendi işinin hallolması. “Ben yoğun muyum, müsait miyim?” kimsenin umurunda değil. İki tatlı söze nasıl muhtacım, birisi bana biraz gaz verse, beni biraz motive etse ne var sanki? Birisi yaptığım işe karşılık eline sağlık dese, pozitif konuşsa da beni biraz hayata ve işe bağlasa ne hayır dua ederim var ya… Teşekkür edenlerde var hakkını yiyemem, ama samimi gelmiyorlar bana… Kuru bir teşekkür… Samimiyet arıyorum ben samimiyet…
Birde standart bir kocayla evli olduğum varsayımları üstüne bir senaryo aklıma geldikçe evlilikten daha da kaçıyorum. İş stresiyle eve gelmiş Haccecan, yorulmuştur, streslidir. Eve geldiğinde, çocukları televizyonun karşısında oturmaktadırlar. Çalışan bir anne olarak, çocuklarıyla yeterince ilgilenemeyen Haccecan, kendini yetersiz ve eksik anne gibi hissederek ömür boyu bunun vicdan azabını çekeceği düşüncesi elini kolunu bağlamaktadır. Günde bir – iki saatini çocuklarına ancak ayırabilen Haccecan, bu bir iki saat süresi boyunca onlara annelik taslamak istememektedir. Arkadaş gibi yaklaşıp, konuşmak istemektedir. Çocukları ise Haccecan’ı ne anne olarak görebilmekte, ne de arkadaş…
Mutfağa giren Haccecan, yemek yapmaya koyulmuştur. Bir saat sonra ortaya iki çeşit yemek ya çıkartmıştır, ya çıkaramamıştır. (Elim ağır, iki çeşit yemeği çıkartırsam ne ala!! Ama yıllar sonra pratiklik kazanırım diye düşünüyorum. Belki.. bir ihtimal.. Ufakta olsa ufukta bir ışık var.)
Sonra zil çalacak. Şu an yüzünü kafamda hayal edemediğim eşim gelmiş, çocuklar kapıyı itiş kakış açıyorlar. Sonra çocuklar odalarına tekrar geri dönüyor. (3 çocuğum kapıyı birlikte açtılar, çünkü en son “kapıyı sen aç” diye kavga ettiklerinde “kapıyı üçünüz birlikte açacaksınız” diye kural koymuştum.)
Sonra kurduğum sofraya hep birlikte oturuyoruz ve hep birlikte kalkıyoruz. Bu arada ne bir sohbet, ne bir tebessüm… Yemekten sonra yüzünü hayal edemediğim eşim televizyon karşısına, çocuklar ise odalarına bilgisayar başına…Haccecan ise mutfağa bulaşıkların başına… Ütü, çamaşır, ev temizliğini yazmayayım…
Cumartesi günü şurdaki arkadaşımı ziyarete gittim. Kızın bir haftada ki yaşadıkları da az değil. Babası fenalaşıp acile kaldırıyorlar. Babasını hastanede bırakıp gece evine tek başına dönmek zorunda kalıyor. Adamın birisi takip ediyor bunu. Gece tek başına sokağa çıkan kız ne için çıkar sokağa? Ya acil bir işi vardır, ya acil bir işi!!! Binbir korku ve telaşla evine varıyor. Ertesi gün babasının başında beklerken, teyzesi Emniyetten çağırdıklarını, Emniyete gitmesi gerektiğini söylüyor. Arkadaşım benim Emniyette ne işim olur diye düşünüyor, birisi beni işletmiştir diye Emniyeti arıyor. Gerçekten Emniyet çağırdıklarını öğreniyor. Arkadaşım Emniyete giderken beni de yanına almak istiyor ama annesi “yanında bir erkeğin olmasının daha doğru olacağını” söylediğinden akrabalarına haber veriyor. Onlarında isteksiz gelmesi ve Emniyete çağırdıkları için arkadaşımı suçlu ilan etmeleri ise onu yıkıyor.
Kredi kartı mağduru olabileceğini öğreniyor Emniyette. Kimlik bilgilerini ele geçirdiği kişiler adına kredi kartı çıkartan bir şebekenin varlığını ortaya çıkarttılar. İşin benle ilgili kısmı da şu; buraya ilk geldiğim sene yapacak bir şeyler arayan ben saz kursuna yazılmaya karar vermişdim. Saz kursundan kimlik fotokopimi istediler bende kimlik fotokopimi çektirip vermiştim. Kurs bir hafta sonra başlayacak deyip beni göndermişlerdi. Bir hafta sonra gidip baktığımda ise kursun yerinde yeller esiyordu. Hiçbir açıklama yapmadan, ortadan kaybolmuştu adamlar. Yakında benimde ifademi alırlarsa veya adıma kredi kartı borcu ortaya çıkarsa hiç şaşmayacağım da, bu parayı nasıl ödeyeceğim? Saflığımın kurbanı oldum ben, siz olmayın..
Pazar günü ise İsraile karşı düzenlenen mitinge katıldık. O güne ait bir sürü fotoğraf çektim. Evde internet bağlantımız olmadığından paylaşamıyorum sizlerle. Bu yazıyıda dün (05.01.2009) yazdım, bugün internete yükleyebiliyorum.

4 Ocak 2009 Pazar

Katil Serçe


Serçenin biri, bir bahar günü uçuyormuş. Bir anda farketmiş ki karşıdan motorsikletli bir adam geliyor.Her ikisi de çarpışmayı engellemek için ellerinden geleni yapmışlar... Ama nafile... Serçe 'gümmpattt' diye kaska çarpıp düşmüş. Motorcu koşmuş serçenin yanına. Serçe baygın yatıyor. Kıyamamış, bırakamamış yolda; almış getirmiş eve. Eskiden kalma bir de kafesi var evde. Baygın serçeyi kafesin içine güzelce yerleştirmiş. Yanına da az biraz su, az biraz ekmek koymuş, vurmuş kafayı yatmış...Bizim serçe bi müddet sonra ayılmaya başlamıs..Daha tam seçemiyor ortalığı.. Hafif bulanıklık var yani...Bi bakmış ki parmaklık, ekmek, su falan var bulunduğu yerde...Birden dank etmiş vaziyet:
-"İnanmıyorum motorcuyu öldürmüşüm ...!"
İnternetten alıntı

2 Ocak 2009 Cuma

Günün Nüktesi


Yemeğe Yenilmek
Sasani hükümdarlarından Ardşir Babegân, doktoruna, "Bir günde ne kadar yemek yemeli?" diye sordu. Doktoru:
- Üçyüz gram kadar yeter, dedi.
Babegân
- Bu kadarcık şey insana ne kuvvet verir ki? diye bunu az bulunca, doktor şu karşılığı verdi:
- Bu kadarı seni taşır. Bundan fazla olursa sen onu taşırsın.

31 Aralık 2008 Çarşamba

Yeni Yılda Eskiyecek....


Bugün öğle yemeği için merdivenlerden inerken doktorumuz "Afiyet olsun Çarli ve Melekleri" dedi. Yanımda staj yapan öğrencilerime böyle hitap ettiğimi bir tek bloguma yazmıştım. "Nereden çıktı bu hocam?" diye sorduğumda, "Çarli ve melekleri gibisiniz baksana" dedi. Acaba bloğumu okuyor mu? diye kurtlandım. Okuyorsanız bir yorum yazın hocam!!! Okuyorsanız kimseye söylemeyin blog yazdığımı. Ne var ne yok yazıyorum buraya. Rezil rüsva olurum valla....
"Dün öğle arası eve gittiğimde sıcak odada hazır sofraya kuruldum. Yemek yerken de televizyon izledik. TRT haberlerinde bir teröristin ifadelerine yer verdiler. Terörist ifadesinde; "Kürt meselesi olarak girdiğimiz ve eğitimlerimizde hep bağımsız Kürt devleti kurmayı hedeflediğimiz örgütte Ermenilerin oluşundan kimsenin haberi olmazdı. Şemdin Sakık başta bize, 'Örgütte tek bir Ermeni yok. Bu sadece Kürt meselesidir. Kürdistan'ı kurma çabalarıdır' diyordu. Bizleri kandırıyordu. Girdiğimiz bazı çatışmalarda öldürülen arkadaşlarımıza baktığımızda çoğunun sünnetsiz olduğunu gördük. Tuttukları günlük ve not defterlerine de baktığımızda tamamı Ermenice yazılan yazılardı. Şemdin Sakık ve komutanlara söylediğimizde ise, 'Kimse eğer içimizde Ermeni olduğunu duyarsa sizleri öldürürüz' diye tehdit ettiler bizi. En çok üzerinde durdukları konu ise örgüte yeni katılan elemanların kesinlikle örgüt içerisinde faaliyet gösteren Ermenilerin olduğunu duymamalarıydı. Bu konuda uyarılırdık." Haberin ayrıntılarına, şuradan ulaşabilirsiniz.
Ermeni Soykırımı için özür dilediğimiz! şu günlerde Ermenilerin yaptıklarına bak hele. Bak hele dönen oyunlara. Bak hele hainliğe, kalleşliğe, adiliğe...
Oyunu oynayanlara çok görmüyorum, ne de olsa bu oyun çok oynandı. Ben, Türk, Kürt, Alevi, Sunni diye aramıza fesat sokup bizi birbirimize kırdıran düşmanların oyununu göremeyenlere kızıyorum. Aklını kullanıp, araştırmak, okumak, kendini geliştirmek için uğraşmayıp, başkalarının! akıllarıyla hareket eden akıllılara! kızıyorum. Çok kızıyorum çok...
Şu anda da bir soykırım yaşanıyor. Filistin de Gazze şehrinin tepesine bombalar yağıyor. Ermeni Soykırımı diye tepemize dikilen ülkeler hani nerede? Hani ABD, hani Avrupa Birliği, hani medeniyet, hani insan hakları?
Hani? Hani? Hani?
Ermeni Soykırımı diye Ermenilerden özür dileyen akıllılar! çok yakında dağda askerimizle çatışmaya girip öldürülen teröristler içinde soykırım iddasında bulunup özür dilerlerse hiç şaşmayacağım. Nede olsa öldürülenlerin bir çoğu zaten Ermeniymiş!!!
....
Koskoca yıl diyemeceğim 2008 yılı; son demlerini yaşıyor. Koskoca olan sene gözümü açıp kapatmayla geçti. Diğer yıllarda olduğu gibi 2008 yılı da nasıl geçti anlamadım. 2008 yılına dair hafızamda kalanların bir çoğu ise acı şeyler. İnsanların birbirini öldürdüğü, masumların çığlıklarının göklere vardığı, açlıkla yoksuklukla, fakirlikle, nefretle, dedikodu ve boş işlerle uğraştığımız küçücük bir yıldı. İnsanlık adına bir şeyler yapabilseydik küçücük yıl kocaman bir yıl olacaktı. Gözümde küçücük, çabuk geçen ve çabuk geçmesini istediğim bir yıldı. Kırgınlıklarımla, hesaplaşmalarımla, çatışmalarımla, isyanlarımla, haykırışlarımla geçti. Bu sessiz yakarışlarımı bir tek siz gördünüz... Yüzünüzü, bedeninizi göremediğim ama ruhlarınızı kendime çok yakın bulduğum dostlarım benim. 2008 yılının bana en büyük kazancı bloğum, dolayısıyla bana kazandırdığı kocaman yürekli dostlarım oldu.
2008 yılında sadece çatışmalar yaşamadım, her gün yaşadığım olaylara birebir tanık oldunuz. Mutluluklarıma, sevinçlerime, heyecanlarıma, kendimi yavaş yavaş tanımama ve tanımlamama da tanık oldunuz...
Bir gün yolda giderken; yolumun üstünde büyük bir kayaya rastladım. Kayanın üstünden atlayıp yoluma devam etmek geldi aklıma. Ama "olmaz" dedim. Döndüm, binbir zahmetle kayayı yolun ortasından kaldırıp, "diğer yolcular rahat geçsin" dedim. Bir de ne göreyim kayanın altında bir kese, kesenin içinde ise birbirinden değerli altın paralar buldum. Blog arkadaşlarım, siz "hayat" yolunda ilerlerken değerine paha biçemediğim altın dostlarımsınız... Sizi okumak, hissetmek, sizinle gülmek, ağlamak benim için çok keyif verici. Hepinizin yeni yılını kutluyorum. Yeni yılın hepinize sağlık, mutluluk, huzur getirmesini canı gönülden istiyorum. İyiki varsınız...


30 Aralık 2008 Salı

İyi bir koca satın alınmaz ki...

donald zolan tablosu

Pazartesi akşamı işten izin alıp, arkadaşımla sinemaya gittik. Ben il merkezine vardığımda arkadaşım sinema biletlerini almıştı. Fatih Ürek'in filmi... "Şeytanın Papucu". "Sarışın ve Aptal kadın" konusu bir çok filmde olduğu gibi bu filmde de gözümüze sokuldu. Göğüs dekoltesi olan, yolda yürürken uzun eteğini sallaya sallaya yürüyerek göstermediği yeri kalmayan saf, masum mahalle kızı! üstüne üstlük üvey annesi tarafından ev işlerinde zorla çalıştırılmakta, babası da ona dışarı çıkmaması için büyük bir baskı uygulamaktaydı. Vah! zavallım... Zavallı mahalle kızına üzülmekten komedi filminde hiç gülemedim. Filmi beğenmedim... Filmde verilmesi gereken bir sosyal mesaj, mizah, heyecan göremedim. Sinema salonu boştu. Arkadaki bir kaç abaza belden aşağı esprilerde kahkalardan yerlere yatıp kalktı o kadar. Onlar adına sevindim, hiç değilse verdikleri paraya değdi de güldüler... Dini koz olarak kullanarak insanları sömüren insanlara bende karşıyım fakat dini sömüren insanlarla dalga geçicem diye samimi olarak dinini yaşayan insanların suistimal edilmesine ve dinle dalga geçilmesini de hoş göremiyorum. Arada hassas bir terazi olması, dengenin sağlanması gerek. Bu filmde bu dengeden eser göremedim... Arkadaşım bileti almamış olsaydı filme gitmezdim. Ama gidip izlemiş oldum bir kere... Filmi izledikten sonra kafama şöyle bir soru takıldı. Sorum şu:
Herşey kadının bacağında, göğüsünde, bacak arasında mı bitiyor? Erkekler eğer kadını cinsel obje olarak görüyorlarsa bunun nedeni sizce iletişim araçları mı yoksa erkeğin yaratılışından kaynaklanan bir durum mu?
Filmi izlediğimiz salonun yanında ki salonda ise "Issız Adam" oynuyordu. Salon tıklım tıklımdı. "Issız adam" hala büyük ilgi görüyor. Arkadaşımda "ıssız adam" filmini çok beğendiğini söyledi. Issız adam filmi hakkında arkadaşıma şu soruyu sordum.
-"Film bence güzeldi, günümüz ilişkilerini anlatıyordu. Fakat filmin başında ki -bana göre sapıklık olan- çok kişiyle yapılan cinsellik görüntülerini kimse yadırgamadı. Sapık adam, ıssız adam olarak gönüllerimize girdi. Bu kabul edilebilir bir durum olmuş da benim mi haberim yok, ben geri kafalı mı kaldım?"
Büyük şehirde doğmuş, büyümüş, bana göre daha geniş düşünen ve her konu da daha rahat davranan arkadaşım da burada benim gibi kendini yalnız ve diğerlerinden farklı hissediyor. İkimizde diğerlerinden farklı olduğumuz için aramızda bir samimiyet oluştu. Diğerlerinden farklı olan biz, birbirimizden de farklı olduğumuzu anlıyoruz. Ama şu var. Farklılıklarımızı birbirimize karşı savaş malzemesi olarak kullanmıyoruz, farklılıklarımızla birbirimizi kabul ediyoruz ve birbirimize saygı duyuyoruz. Saygı duyduğunda sevgi ardından istesenizde istemesenizde geliyor. Farklılıklarla dünyanın güzel olduğunun farkına varmalıyız.
Sinemadan sonra dışarda bir şeyler yedik arkadaşımın arkadaşları bizi arkadaşımın evine bıraktı. (Cümleye bak) Sabah kalktığımızda her yer karın altındaydı. Arabalar arka arkaya sıralanmış, yol alamıyorlardı. Kaygan zemin ilerlemelerine engel oluyordu. Bizde arkadaşımla düştük yollara. Kar lapa lapa yağıyorken, birde düşmemek için kol kola girmiş ilerlemeye çalışıyoruz. Yanımızdan geçen bir kaç üniversite öğrencisi ise kaygan zemine aldırmadan koşar adımlarla ilerliyor. "Patt" diye bir ses duyuyoruz, bakıyoruz öğrencilerden bir tanesi yere düşmüş. Kendisini toparlamaya çalışırken, arkadaşları kahkahalara boğuluyor. Aynı şey başıma gelmesin diye ben gülemiyorum (asla dediğim ne varsa oldu, neye güldüysem aynı konuda gülündüm), gülen arkadaşıma ise:
-"Gülme komşuna gelir başına." diyorum. Arkadaşım "düşen kendiside olsa gülmeden duramayacağını" söyleyip, salıveriyor kahkahalarını. Bir kaç adım attıktan sonra düşen üniversite öğrencisi tekrar düşüyor. Bu sefer yolun ortasında mahsur kalan arabanın başında bekleyen adamlar ona yardım edip kaldırıyor yerden. Çocuk ilerleyen arkadaşlarının peşinde daha da hızlanarak ilerlemeye çalışıyor. Onlara yaklaştığında "pattt" diye yere yeniden kapaklanıyor. Artık bende duramıyorum ve basıyorum kahkahayı. Çocuk düşe kalka yol aldı.
Kar bütün karalıkları ve çirkinlikleri beyazlığıyla kapladığından etraf çok güzel görünüyordu. "İşe zaten geç kaldık, bari keyfini çıkartalım" diyerek fotoğraf çekinmeye başlıyoruz. Yarım saatten fazla yol yürüdükten sonra, yanımızda duran arkası açık kamyonetin arkasına doluşuyoruz. Mesaiye ve okuluna geç kalmış yurdum insanıyla başımıza beyaz karlar yağa yağa , kaygan virajlarda dua ede ede kamyonetin arkasında ilerliyoruz. Servise bineceğimiz yere geldiğimizde bizi bırakan adama teşekkür edip, tekrar araba beklemeye başlıyoruz.
Hergün iki- üç vasıta değiştirip işine gitmek zorunda olan insanların işi çok zor.Allah yardımcıları olsun. Zor ama bir o kadar eğlenceli, maceralı salı sabahı işe gelişim Haccecan'ın tarihinde yerini aldı.
Haftasonu yayla gezisinde de telefonla konuşan Kemal amcam, yoldan çıktı ve kara saplandı. Yurdum insanı yardım etmeseydi orda daha çok beklerdik. Bu hafta baya karla uğraştık.
...
Erkek kardeşimin okulu geçen cuma tatil oldu. Evde bilgisayar başında ki yerini aldı. Haftasonu elektriklerin ardı ardına gidip gelmesi üzerine Adsl cihazı arızalandı. İnternete bağlanamayan kardeşim sıkıntıdan patladığını söylüyor. Adsl cihazını tamir ettirmek için para istedi benden. Bu ay Kurban Bayramından önce maaşları aldığımız için mali kriz içerisindeydik. Beraber evden çıktık arkadaşımın evine gittik. Ondan borç alıp erkek kardeşime verdim. Parayı aldıktan sonra mahcubiyetle karışık sevinci gözlerinden okunan kardeşim:
-"Abla.. Şimdi bu söyleyeceklerim sana palavra gibi gelecek ama!... Sen evleneceğin zaman bütün düğün masraflarını ben karşılayacağım." dedi. Bu lafıyla hafif bir şaşkınlık, büyük bir mutluluk yaşadım. Yüzüme belli belirsiz bir tebessüm oturdu. Ben ise:
-"Ben senden hiç bir şey istemiyorum. Oku ve kendi ayaklarının üstünde dur, kimseye muhtaç olma. Helal para kazanıp, vatana, millete, annene, babana hayırlı bir insan ol" dedim. Erkek kardeşim:
-"Biliyorum benden bir şey istemediğini. Ama ben yine de bütün düğün masraflarını karşılamak istiyorum." dedi. Artık mutluluğumu içime hapsedemedim başladım gülmeye. Karayel rüzgarı içime işliyor, karlar yüzüme çarpıyor, ayağımın ıslandığını farkediyorum ama üşümüyorum. Bir söz insanı bu kadar mı mutlu eder, bu kadar mı dış etkenlere karşı çelik gibi güçlü yapıp, dışarda kar yağarken yüreğine bahar yağmurları yağdırır. Mutluluğumun en üst seviyesinde birden hırslanıyorum, öfkeleniyorum. Erkek kardeşime:
-"Benim için düğün masrafları önemli değil, benim için iyi bir eş, iyi bir baba bulmak önemli. Sen alabilirsen iyi bir koca al bana. Ama o da satın alınmaz ki..."
Erkek kardeşim büyümeye başlıyor dostlar. Büyüyor... İnce düşünmeye, hassaslaşmaya, sorumluluk almaya başlıyor. Darısı diğer gençlere, diğer bedeni büyük, ruhu ve aklı küçük insanlara...

26 Aralık 2008 Cuma

Abla olmak!...

Annemin ifadesine göre öğleden sonra dünyaya gelmişim ben. "Canını çok yaktın mı?" diye dönüp sorsam mı diye aklımdan bir an geçirdim sonra vazgeçtim. "Kadın doğururken canı yanmız mı ya? Böyle saçma bir soru olur mu?" diye düşünüyorum. Karnının içinde bir canlıyı 9 ay 10 günlük bir süre karnında taşı... Vakti geldiğinde de bu canlı seni bağırta bağırta gelsin dünyaya...
İlk doğum olayını liseye giderken görmüştüm. Hastanede staj yapıyorduk. Kadın-Doğum servisine gitmiştim. Neden gittiğimi şu an hatırlamıyorum. Karanlık, izbe, kuytu köşe gibi bir hastane koridoru. Belki güzel bir koridordu ama ama kadınların doğururken attığı çığlıklar, inleme sesleri, hastanenin kendine has mide kaldıran kokusu güzelim servisi gözümde nemrut, çirkin, kötü, kuytu bir yere çevirmişti.
Servise gittiğimde ebelerin oturduğu odaya yöneldim. Ebelerin odasının yan tarafında ise bir kapı ve bu kapının açıldığı bir doğum odası var. Bu odada ebelerin "çatal" diye isimlendikleri doğum masasının üstünde ise bir kadın bacakları havada - açık bir vaziyette yatıyor. Masanın altında ise mavi renk bir leğen var. Tam doğum anı... Bebek dünyaya gelmek için , anne ise çocuğu dünyaya getirmek için uğraşıyor. Kadın, ıkınıyor, ıkınıyor, ıkınıyor... Bazen çığlık atıyor, gözlerinden yaşlar boşalıyor. Her halinden acı çektiği belli. Bebeğin başı görünüyor. Daha fazla ıkınması söyleniyor kadına. Daha önce filmlerden izlediğim doğum olayına hiç benzemiyor. Filmlerde işin içinde biraz komedi vardı tebessümle izliyorduk. Kadınlar mahsustan iki çığlık atıp doğuruyorlardı, biz ne kan görüyorduk ne de sahici çığlıkları duyuyorduk. Gerçek doğumda ise ne duygusallık, ne mizah, ne espri, ne de tertemiz çarşaflar var. Kadın; en savunmasız, en mahrem haliyle herkesin ortasında öylece yatıyor ve ıkınıp, çığlık atıyor. Öylece ortada durmuş kadına ağzım açık bakıyorum. Orda ki ebeler için bu manzara o kadar normal ki... Orada bulunmamı kimse yadırgamıyor. Kadın orada çığlıklar atarken ebe anneler ise bana nasihat veriyorlar.
-"Kocaya gittiğinizde olacakları görün işte. Hele kocaya kaçanların ise hiç aklı yok!... Aşık olup düşüyorlar herifin peşine. Sonra aileleri de kıza destek çıkmıyor. Bu hastane köşelerinde tek başlarına bağırıyorlar." Ben tırsıyorum, korkuyorum. "Kocaya kaçmak mı? Aşık olmak mı? Tövbe Allah'ım tövbe. Ben asla evlenmeyeceğim" diye kendime sözler veriyorum. "Hele kocaya kaçmak gibi bir aptallık asla yapmam, ben doğururken annem yanımda olsun istiyorum."
Annene "beni doğururken çok acı çektin mi?" sorusunu sorma gafletinde bulunmadıysan işte cevabı bu...
Aslında bu yazıyla anlatmak istediğim başkaydı. Anlatmak istediğim konuyu tekrar anlatmaya çalışayım. Ben bir öğleden sonra doğmuşum. Günlerden perşembe imiş. Annem beni doğururken eminim hiç acı çekmemiştir!... Çektiysede hoş görmüştür. Acı ve zorlukla elde ettiğini daha çok seviyorsun ve daha çok bağlanıyorsun ya. O yüzden anneler evlatlarını seviyordur belkide..Allah acı ile sevgi arasında sıkı bir bağ kurmuş. (Biliyorum ikisi aynı şey değil ama ikisi arasında bir bağ yok demeyin bana!...) Verdiği hediye ile hayata bağlanıyorsun. Anne olan bütün arkadaşlarım bebeklerini ellerine aldıklarında bütün acılarını unuttuklarını!.. söylüyorlar. Ne derece doğru bilmiyorum. Ben onların yalancısıyım. Bir gün doğurursam kendi tecrübelerimi de yazarım.
Ben doğduktan bir sene bir ay geçtikten sonra ise anamın sütünü doya doya içemeden kızkardeşim gelmiş dünyaya. Bir gün kız kardeşimin üstüne çıkıp onun ağzında ki yalancı emziği çıkartmaya çalışırken onu boğuyormuşum neredeyse. Şimdi bunu gülerek anlatıyoruz ama aslında bu bir trajedi. Bu trajedinin başrol oyuncusu ise benim. Ben anneme, onun sütüne, onun kokusuna doyamadan ortaya bir ortak çıkıyor. Bu ortak benden sonra gelmesine rağmen şirketin (yani annemin) %70 hissesi onun, %30 hissesi ise benim oluyor. Bir de üstüme evin en büyük kızı, abla olma sorumluluğu biniyor. "Bu sorumluluğu istermisin?" diye kimse bana sormuyor tabiki tıpkı anneme "Evlenmek istiyormusun? Çocuk doğurmak istiyor musun?" sorularını sormadıkları gibi....
Kardeşim benden bir yaş küçük olmasına rağmen bana hep "abla" dedi. Bir kere "Haccecan" demiş bana, büyüklerin hepsi "hıı Haccecan değil abla diyeceksin" dediklerinde ismimi bir daha onun ağzından duymadım. Ben artık ablaydım!... Küçükken "abla" demesi acayip gururumu okşardı. Sadece kızkardeşim de değil, onun sınıfındakiler de bana "abla" derdi. Düşünsenize bir yaş küçükler size " abla" diyor!...
Orta yaşa yavaş yavaş geldiğim için bu durumdan biraz gocunmaya başladım. Bir kafeterya da yaşıtlarım bana "abla" deyince "dumur" oluyorum ister istemez. Hele etrafta karşı cinsten birileri varsa!... "Bana artık abla demeyin" diye uyardığım kardeşlerim!.. "Ya Haccecan abla alışmışız bir kere, sana Haccecan diyemiyorum" diyorlar. Şimdi ki aklım olsa kimseye "abla" dedirtmezdim. Şu yaşıma geldim ne ablalıktan nede ablalığın omuzlarıma yüklediği sorumluluktan kurtulabildim.
Küçük Emrah modunda değilim şu an. Gayet dik oturuyorum bilgisayarın başında. (Laptopumu sandalyenin üstüne koydum, yerde ise ben oturuyorum. Gayet gururlu ve mağrur bir oturuş yani!...)
Bizim toplumumuza mahsus herhalde. Kardeşlerden önce davranıp dünyaya gelen sensen yandın!!... Hiç doğma veya elindeyse geç doğ..
.....
Bugünün son konusunuda yazayımda sende rahatla bende. Geç oldu yatacam!.. Yazdan beridir çöpe atılacak kağıtları bir poşette biriktiyorum. Evim sobalıya, sobayı yakarken tutuşturmak için kağıt lazım oluyor. Evde ve işte ne kadar naylon, kağıt, plastik.... yanacak ne varsa atmayıp odunlukta biriktiyoruz. İşte ki kağıtları koyduğum poşet ağzına kadar doldu. Ufacık bir kağıt da koysan sığmayacak hale gelmişti. Her gün işten akşam 5'te çıkıyorum. Sabahları mesaiye geç çıktığımdan vijdan yapıp, bari akşamları tam saatinde çıkayım diyorum. Saat 5'te ortalıklarda in cin top oynuyor. Herkes 10-15 dakika öncesinden kayıplara karışıyor. Ben yine her zamanki saatde -kağıt dolu koca siyah poşetide elime alarak- işten çıkıyorum. Elimde o poşetle görünmek istemiyorum çünkü herkes meraklı gözlerle bakıp "o ne?" diye soracak. Kim uğraşacak akşam akşam bu sorulara cevap vermekle?!.. O da ne...! Normal mesai saatinde görmediğim kadar insanla karşılaşıyorum merdivenlerde.. Herkes yüzüme bakmadan elimde ki koca poşete bakıyor. Kırk kişiye hesap vererek o kağıtları getirdim eve. Kağıtlar odunlukta ki yerlerini aldı, yakılmayı bekliyor.
Burdan sosyal bir mesaj çıkartmaya çalışacağım şimdi. Geri dönüşümü olan çöpler ayrılmadan atıldığı için çevreyi daha çok kirletmekteyiz ve daha hızlı yok etmekteyiz. Birey olarak düşündüm ki, sobamı tutuşturmak için çıra, gazete almak yerine, yakılabilecek kağıtları atmak yerine onları biriktirip değerlendireyim... Nasıl düşünmüşüm?
Umarım önümüzde ki belediye seçimlerinde daha bilinçli daha çevreye duyarlı bir başkan başımıza geçerde çöp sorununu halleder.

Gözünüz kaç megapiksel?


Günlük hayatta "vay be, adamın cep telefonunun kamerası 2.0 MP" ya da ""bende bir makine var 12 MP" gibi sözler duyarız ve "vay be, teknoloji nerelere kadar geldi" deriz. Hatta bazen "ya bu kamera benim gözümle gördüğümden de net çıkarıyor görüntüleri" dediğimiz bile olur. İşin aslını yapılan araştırmalar gösteriyor ve vücudumuzun günümüz teknolojisinin ne kadar ilerisinde olduğunu ortaya koyuyor. Gözümüz tek bir taslak üzerinde kurgulanmış anlık çekimleri yakalayan bir fotoğraf makinesi değildir. Daha çok bir video silsilesine benzemektedir. Gözümüz, küçük açılarla, anlık hareket eder ve etrafımızdaki detayları beyne yansıtmak için sürekli kendisini günceller. Ayrıca iki tane gözümüz vardır ve beynimiz, çözünürlüğü daha da arttırmak için her iki gözden gelen sinyalleri toplamaktadır. Daha fazla bilgi toplamak için de haliyle gözümüzü, gördüğümüz şeyin etrafında hareket ettiririz. Bu nedenlerden dolayı, göz ve beyin birlikteliği, retinadaki foto-alıcıların sayıca fazlalığı sayesinde, bir makinede olabileceğinden çok daha yüksek çözünürlükte veriler elde etmemizi sağlar. Aşağıda verilen eşdeğer megapiksel değerler, insan gözünün bir manzarayı ne kadar netlikte gördüğünü açıklayan bilimsel bir detaydır. Yukarıdaki insan gözünün çözünürlüğünü sağlamaya neden olan veriler ışığında, şimdi önce küçük bir örnekle başlayalım: Şimdi önünüzde 90 a 90 derecelik açıda (gözümüzün açıları yani) bir görüntünün olduğunu farz edelim, aynen pencereden dışarıdaki bir manzarayı seyredermiş gibi. Bu durumda piksel sayıları ortalama bir göz için:
90 derece x 60 arc-dakika/derece x 1/0.3 x 90 x 60 x 1/0.3 = 324,000,000 piksel (324 megapiksel) olur.
Gerçekte her an bu kadar çok çözünürlük elde etmiyoruz, ama gözümüz bir manzarada istediğiniz tüm detayları görmenize olanak sağlamak için sürekli istediğiniz detayın etrafında hareket eder. Ama insan gözü, bu açıdan çok daha fazla bir açı görür ki bu da 180 dereceye yakındır.Biraz küçük düşünüp 120 derecelik bir açıyla bakabildiğimizi varsayacak olsak bile:
120 x 120 x 60 x 60 / (0.3 x 0.3) = 576 megapiksel verisini elde ederiz.
İnsan gözünün görebileceği gerçek açı değeri şüphesiz ki çok daha fazla çözünürlüğe tekabül eder. Bu yapıdaki (çözünürlükteki) bir veriyi kaydetmek içinse, çok fazla alana kayıt imkanı sağlayabilecek kadar gelişmiş bir kamera olması lazım. Şimdi teorik bilgiyi bir kenara bırakıp , sözün özünü aktaracak olursak;
Pencere gibi sınırları olan bir alandan dışarıya baktığınızda gördüğünüz manzara, beyninizde 324 megapiksele eşdeğer olarak yer alıyor. Eğer görüntünüzü engelleyecek bir maniniz yoksa, 576 megapiksel. Böyle bir teknoloji harikası olan gözünüze özenle bakın ve rabbinize şükretmeyi ihmal etmeyin
Alıntı

25 Aralık 2008 Perşembe

Kısıtlı sorumluyum....


Kadın Erkek Eşitliğiyle oluşturulan bir işin sorumlusu oldum. İstemeye istemeye...Kadın - erkek eşitliğiyle ilgili kurumda ki çalışmaları ben yürüteceğim. Bütün gaydırıhopba işler gibi bu işinde -sorumlulukları kısıtlı- sorumlusuyum. Bu çalışmalar kağıt üstünde yürüyecek tabi ki.
Sinopta bir memur arkadaş, Kaymakamlığa dilekçe vermiş. Dilekçesinde ise "kendisini geliştirmek için başka bir kurumda geçici olarak görevlendirilmesini istediğini arz etmiş" Kaymakam bey ise "bende bakan olmak istiyorum ama olamıyorum" tarzında cevap yazmış. Kaymakam beyin bu cevabına yönelik bir sürü tepki görmüş Kaymakamımız. Söylenenleri bire bir yazamasamda bu anlama gelen diyalog yaşanmış aralarında. Olaya Kaymakam beyin açısından bakarsak; " Mülkü amir olan Kaymakamlar bile sorumluluklarının kısıtlı olmasından ve ideallerine ulaşamamaktan şikayetçi. Memurun açısından bakarsak " sorumlulukları kısıtlı, ideallerine ulaşamayan mülkü amir de memurun kendisini geliştirmesine, ideallerine ulaşmasını engellemekte!.."
Engelliyoruz... Bir adım öteye gidemiyorsak; çevremizde, sağımızda, solumuzda, altımızda, üstümüzde kim varsa onlarında bir adım öteye gitmesini istemiyoruz. Kısıtlı sorumluluklarımızla dünyanın sorumlusuymuş gibi davranıp; sorumluluk hissedenlerin sorumluluklarını da kısıtlıyoruz. Bu ben merkezcilik, bencilliğin zararını ise hepimiz ödüyoruz. Sonuç olarak; yürüyüş standının üstündeymişiz gibi yürüyoruz. Aslında çok yoruluyoz, çok çaba sarfediyoruz ama bir adım bile atamıyoruz, olduğumuz yerde sayıyoruz...
Dün merkeze kurumun aracıyla gittik. Aracımız dolmuş gibi kim var kim yoksa topladı. Beni arabanın ön tarafına oturttular. "Cat" dedikleri arabalar varya bizde görevli araç ondan. Bagajda iki kişi, arkada dört kişi, önde şoför ve ben oturduk. Bayan olmanın çoğu zaman dezavantajı olmasına rağmen bu gibi durumlarda "Haccecan Hanım olarak" önde ki yerimi alıyorum. Öne oturtmasalar adamların içinde rahat bir yolculuk geçiremeyeceğim kesin tabi. Tın tın yollara düşüyoruz.
İşlerimi hallettikten sonra arkadaşlardan ayrılıyorum. Merkeze gelmişim hemen dönermiyim geri. İl merkezine gittiğim zaman kendimi daha özgür hissediyorum. Kimsenin beni tanımaması üzerimde ki baskıyı hafifletiyor. Yolda yanımdan geçen erkekler bakışlarıyla yemiyorlar, benide kendileri gibi görüyorlar veya beni olağan karşılıyorlar. Yürüyorum sokakta. Kazık yediğim çizmeler ise ayağımda. Topuğu çok yüksek olmasada yürürken beni rahatsız ediyor. En ufak bir topuk bile apartmanın tepesindeymişim hissini uyandırıyor bende. Babet ayakkabıları moda yapanlara hayır dua edenlerdenim, anlayın o kadar yani. "Bu topuklu ayakkabıları icat edenlerin aklına şaşayım" diye kafamdan geçiriyorum. Ama topuklu ayakkabının yürürken çıkarttığı ses kendimi podyumda yürüyormuş gibi hissettiriyor. Bir özgüven, bir dünyanın en güzel kadını havası ki...Üfleseler uçacağım. Kızkardeşimin iş yerine vardığım zaman kızkardeşimi telefonla arıyorum. Haccecan:
-"İş yerinin tam karşısındayım, yanına geliyorum ama ben birşey farkettim." Kızkardeşim:
-"Ne farkettin?" Haccecan:
-"Üzerimde senin kabanın, senin eteğin ve kulağımdada senin küpelerin var. Arkadaşların beni senin kıyafetlerinde görecekler. Sorun olmaz değil mi?" Kızkardeşim:
-"Ne sorunu olacak? Kardeşiz biz." diyor. Ben çok rahatlıyorum, o "benim kıyafetlerini giymişsin, gelme" deseydi kızkardeşim işten çıkana kadar vakit geçirecek yer bulamazdım. Yönünü kaybetmiş yunuslar gibi ortalıkta dolanacaktım. (Neden yönünü kaybetmiş, neden yunus bilmiyorum. Alakayı siz kurun) Haccecan:
-"Tamam geliyorum. Beni kapıda karşılayın, kapıyada kırmızı halı serin" diyorum. Onun odasına çıktığım zaman kızkardeşim ve mesai arkadaşı beni kapıda karşılıyorlar. Bir keyifleniyorum, bir gülüyorum ki sormayın. İlgi ve alaka açlığı çok çektiğimden olsa gerek azcık bir ilgi görmeye gelmeyeyim keyiften dört köşe oluyorum.
Kızkardeşimin mesai saati dolduktan sonra meydana geçiyoruz. Yanımızda kızkardeşimin mesai arkadaşlarından x ablada var. Doğum yapan arkadaşına hediyeler alıyoruz. Sabahtan akşama kadar yürüsem bir şey olmayan bana iki dükkan gezdikten sonra bir haller oluyor. Topuklu çizmelerimi ayağımdan çıkartıp fırlatasım geliyor. Sonra hala taksitlerini ödemediğimi hatırlayıp bu hayalimden vazgeçiyorum. Ama nasıl bir yorgunluk. Sanki sırtıma eşşek ölüsünü yük vermişler.
x ablanın telefonu çalıyor. Çocukları evden çağırıyor.
-"Anne biz açız, nerdesin?" x abla:
-"Çarşıdayım, işlerim var. Ocakta ki yemekleri ısıtıp yiyin." Çocuklar:
-"Biz onları yemeyiz." x abla telefonda çocuklara kızıp telefonu kapatıyor, bizede " gitmek zorunda olduğunu, çocuklarının çağırdığını, çocukların yaptığı yemekleri beğenmediklerini, halbu ki gittiğinde aynı yemekleri ısıtıp önlerine koyacağını" söylüyor. Kızkardeşim:
-Git bari, onlar senin ısıttığın yemeği, kurduğun hazır sofrada yemek yemek istiyorlar." diyor. Ben ise:
-"Annesin sen ya... Çağırdıklarında bak duramadın hemen gidiyorsun." diyorum. Giderkende bir sarılıyorum sanırsınız bir daha görmeyeceğim.
Verdiğimiz cevaplar arasında ki farka bakarmısın. Kızkardeşim o olay hakkında cevap veriyor ben ise genelleme yapıp cevap veriyorum. Bu cevabım ise duygusallık yüklü. Kadına "sen annesin" diyorum. Sanki o anne olduğunu bilmiyor. Her olay karşısında böyle genelleme yapma huyum var. Bu genelleme yapma huyum yüzünden ise olayla bağlantılı konuşmadığım için boş konuştuğumu düşünüyorum. Bu konuda bir eleştiri almadım henüz, bunlar kendi eleştirilerim kendimi..
Yeni doğan yavrucağa güzel hediyeler alıyoruz. Seçenekler çok fazla, herşey satılmak için yapılmış. Seçmemiz çok zor oluyor. Bir pantolan ve hırka alıyoruz, miniminnacık... O kadar şirin kıyafetler ki...
Eve vardığımız zaman annem kapıyı asık bir suratla açıyor ve bizimle soğuk konuşuyor. Ne olduğuna anlam veremiyoruz. Sonra konuşturduğumuzda anlıyoruz ki bizi çok merak etmiş, televizyonda da kötü kötü haberleri izlediği zaman paranoya yapmış ve kızlarımın başına bir şey geldi diye oturup ağlamış. Annem:
-"Niye haber etmediniz, biriniz eve erken gelseydiniz merak etmezdim" diyor. Ben:
-"Merkeze gideceğimi, kızkardeşimle birlikte geleceğimi söylemiştim ya anne" diyorum.
-"Söylemiştin ama bu kadar geç kalacağınızı düşünmemiştim." dedi. Bu arada gözleri yine sulandı. Ben:
-"Çarşıda işlerimizi hallettik, 45 dakika arabanın kalkmasını bekledik, 45 dakikada yol sürdü. Ancak gelebildik." Kız kardeşim bu arada anneme sarılıyor, öpüyor, alttan alttan konuşuyor, gönlünü almaya çalışıyor. Ben ise kanapeye yatmışım çizmenin içinde esaretten kurtulan ayaklarımı havaya kaldırmışım. Kızkardeşim anneme böyle sevgi gösterisi yaptığı sırada ben yattığım için vijdan azabı çekiyorum. Sonra vijdan azabı çekmemem gerektiğine kendimi inandırıp yatmaya devam ediyorum. Kız kardeşim bu arada mutfağa gidiyor, sofrayı hazırlıyor. Bu sefer ben yine vijdan yapıyorum, istemeye istemeye mutfağa gidip ona yardım ediyorum. Annem yemekleri hazırlamış, biz gelmedik diye hiç bir şeyde yememiş. Annelik duygusunun yüceliği karşısında boynum bükülüyor her seferinde. Bu öğlen yine yemeğimi önüme koydu. Sıcak, hazır yemeği yiyip geldim işe.
Annemin ve kızkardeşimin varlığına alışmak istemiyorum. Yakın zamanda bırakıp gidecekler beni.. Bu yaz benim için çok kötü geçecek. Şu an varlıklarına alışırsam yazın karşısınızda depresyonel, bunalımlı bir Haccecan olacak. Varlıklarına alışmamak için onlara uzak durayım dedikçe içlerine kadar gömülüyorum. Beni sevmeyin, bana ilgi göstermeyin yaa.. ne olur.... Kendini bana sevdirip hayatımdan çıkacak her insan benim düşmanımdır, arkanızdan ağlamak, üzülmek bana düşüyor...
Fotoğraf hakkında ki yorumum: Yerel Eylem Eşitlik Planı sorumlusu olarak bu fotoğrafta ki beyefendiyi esefle kınıyorum. Kas kuvveti bakımından yanında ki bayandan kat be kat güçlü olan beyefendi, bırakın centilmenliğe, insanlığa bile yaraşmayacak şekilde davranıyor. Elinde ki sopasıyla sizce ne yapıyor?
Bu kısıtlı kısır sorumluluğu kim yükledi üstüme yaaa...

23 Aralık 2008 Salı

Yerin yedi kat altına girmeyin!....

Erzincan'da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını.
Aldığım aile terbiyesi gereği, hata yaptığımda özür dilemenin büyüklük olduğunu öğrendim. Hata yapmayı kendime hiç yediremem, birisi bana hata yaptığımı söylediğinde yerin yedi kat altına girmiş gibi hissederim. Ama özür diledikten sonra özrümün kabul edildiğini gördüğümde ise yerin yedi kat altından çıkıp yerin yedi kat yukarısına yükselmiş gibi hissederim kendimi. Benim gibi gurur abidesi!! bile özür dilemeyi erdem sayıyorsa bu topraklarda yetişen her Türk insanıda özür dilemeyi bir erdem sayıyordur eminim!...
Yine aldığım aile terbiyesi gereği; kendimi ezdirmemeyi, haksızlığa uğradığımda hakkımı savunmayı, adaletli olmayı, insanları din, dil, ırk ayrımı yapmadan sevmemi - saymamı, vatanımı-milletimi sevmeyi, bu vatan topraklarının kolay kazanılmadığını, bu topraklar için yüzbinlerce insanın şehit olduğunu, gerekirse kendi canımı da vermekte çekinmemem gerektiğini, dost gibi görünen düşmanlara karşı dikkatli olmam gerektiğini öğrendim. Bu kurulu çarpık düzenden ne kadar şikayet etsemde Türkiye'min bir çakıl taşının bile önemini biliyorum. Bir çakıl taşı için canını veren şehitlere saygı duymazsam hayvanlardan daha aşağı olacağımı da biliyorum.
Tarihini bilmeyen, okumayan, araştırmayan insanların bir meltem rüzgarının peşine kapılıp gitmesini şaşkınlıkla izliyorum. Meltem rüzgarının fırtınaya dönüşüp, kendilerini dipsiz bir uçuruma sürüklediğinin farkına varmalarını istiyorum.
Sadece düşünerek bile insan aklı ile bir sonuca varır. Binlerce yıl Türklerle bir arada yaşayan Ermeniler birden bire neden iddaa ettikleri soykırıma uğratılmış olabilir? Savaşlarda harap bitap hale düşmüş, hasta adam gibi yatakta can çekişen Osmanlı Devletin'in hiç mi işi yoktuda masum!! Ermenilere soykırımda bulundu?
Oku!... Oku!.. Başkalarının dolduruluşana gelmektense oku, aklını kullan, düşün!... Canlı tanıklarının ifadelerini oku!..
"Ermeniler, Türk halkına en büyük zararı, Birinci Dünya Savaşı sırasında giriştikleri katliamlarla vermişlerdir. Bu dönemde Ermeniler; Ruslar hesabına casusluk yapmış, seferberlik gereği yapılan askere alma çağrısına uymaksızın askerden kaçmış, askere gelip silah altına alınanlar ise silahları ile birlikte Rus ordusu saflarına geçerek, "vatana ihanet" suçunu topluca işlemişlerdir. Daha seferberliğin başlangıcında, Türk birliklerine karşı saldırıya geçen Ermeni çeteleri, büyük katliamlara girişmiş, Türk köylerine baskınlar düzenlemek suretiyle sivil halka büyük zararlar vermişlerdir. Örneğin Van'ın Zeve Köyü'nün bütün halkı, kadın, çocuk ve yaşlı demeden, Ermeniler tarafından öldürülmüştür."
Ben, -haksızlar adına- haksızlığa uğramış bütün şehit edilen insanlara özür diliyorum.
Ermeni örgütü Asala 'nın yaptıkları için özür diliyorum.
Abd'nin Irak'ı Saddam'dan kurtarıp demokrasi getirirken!!! ölen binlerce Irak'lı insandan özür diliyorum.
Bosna - Hersekte şehit edilen binlerce müslümandan özür diliyorum.
Girdikleri ülkedeki insanları birbirlerine öldürtüp ülke kaynaklarını çalan sömürge devletleri adına, sömürdükleri ülke insanlarından özür diliyorum.
İnsanları Türk, Ermeni, Kürt, Alevi, Sunni diye ayıran zihniyetin bu topraklarda kardeş kanı dökmesine sebep oldukları için özür diliyorum.
İnsanlıktan nasibini alamamış insanın ırkıda olamaz, milliyetide....
Bakın Atatürk ne diyor: “Bir uydurma Ermeni kırımı meselesi ve bütün dünyayı aldatmak için yaratılan bu kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması…” (7 Mart 1920) M. Kemal ATATÜRK
Özür dilemeyi erdem sayan ben; sözde Ermeni Soykırımı için özür dilemeyeceğim. Özür dilersem kendimi yedi kat göğe değil yerin yedi kat altına girmiş gibi hissedeceğim. Dünyada bu kadar savaş, katliam, soykırım, tecavüz, faili mechul cinayet, canlı bomba maduru, suikast.... varken sözde "Ermeni Soykırımı!!!" üzerinde bu kadar durulmasının, bu kadar gündeme getirilmesinin nedenlerini anlayamayan akıllılara!!! diyecek sözümde yok, özürümde yok!...
Sevgili Vladimir 'e ve Nightologist 'e bu yazıyı yazmamda vesile oldukları için teşekkür ediyorum.

Kırmızı ışıkta dur!!...

Spor yapmak benim için tutkudur. Bunaltan, sıcak ve nemli yaz iklimi insanın ruh halini de birebir etkilediği zamanlarda üstüne birde iş stresi eklendiğinde akşamları eve kapanmak istemiyorum. Kızkardeşim, ben ve bir arkadaşım ile birlikte eşofmanlarımızı giyip deniz kenarında yürümeye çıkıyoruz. Arada fotoğraf makinamı alıp güneşin batışının, takaların, gemilerin, insanların fotoğrafını çekiyorum. Yürüdükçe beynimiz mutluluk hormonu salgılamaya başlıyor. Asık suratlarımız tebessüm çiçeklerini etrafa saçmaya, suskun dillerimiz ise bağlarını çözüp konuşmaya başlıyor. Konuşmaya başladıkça keyifleniyoruz ve kahkahaları salıvermeye başlıyoruz. Ardından el şakaları başlıyor. Çocukluğumuzda oynadığımız "elim sende" oyununu oynamaya başlıyoruz fakat yaşını başını almış bizler oyun oynadığımızın farkına varmıyoruz. Bu yazıyı yazarken şakalamalarımızın asıl adının "elim sende" oyunu olduğunun farkına varıyorum. Tabiki de elim sende oyunu benim galibiyetimle bitiyor.
Kaldırımda yürüyüşümüz yoldan geçen araba ve kamyon şoförleri taraflarından başka! türlü anlaşılıyor olmalı ki yanımızdan geçen arabaların %50' si ya kornaya basıyor, ya selektör yakıyor yada pencereden kafasını uzatıp gözleriyle bizi yiyiyor. Attığımız stres iki misli olarak bize geri dönüyor. Plaja gitmek için yol kenarında yürümek zorunda olduğumuzdan bu tacizleri görmezden geliyor yanımdakiler. Ama ben gelemiyorum. Adam "zorttttttt" diye kornaya bastığında ben "sanada zortttttttt" diye arkasından bağırıyorum. Adam duymuyor ama olsun hiç değilse benim içimde kalmıyor.
Yol kenarında yürürken başımız yerde, gözlerimiz deniz tarafına dönük yürüyoruz. Biz dişiyiz ya kuyruğumuzu sallamamak için elimizden geleni yapıyoruz. Bir gün gayri ihtiyarı karşı yönden gelen kamyonun şoförüyle göz göze geldim. Adamla göz göze gelmemle adamın " zortttttt" diye kornaya basması bir oldu. Kızlara dönüp:
-"Kızlar bu adamın korna çalmasının suçlusu benim, adamla istemeden göz göze geldim" dedim. Kızlar kahkahaya boğuldu. Bir yanlışlık gördüğümde genelde öfke ve kızgınlık hissederim. Yanlışlığı dile getirme fırsatı olursa dile getiririm ama çoğu kez o yanlışlık yapılmaya devam eder ve ben öfke hissetmeye devam ederim. Keskin sirkenin küpüne zarar verdiğini hatırlıyorum. Öfkenin yerine gülerek tepki vereyim dediğim zaman ise karşı taraf yaptığından mutluluk duyduğumu düşünmekte ve yanlışlık devam etmekte. Bu bilinmeyenli denklem karşısında çözüm bulan var mı?
Yine bir gün biz kaldırım da kızkardeşimle yürürken kamyon şoförü amcalarımızdan bir tanesi, hızını 20 km'ye kadar düşürdü. Pencereden boynunu uzattı. Baktı, baktı, baktı... Bakışlarıyla röntgenimizi çekti. Kafamın içinden "bu bakışlar hayra alamet deği, amcanın 200 metre ilerde ki virajdan dönüp yanımıza doğru gelip bizi kaçıracağı" hayallerini kurmaya başladım. Bu hayalin gerçek olabiliceğine o kadar çok inandım ki birden kalp atışlarım hızlandı, heyecanlandım. Ölecek gibi hissettim. Kurduğum hayalin hayal olarak kalmadığını, gerçeğe dönüştüğünü ise bir kaç saniye sonra farketmiştik. Adam virajdan dönmüş bize doğru koca bir kamyonla geliyordu. Biz kız kardeşimle deli gibi koşmaya başladık, koşarken korkudan arkama bakamıyorum kız kardeşime "arkaya baksana adam geliyor mu?" diye soruyorum. Kızkardeşim ise: "Sen niye bakmıyorsun?" diye öfkeyle bana soruyor. Adam yüzünden birbirimize girecektik neredeyse. Sonra merdivenlerden plaja doğru inip izimizi kaybettirmişdik.
Cinsel alıcıları açık olan insanları anlıyorum. Bir insan cinselliğin özgür yaşanması gerektiğini düşünüyorsa 24 saat alıcıları açık dolaşır ortalıkta. Yanan her yeşil ışığı değerlendirir fakat her ışığı yeşil olarak görmek doğru mu? Alan razı, satan razı olduğunda "banane" diyebilirimde; alan razı, veren razı değilse işte buna "banane" diyemiyorum. Kimse de banane dememeli....
Dünyada binbir çeşit renk var. Her ne kadar benim dünyamda siyah ve beyaz gibi net renkler olsada bütün renklerin varlığını biliyorum, inkar etmiyorum ve bütün renklerin varlığına saygı duyuyorum. Işığın hangi renk olduğunu anlama çabasına girmeden her ışığa yeşil ışıkmış gibi davranmak, her yeşil ışıkta geçmek ve bu geçiş sonrası kaza yaşanmasına sebep olmanın suçlusu kim? Kırmızı ışığı gördüğünde insanın durması gerekmez mi? Bu konuda içimde ki isyanlarım beni verem etti, yazıya döküldü sözlerim.
....
"Kadın-Erkek eşitliği için kurulan bir planın amacı yerelde kadın-erkek eşitliğini gerçekleştirmeye yönelik kadınların yerel karar alma süreçlerine ve karar mekanızmalarına katılımını artırıcı, kadınların gündelik yaşam koşullarını iyileştirici, yerel plan program ve politika stratejilerini belirlemek, bu stratijilerin uygulanmasını sağlayacak yerel hizmet önerileri geliştirmek, bunun yanında yapılacak ve yapılmakta olan çalışmaların sürdürebilirliliğini sağlamaktır."
Bu planının benle ilgili kısmı ise başkanımızın bu işle ilgili olarak beni görevlendirmek istemesi. Başkanımıza "kadın-erkek eşitliğine inanıyormusunuz?" diye sorduğumda "hayır" cevabını aldım. Bende onun üstüne " kadın-erkek eşitliğine inanmayan bir toplumda bu konuda görevlendirilmek istemediğimi" söyledim. Bakalım kim görevlendirilecek? Kabak başıma patlayacak büyük ihtimalle...
Başkanımıza ve mesai arkadaşlarımdan birine şurada ki videoyu izlettiğimde ise tepkileriyle hayal kırıklığına daha da çok uğradım. Videoyu gülerek, konuşarak izlediler. Video bittiğinde ise; -"Hak eden kadın dayak yermiş!!, hak etmeseler kocaları dövmezmiş, daha çok ezilen ve eziyet gören ise erkeklermiş!!" gibi bir sürü sözler söylediler. Ben ise;
-"O yüzden mi erkek sığınma evleri yok! kadın sığınma evlerinde ise binlerce kadın kalıyor?Sizinle aynı boyutlar da düşünmüyoruz, boşuna tartışmayalım" deyip sustum. Bunları söylediğimde de kabak başıma patladı. Olay yine benim kocama! döndü. "Ben her dediğime evet diyen bir koca bulmalıymışım, insanları dinlemeden susturuyor muşum, konuşturmuyor muşum... mış da mış mış mış....
Siz mükemmelsiniz ya, benimde mükemmel olmam gerek... Sizi de yolda yürürken kamyonlar kovalasın da kaçmak zorunda kalın. Sizde yeşil ışık muamelesi görün ne diyeyim... Erkekler gözümde her geçen gün daha fazla "odun sıfatını" alıyorlar. İstisnalar hariç...

Kalp Krizi

Kalp Krizi ve Sıcak Su
Çinliler ve Japonlar yemeklerinden sonra soğuk su değil sıcak çay içerler. Belki biz de yemekten sonra sıcak bir şeyler içme alışkanlığımızı onlardan edindik. Eğer yemeklerden sonra soğuk şeyler içiyorsanız bu yazı size hitap ediyor. Yemekten sonra soğuk bir şeyler içmek sizi rahatlatabilir. Ancak tükettiğiniz soğuk su katılaşarak yağlı bir madde haline döner ve yavaş bir şekilde sindirilir. Bu asitli tepkime bozularak bağırsakta katı maddelerden daha hızlı bir şekilde emilir. Bir kısmı bağırsağa yapışır. Kısa bir süre sonra tamamen yağ haline döner ve kansere yol açar. Yemekten sonra sıcak su veya çorba içmek en iyisidir.
Kalp krizi hakkında önemli birkaç bilgi :
- Kalp krizi belirtisi her zaman sol kolun uyuşması değildir. Çenedeki şiddetli ağrıların da farkında olun. İlk göğüs ağrınız kalp krizi sırasında gerçekleşmez. (Daha önce mutlaka göğüs ağrınız olmuştur) Mide bulantısı ve şiddetli terleme de önemli kalp krizi belirtilerindendir. Kalp krizi geçiren insanların %60 ı uyurken ölür. Göğüsteki ağrılar sizi uykudan uyandırabilir. Lütfen dikkatli olun ve olanların farkına varın.

22 Aralık 2008 Pazartesi

Haydi Hayırlısı

Dün ki gezide çok güldüm, çok eğlendim. Hava karanlıkken kalktım yataktan. "Uzungöl soğuk olur kalın giyin" dediler. Sabah sıcak yataktan çıktıktan sonra ev soğuk olduğundan, dışarınında soğuk olabileceğini düşünüp ne buldumsa giydim üstüme. Atkı, bere, eldivende cabası. O kadar kalın giyinmişim ki arabada piştim. Beyaz badi giyindiğimden üzerimdeki hırkayı da çıkartamadım. Akşama kadar bir fırının içindeymiş gibi dolandım durdum. İş haricinde bir hobi için insanlar bir araya geldiği için geziye gelen insanların hepsi negatif duygularını -diğer bir isimle bütün dikenlerini-evlerinde bırakıp gelmişti. Herkesin yüzünde bir tebessüm, herkes birbirine karşı saygı içerisinde. Ortam müthiş yani...
Geziden dönüşte yolculuk boyunca yanımdaki arkadaşımla otobüste çalan şarkılara bağıra bağıra eşlik ettik. Otobüstekilerin hepsi uyurken biz gırtlağımızı yırtmakla uğraşıyorduk. Bizim eşsiz(!) sesimize tahammül eden bu insanlar bize sabrederek cenneti hak ettiler!... Espriler havada uçuyordu. Çok keyif aldım. Keşke bu mutluluğumu herkese gönderebilseydim.
Gezi sırasında yemek yediğimiz otelin önüne yaşlı bir kadın geldi. Gün boyu güzel bir fotoğraf çekememiştik. Zamanın yüzünde oluşturduğu kırışıklar ve doğal kıyafetleri ile fotoğraf için çok iyi bir modeldi. Çok geçmeden kadının aklı dengesinin yerinde olmadığını anladık. İnsanlara göre deli (!) olan bu kadın ve bunun gibi insanların gözümde ayrı bir yeri vardır. Deliler! hepimizin yaşadığı dünyadan çok farklı bir dünyada, farklı bir boyutda yaşarlar. Hiç birimizin görmediklerini görürler, hiç birimizin duymadıklarını duyarlar, hiç birimizin söylemeye cesaret edemediği sözleri söylerler, hiç birimizin yapamadığı aykırı hareketleri hiç utanmadan ve gocunmadan yaparlar. Deliler! içimde merak ve korku duygularını uyandırırlar. Arkadaşlar bu deli! kadının fotoğrafını çekerken en ağza alınmadık küfürleri peşi peşine sıraladığında ben durum oldum, yanımdakiler ise kahkahalarla güldüler. Kendisine gülündüğünü gördükçe küfürler daha okkalı, daha ağza alınmayacak ve daha hareretli söylenmeye başladığında ben:
-"Küfür söyleme ama sana hiç yakışmıyor" dediğimde deli! kadın şöyle bir durakladı. Deli! kadına beni gelin diye tanıştırdılar. Deli kadın:
-" Kaç tane çocuğun var? Üç tane mi?" diye sorduğunda, ben elimi kaldırıp iki parmağımı gösterdim. Deli! kadın, arkadaşların verdiği kağıt paraları göstererek:
-"Yanımda bozuk para yok, olsaydı çocuklarına gönderirdim" dedi. Benim üç çocuk istediğim deli! kadına malum mu oldu nedir? Gözlerime çok anlamlı ve içimi okuyormuş gibi bakıyordu, içime bir korku saldı ki anlatamam. Korkunun yanındada başka şeylerde hissettim ama bunları ne dile getirebilrim ne yazabilirim. Sonra yanımdakiler "yan yana durun ikinizin fotoğrafını çekelim" dediler. "Hayır" demeyi kendime yediremediğimden ve kadın yanlış anlar diye gittim yanına. Bu sefer yanımdakiler gaza geldi, kadına: "Şu kızı öp de, öperken fotoğrafını çekelim" demezler mi... Kadın beni iki kere güzelce öptü. Ne öpüş ama, kimse beni böyle candan öpmemiştir. Öperken de fotoğraflarımız çekildi. O an tarihe altın harflerle yazılmış oldu. Gözümüz aydın.
Akşama eve gelir gelmez yattım uyudum, sabaha da zor kalktım. Bugün ise 35 yaşında bir arkadaşımın hafta sonu nişanlandığını duydum. Benim gibi umutsuzlara umut olsun bu konuşmalar.
Arkadaş:
-"Cumartesi nişan yaptım." Haccecan:
-"Yaaaa, kiminle hayırdır?" Arkadaş:
-"Bir kamu kuruluşunda çalışıyor." Haccecan:
-"Banada evlen diye çok baskı yapılıyor. Bu kararı nasıl aldın?" Arkadaş:
-"Evlendirelim seni de canım :) Canım benim arkadaşımdı aslında, çok eski bir arkadaşım değil ama. Öyle verdik işte bu kararı. Artık yaş geçiyodu benim. 35 oldum bu ay. Dedim ki tek başına hayat geçmez." Haccecan:
-"Evet. Aynı düşüncedeyim. Allah hayırlı uğurlu etsin, Allah tamamına erdirsin." Arkadaş:
-"Sağol canım. İnsan yaş geçtikçe daha iyi anlıyor hayatı biri ile paylaşmasının doğru olacağını. Doğru kişiyi hep bekledim ben ve bunun doğru kişi olduğunu düşündüm. Önemli olan kafa yapınız. Aynı şeyleri hissedebilmek düşünebilmek. Aynı şeylerden zevk alabilmek. Doğru kişiyi bulmak ve doğru kişi olmak önemli tabi ama belki de kısmet mi diyelim bilmiyorum ben o kadar çok kişiye kusur buldum ki... Armudun sapı üzümün çöpü misali.. Ama bu bana göre kusursuz... Mümkünmü bir insanın kusursuz olması? Değil tabiki..." Ben:
-"Demekki kısmetin bu kişiydi, gözüne kusursuz göründü." Arkadaş:
-"Evet canım yaa. Kesinlikle ben buna inanıyorum." Haccecan:
-"Bende buna inanıyorum." Arkadaş:
-"Acele edip yanlış karar vermemek lazım. Tabi ben de biraz geç kaldım doğrusunu söylemek gerekirse ama demek ki kaderim böyleydi . Ben biraz kaderciyimdir canım." Haccecan:
- "Bende öyleyim. Günü ve saati gelmeden hiç bir iş olmuyor. Çok sevindim, tekrar tebrik ederim." Arkadaş:
-"Çok sağol canım, darısı başına. İnşallah, doğru insan en yakın zamanda çıkar karşına." Haccecan:
-"Amin sağolasın." Arkadaş:
-"Bana hep diyolardı ki aradığın özellikleri söyle de öylesine bakalım. Aranan bir özellik değil ki o insana karşı kalbinin atması. Sana heyecan vermesi ve birlikte mutlu olacağınıza inanmam ." Haccecan:
-"Evet. Güven, inanç, sevgi, saygı şart." Arkadaş:
-"Kesinlikle canım. Sevgi ve saygıyı hep korumak lazım ve Allah'tan hayırlısını istemek lazım. Ben çok dua ettim. Hayırlısı ise olsun diye. İnşallah öyledir canım." Haccecan:
-"İnşallah. Bütün kalbimle dua ediyorum, inşallah güzel günler sizin olur. Birbiriniz için hayırlı olursunuz."
Sonra "beni nikahına çağıracağını ve ayakkabısının altına ismini yazacağını" söyledi. Ben "en başa beni yaz" dedim tabi. Arkadaş benim düşüncelerime birebir sahip. Bekleme dönemi çok uzun olsada yılmadan beklemiş ve sabretmiş. Doğru insanı bulduğunu düşündüğünde ise "evliliğe varım" demiş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine....
Bugünkü başka bir gelişme ise stajyer öğrencilerimin tekrar benim yanımda staja başlaması. Bu olayı başka sefere anlatırım artık. Yaz yaz usandım...

Arka - Taş

Eski Türklerde askerler savaşırken arkadan gelecek herhangi bir saldırıyı kontrol edebilmek için sırtlarını bir ağaca, kaya veya taşa vererek ok atarlarmış. Atalarımız genelde bozkır hayatı yaşadıkları için bu sırt dayanan nesne genelde bir taş veya kaya olurmuş. Yıllar sonra sırt dayanan taşın ismi ARKA-TAŞ dan ARKADAŞ şeklinde dilimize yerleşmiş ve bugün bile güvenebileceğimiz, bizi arkadan vurmayacak olan, samimiyetine güvendiğimiz kişilere verdiğimiz isimdir.
.....
Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar. Aşk, kendinden emin bir şekilde sorar;
-Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım sen niye varsın ki bu dünyada? Arkadaşlık cevap verir:
- Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için...

20 Aralık 2008 Cumartesi

Yaşasın Haftasonu!...


Fotoğraf
Pazartesiden beklersiniz Cuma'nın gelmesini. Cuma günü gelsede o akşam istediğim saatte yatsam, sabahlara kadar bilgisayarın başında vakit geçirsem, battaniyenin altına girip eliminde kumanda televizyon kanalları arasında hoplaya zıplaya dolaşıp kanepede sızıp kalsam, çağırsam sıkı dostlarımı koyu sohbet eşliğinde sevdiğimiz şeylerden yesek içsek.... gibi bir sürü hayal kurarsınız. Bende bu hayali kuranlardan bir tanesiyim. Bu hayali kuranlar liste haline getirilip sıra numarası verilse listenin ilk başında olmasamda ilk 10 sıralamasına girerdim mutlaka.
Cuma akşamı geç saatlere kadar bilgisayar başında, sandalye tepesindeydim. Sonra sobalı evde oturan çoğu insanın yaptığı gibi evdeki tek sıcak odada kanepeleri açıp, uyuyoruz. Sobalı oda tıklım tıkış. Odada ki üç kanepede dolu. Ben, erkek kardeşim, bir tanesinde de annem yatıyoruz. Öğlen vakitlerine kadar uyu uyuyabildiğin kadar. Oohh keyif ki ne keyif!... Sabah olduğu zaman hemen pencereleri açıyoruz. Oksijen seviyesi -1 seviyelerine düşmüş olduğundan acil temiz havaya ihtiyaç duyuyoruz çünkü. Sonra tekrar sönen sobanın kovasını erkek kardeşim değiştiriyor. Ben bu arada kahvaltıyı hazırlıyorum. Buraya kadar herşey normal. Haftasonun keyfini sürüyoruz ailecek. Peki ya sonrası?
Haccecan 'Süper Haccecan' moduna girmiştir. Başıma bağladığım yemeni ile Süper Haccecan kılığını giymiş oluyorum.
Sonra elime elektrik süpürgesini alıyorum ve başlıyorum tozları çekmeye. Süpürgeyi; halının ve zeminin üstünde sürükledikçe kol kaslarımın kuvvetlendiğini hissediyorum. Süper Haccecanın önünde artık kimse duramıyor. Kanepeleri odanın ortasına çekiyorum. Kanepenin altında "Bize ulaşamaz, burada güvendeyiz" diye düşünen toz zerrelerini hayal kırıklığına uğratıyorum ve yüzümde sadist bir gülümsemeyle onlarıda süpürgeye yutturuyorum . Süpürme işi bittikten sonra elektrikli süpürgeden sonra en önemli yardımcım "saplı bez" (vileda) ile zemin üstünde dans etmeye başlıyorum. Bu dans kolbastı oyunu kadar hareketli bir dans olmakla birlikte baya bir efor gerektiriyor. Dansımız izleyicileri selamlamızla bitiyor. Kanepeler ortada durmuyor tabi yerlerine çekiyorum. Kanapeleri odanın içinde gezdirdikçe güçlenen kol kaslarımın artık kıyafetimin içine sığmadığını farkediyorum. Artık ben Maxi Güçlü Süper Haccecan oluyorum. Artık bütün evi silip süpürecek, banyoyu, tuvaleti yıkacak, pencere kenarlarını silecek, bütün evin tozunu alacak seviyeye ulaşmışımdır ve akşama kadar bu koşuşturmaca devam edecektir. Maxi Haccecan olduğumda sinirli ve gergin olduğumu bilen ev ahalisi ise savunma moduna geçmiştir, iş yapar gibi görünmektedirler ve ortalıkta görünmemektedirler.
.....
İşler bittikten sonra oturduğumda bende bitmişimdir. Oturduğumda farkediyorum bittiğimi ve artık "Min Haccecan" dönemi başlamıştır.
-"Ya ben çok yorgunum, bana su getirirmisin?
-"Belim ağrıyor, belime bir masaj yaparmısın?"
-"Ya evi dağıtmayın daha yeni temizledim."
Bir hafta boyu hayalini kurduğum haftasonumun keyfine diyecek yok tabi. Keyifki ne keyif!... Biraz önce ise kanapeleri yine yerlerinden oynatmakla meşguldük. Eee uykumuz geldi yatacağız ve kanepeleri açmamız gerek. O da ne? Kanepeyi açtığımda odanın kapısı açılmıyor. Gece tuvalete kalkan olursa ne olacak, yatağa yapacak değiller ya...
-"Olmadı anne! tut ucundan biraz daha şöyle çek." Kanepeyi biraz döndürdükten sonra,
-" Ya olmadı. Biraz daha şu tarafa it."
Neyse kanapeyi odanın ortasına koyduğumuzda kapı açıldı neyseki. Odanın ortasında duran kanepede kim yatacak tahmin edin... Evettt doğru tahmin.. Minmax Haccecan...
Sabah erkenden geziye gideceğim, evde kalanlar kanepeyi yerine götürmekle uğraşsın artık!...

19 Aralık 2008 Cuma

Evlen artık!...

Bayram için gittiğim memleketimden döndüğüm gün, mesai arkadaşlarımla görüşeyim diye odalarına gittim. Arkadaş dediğime bakma, hepsi annem yaşında hatta annemden büyükler. Oturduğum da sohbetlerine beş dadika dayanamadım kaçtım yanlarından.
-Bak kız kardeşin evlendi, sen hala koca bulamadın.
-Ne olur yine başlamayın x abla.
-E yalan mı bak hala sen bekarsın.
-Lütfen ama.. Her yerde aynı şeyleri dinlemekten yoruldum. Memlekette komşular bile bana koca bulmaya çalıştı.
-Evlen artık sende.
-"Ben gidiyorum." dedim kalktım ayağa. Kolumdan tuttu. Zor kurtardım kolumu. Sonra çıktım odadan.
Daha odalarına tövbe gitmem. Allahtan artık odam onların oturduğu katta değil. Bana ulaşmaları kolay oluyordu. Kapıdan laflarını sokup sokup gidiyolardı. Hanfendiler bir kat çıkmaya üşendiklerinden lafda sokamıyorlar. Telefonumda arızalı. Kaç gündür kafa dinliyorum. Oh beee. Bir kaç gün sonra yine başlarlar. "Sen hiç gelmiyorsun, bizimle hiç çay içmiyorsun." diye.
Geçen sene yanımda staj yapan öğrencilerime "kuzularım" derdim. Ben çay içmediğimden kızları çay almaya gönderirdim hanfendilerin odasına. Geç bir vakitte çay almaya gönderirdim ki, onlar çaylarını içmiş olsunlar da, kuzularımın aldığı çaylar gözlerine batmasın diye. Bir kaç gün "Gidip çay alın" dediysem de oralı olup gidip çay almadılar. Meğersem kuzularım çayını alırken hanfendilerden bir tanesi:
-"Çay ve şeker çabuk bitiyor. Bu ay fazla para toplayalım" diye laf söylemiş. Kuzularımda bu lafın üstüne gurur yapmışlar, "Haccecan abla biz bir daha çay içmeyeceğiz"diye tepkilerini koydular. Neden gidip çay almadıklarını öğrendiğim zaman öfkemi siz tahmin edemeyebilirsiniz ama ben iyi bilirim. Hemen gidip kızların çay parasını verdim. Ama bunu usulünce yaptım. Hiç bir laf sokmadan çay içmediğim halde, kendi içtiğim çay parası diye para verdim onlara. Kızlar artık çay almadı, bende ısrar etmedim. Öğrencinin içtiği iki bardak çayı maddi zarar sanan hanfendilerle arama aşılmaz uçurumlar girdi. Bunun gibi o kadar olay yaşadım ki onlarla.. Onları kınamıyorum, küçükde görmüyorum ama onlarla aynı boyutlarda değilim. Ne onlar beni, ne ben onları anlayabiliyorum. Benden 7-8 yaş küçük insanlarla daha iyi anlaşıyorum valla.
Dün annemi muayene ettirmek için doktora getirdim. Annemi gören herkes; "kim bu" der gibi yüzüme baktı. "Annem" dediğimde ise "aaa annen ne kadar genç" diye şaşkınlıklarını dile getirdiler. "Sende 14 yaşında nişanlan, 15 yaşında evlenip 17 yaşında doğur sende genç görünürsün" dedim. Tabi içimden dedim. Eczaneye gittiğimde ordaki kızında tepkisi aynı oldu. "Annen mi?" diye sorup "Aaa ne kadar genç" diye düşüncelerini dile getirdi. Annem sevindi tabi "kızımla aynı yaşta görünüyorum" diye. O kadar acı ve zorluk görmesine rağmen her şeye inat hala dimdik ayakta ve genç. Haklı bir sevinç yaşadı. Çok kansızmış annem. Ona iyi bakmam gerekiyor.
Bu olaydan sonra şunu anladım. Burada ki insanlar için gizemli bir havam var. Beni merak ediyorlar. Ser verip sır vermiyorum kendimle ilgili onlara ya onlara göre ben çok farklı geliyorum.
...
Arkadaş ile aramda geçen sohbeti yorumsuz olarak yazıyorum.
Arkadaş:
-"Sana bi şey söyleyeceğim vaktin var mı?" Haccecan:
-"Söle canım." Arkadaş:
-"Teyzemin komşusunun bişeyiyle beni tanıştırmak istediler. Israr ettiler mecbur numaramı verdim. İstanbulda özel hastanede çalışıyormuş. Neyse çocuk beni hemen aradı. Ben "Hasan bey" diyorum o bana "sen" diyor. Sanki kaç yıldır sevgiliymişiz gibi konuştu deli oldum. İlk konuşmada hemen bi şey söylemedim. Sonraki gün arkadaşlık düşünmediğimi söyledim. Telefon kapandı. Ardından msj attı bana." Haccecan:
-"Eeee" (Karşılıklı diyalogda ne kadar aktifim görüyorsun değil mi?) Arkadaş:
-"Oraya gelince görüşelim seninde düşüncen bu" deyince sinir oldum . Hemen mesaj attım; "Görüşmek istemiyorum" diye. O da msj attı "Bende zaten seni aramayı düşünmüyorum"" diye. Haccecan:
-"Tam gerizekalıymış. Allah kurtarmış." Arkadaşım:
-"Bizi evlendirmeye o kadar meraklılar ki... Hiç bir şeye bakmayacaklar neredeyse. Konuşmasını bi duysan. Güya beni tanımak için bana bir sürü soru sordu. Konuşmalarından tanışmaya değmeyecek biri olduğu o kadar açık belli oldu ki... Kızkardeşim anneme kızdı. Kızkardeşim anneme; "Eğitim durumunu göz önünde bulundurun önemli bişey" dedi. Ben söyleyince pek önemli olmuyor." Haccecan:
-Kızkardeşine evlen diye karışıyorlar mı? Arkadaşım:
-Evet ama o uzakta ya pek başarılı olamıyorlar. Oraya da buradan gidenler kızkardeşime gitmeyi ihmal etmedi yani. " Haccecan:
-Annenlere de kızamıyorum. Bekarlığın sonuda iyi değil. Kendilerine göre doğru olanı yapıyorlar. Şimdiye kadar "kimseye bakmayın" diyenler şimdi "koca bulun" diye ağlıyolar. Gelde işin içinden çık. Arkadaşım :
-"Doğru haklısın. Karşıdaki insana öyle hop diye atlamamak gerek. Sanki tanıştığım insanı hemen kabul etmek zorundaymışım gibi davranıyolar. "Hayır" deyincede "Bir daha senin işine karışmıyacağım" diyorlar. Ne yapacağımı bilmiyorum. Rabbime havale ediyorum O bilir ne yapacağını."
Yorumsuz yayınlıyorum dedim ama söylemeden duramayacağım. Nedir bu birbirimize uyguladığımız baskı. Ömrüm, üstüme uygulanan baskılara karşı direnmekle geçti. Hala öyle. Baskıyla evlenip mutsuz olan çiftlerin, mutsuz yuvalarda büyüyen çocukların vebalini kim ödeyecek? Sevmediği kadınlarla birlikte evli olmak zorunda kalan erkekler ya yuvasını terk ediyor, ya da şiddete başvuruyor. Maddi güvencesi olmayan evli kadınlar ise mutsuz olarak evliliklerini devam ettiriyorlar. Mutsuz olan kadın istemeyerek yapar ev işlerini, çocuğuna gereken sevgiyi ve ilgiyi veremez. İstemeden yaptığı için çocuğunu sevsede hissettiremez bunu. Baskı, bayan olsun erkek olsun bütün insanlara uygulanıyor. Bende dahil bir çok tanıdığım baskı altında. Bencilliktir belki ama bu konuda yalnız olmamak o kadar güzel ki... Baskıya karşı birlik ve beraberliğe davet ediyorum bütün baskıdan bunalan insanları.
Baskı demişken, Yunanistan'da ki şiddet gösterileri hakkında içten içe seviniyorum. Orada ki gençliğin otoriteye, yöneticilere, işsizliğe, ekonomik krize karşı tepkileri içten içe beni gıdıklıyor. Tepkilerini şiddet olarak değilde daha demokratik olarak göstermelerini isterdim fakat tepkilerinden işin son hadde vardığı da belli oluyor. Avrupa Birliği üyesi olan Yunanistan'ın ekonomik çöküntüde olduğunu birlikten aldığı paralarla gizliyormuş. Ama olayları şuradan daha detaylı ve farklı açıdan okuyabilirsiniz.
Dış etkenlere karşı etkilenmemek için kendimi bir kafesin içine hapsetmek isterdim. Kimsenin söylediğini takmayayım, kimseyi duymayayım, kimse için üzelmeyeyim isterdim. Fakat bu mümkün değil. Kulağınız varsa ve sağır değilseniz duyarsınız, gözünüz varsa ve kör değilseniz görürsünüz, duygularınız varsa duygusuz değilseniz hissedersiniz. Üstümüze uygulanan bütün baskıları duyuyorum, görüyorum, hissediyorum... İç dünyama yönelsem dış dünyadan daha karmaşık ve savaş halinde. Yunanistan da ki bütün gençlik gelmiş de harp ediyorlar kafamın içinde. Hangisiyle baş edeyim ben?
Sonra mı? Sonra zaten bir kafesin içinde olduğumu hatırlıyorum ve acayip rahatlıyorum...

Dingonun Ahırı


Atlı Tramvaylar zamanında, tramvaylar 2 atla çekilirken dik Şişhane yokuşunu çıkabilmek için Azapkapı' dan takviye at alarak yokuşu çıkabilirlermiş. Tramvay bu haliyle Taksim' e kadar gelir, burada çıkartılan atlar, -bu gün Taksim alanının batı kısmındaki sular idaresi bölgesi ile Fransız Konsolosluğu arasında- bir ahırda bir süre dinlendirildikten sonra tramvaya bağlanmadan boş olarak Azapkapı' ya götürülürlermiş.Taksim' deki bu ahırı Dingo adlı bir Rum vatandaş işletirmiş. Gün boyu bir sürü atın girip çıkmasından dolayı dilimizdeki '' Burası Dingo' nun ahırımı giren çıkan belli değil '' sözünün buradan geldiği söylenir.