Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

28 Ekim 2021 Perşembe

Bir Atım Olsa...

 


Bir atım olsa

Yeleleri rüzgarla uçuşup ulaşsa göğe

Şaha kalktığında atsa üzerinde ki(n)leri

Baksa bana

Alsa beni

Gitsek beraber sonsuzluğa

Rüzgar ardımızda kalır

Yetişemez bize…

Onu da alır yanımıza

Katarız tozu dumana

Çıksam şu bedenden dar geliyor 

Hayallerim beni  kılıyor

Çıksa ortaya hakikat artık


26.10.2021

 Haccecan


26 Ekim 2021 Salı

Tahtacı Fatma

 

Burada ki 1979  Uluslararası Çocuk yılı vesilesiyle Tahtacı Fatma adıyla yapılan belgeselle ilgili görüşlerime ait yazıdır.

Belgeseli, “Tahtacı Fatma, Ben ve Hakikat” düzlemlerinde ki bakış açılarıyla ayrı ayrı değerlendirmeye çalışacağım.

Tahtacı Fatma… Acıdaşım. 1967 doğumlu Tahtacı Fatma’nın 12 yaşında ki döneminin gösterildiği film kesitinde, kıyaslama içine girerek acılar içinde girdiğini görüyorum. Taşıma su ile bulaşık yıkayan, sırtına bağladığı kardeşi ile ev işleri yapmaya çalışan, katır üzerinde dağlara ağaç kesmeye giden Fatma, yerleşik hayata geçemediği için eziklik içerisinde. Ormanda ağaç kesen işçilere o yıllarda tahtacı olarak adlandırıldığını ifade ediyor. Abisi kendini aşan kat be kat ağır ağaç kesme motorunu kullanırken, eğitim hayatına devam etmenin okuyan herkesin iş bulamayacağı gerekçesiyle gereksiz olduğunu vurguluyor. O yıllarda da iş bulabilmek için eğitimin yeterli olmadığını Fatma’nın abisinin yorumundan anlayabiliyoruz. Fatma baltayla ağaçların dallarını, ağaç gövdesinin kabuklarını kesiyor. Yaşlarının çok üzerinde beden ve zihinsel zorlukların üstesinden gelmek zorunda bırakılıyorlar. Fatma’nın babası ise sosyal hakların yetersizliğinden, orman işçilerinin devlet tarafından sayılmadığından, sahipsizlik ve çaresizlik duyguları ile kuşanmış olarak üvey evlat muamelesi gördüklerinden bahsediyordu.

Ben … Tahtacı Fatma’dan 16 Yıl sonra ben dünyaya gelmişim. Belgesel benim doğumumdan 4 yıl önce çekilmiş. Tahtacı Fatma’nın yaşlarına geldiğimde ev işleri, kardeş bakımı ve bahçe işlerini de üstlenmiş birisi olarak onunla birebir empati yapabiliyorum. O yaşlarda işlerin ağırlığı ve yaşam koşulları hakkında ufkum dar olduğu için çok kıyaslama yapamasam da bir şeylerin eksikliğini hissediyordum tabi. Bir çocuk için olmazsa olmaz tek şey sevgi duygusuydu. Bazen aç yatmak, yırtık – eski giymek çocukların çok umurlarında olduğu konular değildi. En azından benim açımdan değildi. İnsan bedeni bu eksiklikleri bir şekilde telafi ediyorken, insan ruhu bir tek sevginin eksikliğini telafi edemiyor(muş). Çocuğun yaşam koşullarının zor bir ortamda yetişmesi onu çok daha güçlü yapıyor sadece sevgisi eksik olmasın yeter. Neyin ne olduğunu büyüdükten sonra anlıyor insan. Çocuklukta sadece yaşadıklarınıza ait deneyim, bilgi biriktirip, gözlem yapıyorsunuz.   

Hakikat … Belgeselde şikayet edebilmeleri, bunları dile getirmeleri (ki bu konuda çok iyi kelimeler kullanıp kendilerini çok güzel ifade ediyorlar)  belirli bir bilinç düzeyine yükselebilmiş olduklarını gösteriyor. Bu büyük bir başarı. Bu başarının nedeni ise bence Atatürk’ ün önderliğinde kurulmuş olan Cumhuriyet yönetimiydi. Lev-hi Mahfuz’da ne diyordu. İlk çağlarda insanlar beklentisizken, bu çağda mutsuzluğu deneyimliyorduk. Mutsuzluğun farkında olup, eksiklikleri dile getirebildiğimiz çağlara ulaştık. 

Ayrıca belgeselde kullanılan ağaç motorunun varlığından birkaç nesil öncesinin haberi bile yokken, bir çocuğun onu tek başına kullanıp birkaç günlük işi birkaç saatte yapabiliyor olması da bence insanlığın büyük bir başarısı. Kişisel tekamüllerin, yönetimlerden çok ileride olduğu çok açık. Bu böyle olmalı da. Bireyler aydınlanmalı ki, yönetimlere aydınlık olanlar gelsin…

Kişisel bir tespitim de. Bu belgesel filmi yapan Suha Arın' ın belgesel için ödeneği kendi cebinden vermesi ve beklentisizlik içinde yaptığı filmden bir çok ödül almasıydı. Kişinin haberi olmasa bile doğru iş doğru niyet ile er ya da geç başarıya ulaşıyor. 

Tahtacı Fatma hakkında yıllar sonra yapılan haber burada… 

Bu yazıyı yazmama sebep olan yazara sevgi ve selamlarımla….

22 Ekim 2021 Cuma

Aileyi İlk Ziyaret

 

Cennet’ten kovulmadığın gibi Cehennem’e de sürülmeyeceksin. Yer, gök ve ikisi arasındakiler… Tüm bu yatırım senden bir günahkâr yaratmak için değildi. Tanrı varoluşu, bir “halife yaratma” süreci olarak özetledi. Bu ne demektir biliyor musun? Bu, varoluşun kaçınılmaz yazgısının halifeler yaratmak olduğudur. Bu arada, halife dediğimde zihninin “dört Halife” de ki halifeye gittiğini biliyorum. Yakında, Tanrının halifeye ne anlam yüklediğini öğreneceksin. Tanrı-Adem-Melekler üçgeni, aslında zahir ve batın kavramlarının çok güzel bir açıklayıcısıdır. İslam felsefesinde zahir ve batın kavramlarının çok güzel bir açıklayıcıdır. İslam felsefesinde zahir, yüzeyde ki gerçektir. Batın ise derinlerde yatan manadır. Melekler, tekamül sürecinde insanın kirlenişini zahir olarak görebilmekte ve buna göre yargıda bulunmaktadır. Rabb’a göre insanın büründüğü tüm bu haller, tekamül etme sürecinin doğal bir parçasıdır. “Ben sizin bilmediğinizi bilirim”den kasıt derinlerdeki anlam yani batındır. buRAK özDEMİR Levh-i Mahfuz

Karşıda ki’nin ailesiyle tanışmak için onların evine gideceğim o gün. Zemin katta dahil 3 katlı bir evleri vardı. Zemin katta annesi, babası, kendisi yaşıyordu. Orta katta abisi, yengesi ve 4 çocukları kalıyordu. En üst katı da Karşıda ki evlendiği zaman o otursun diye yapmışlardı. Evlerine gittiğimde babası herkes gibi normal konuşuyordu. Karşıda ki babasının hasta olduğunu söylemişti ama garip hiçbir şey hissetmemiştim. En çok babasının davranışlarından değil Karşıda ki’nin davranışlarında bir gariplik vardı. Babasıyla arama oturmuş sanki arada bariyerlik yapmaya çalışıyordu. Kolunu koltuğun arkasına uzatmış, kolu benim başımın hizasına gelmişti. Annesinin yanında beni sahiplenmiş gibi bu duruşu hiç hoşuma gitmemişti. Aileni görmeye geldim ben beni sahiplen diye değil!!! Kolunu arkamdan çek diye onu uyardım. Babası konuştuğunda onu susturmaya çalışıyorlardı. Hoş geldin kızım diyordu bana. Her hasta keşke onun gibi sağlam olsa!  diye düşünmüş hiçbir gariplik hissetmiştim. Aslında Karşıda kinin onu red etmemem için gerçekleri sakladığını çok sonra anlayacaktım. 

Akşam yemeği için üst kata abisinin evine çıkmıştık. Orta gelirli bir Anadolu eviydi. Tıpkı Karşıda ki’nin babası gibi abisi de şoförlük yaparak geçimini sağlıyordu. Yengesi evlerinin bahçesinde inek bakıyordu, bahçeyi ekip diyordu. Yengesinin yaptığı kuru fasulye, pilav, turşu, ayran menüsüyle karnımı doyurmuştum. Hazır bulduğum yemeği yalayıp yuttum. 

Karşıda ki'nde beni en çok çeken şeylerin başında onun yanında kendimi özgür hissediyor olmamdı. Düşüncelerime fikirlerime saygı gösteriyor, çok olgunsun ve kendini geliştirmişsin diyordu. Özgürlük benim olmazsa olmazımdı. Yanında esir alınmış gibi hissettiğim bir adamla yan yana durmak bile beni boğuyordu.

Yemekten sonra alt kata indik. Karşıda ki ortalar da yoktu. Abisi konuşuyordu. Üst katta ki evin yer döşemesi olarak laminant istemişsin. Babamlar bu evi yapalı 40 sene oluyor, bu evin üstüne biz bir kat attık, onun üstüne atılan kata laminant için şap atarsak bu evin tabanı onu kaldırır mı bilmiyorum dedi. Laminant isteğimi Karşıda ki ile konuşmuş bunu da emrivaki olarak da söylememiştim. Bu konudan abisinin haberinin olmasına bozulmuştum. Tanışmaya geldiğim bu evde beni evlendirip üst kata taşımışlar gibi tavırları beni boğmaya başladı. O böyle konuştukça bana stres bastı, öksürmeye başladım. Ama nasıl bir öksürük… Ciğerlerim ağzımdan çıkacak… Her şey çok hızlı ilerliyor!! Karşıda ki’ni yeni kabul etmişim sen nerden çıktın be adam!!! Alarm alarm.. Herşey kontrolümden çıkmaya başlıyordu. Kontrol manyağı Haccecan kaçıp gitmek istiyordu. Ona hiç cevap veremediğim için içimde koca bir isyan duygusu belirmişti. Ailede en çok kiminle çatışacağım belli olmuştu!!! Abi!!!

Kaf dağının ardında ki evime dönüş yolunda Karşıda ki ile ilk büyük kavgamızı yapmaya başlamıştık.

-Bu evinizi ilk ziyaretim, daha ortada fol yok yumurta yok. Tanımaya gelmişim aileni. Bu ev mevzusunu niye açtı abin? Abin bizim oturacağımız eve ne karışıyor ki? demiştim.

 Ben bağırdıkça Karşıda ki de alttan almıyordu.. İlk defa!!…

-Abim o benim, bize ön ayak oluyor, yardımcı oluyor ne var ki bunda?

-Daha evlilik kararı almadık, benim ailemin hiçbir şeyden haberi yok senin ailen oturacağımız eve, döşemesine bile karar verdi!!!   

Kontrolsüz bir şekilde bağırmaya ve abisinden taraf olmaya devam ettiğinde beynime kan sıçradı. Hareket halinde ki arabanın kapısını açtım, dur çabuk ineceğim ben dedim…Durmadı.. Durmazsan atlarım dedim.. Kendimi arabanın dışına doğru biraz çektim.  Kimse bana bağıramaz. Sen kim olursun be!!!  O gün benim ne kadar ileri gidebileceğimi görmüş oldu. Korkuyu gördüm gözlerinde. Geri adım attı…  Bir deli olduğumun farkına vardığı o anın ardından teslimiyette peşinden geldi. Bundan sonra hiçbir zaman tartışmalarımızda abisinden taraf olmayacaktı.  İkimizin de kızgınlık sebebi abisi olacaktı… Hala söyler, ben seni idare etmezsem bu ilişki yürümez diye… Haklı mıydı? Değil tabi. Ben haklıyım her zaman. Bennnn!!!

Devam edecek !!!

19 Ekim 2021 Salı

∞ giden yolda Öfke...

 

“Her şey benim zannettiğimden farklı olabilir.” Sözlerinin beni çok mutlu ettiğini bilmeni istiyorum. Tanrı “ben sana inanıyorum” diyen herkese durumlarını bildirir. Tanrıya inanmak, O’nun herkesten daha fazla bilgiye haiz olduğunu kabul etmektir. Bu da, inandıklarının yanlış olabileceği ihtimaline açık olmaktır. “Sana inanıyorum ama en zaten her şeyi biliyorum.” Bu ifadenin “sana inanmıyorum”dan hiçbir farklı yoktur. “Sana, beni ikna ettiğinde fikirlerimi değiştirecek kadar çok inanıyorum”. Tanrıyı en çok mutlu edecek söz budur. Sen zihnini serbest bırakıp kendini açtığında, boşluğu doldurmak Rabb’a aittir. Levhi Mahfuz - buRAK özDEMİR

Bütün kainatın merkezi nerededir? Merkez sensin, benim. Merkez hepimiziz.  Senin özün merkez… İçinden gelen özde ki gücü açığa çıkart.. Sonsuzluk senin içinde bir hızla dönüyor. İçinde ki gücü kontrol etmeyi öğrendiğinde farkına varmaya başlıyorsun. Kontrol etmeyi bilmeden bu güce kavuştuğunda aklını kaybetmen an meselesi. Farkına vardığında gücü içinden çıkarıp onu karşına al. Ne yapmak istediğini sor. Rolünün ne olduğunu sana söyleyecektir. Değişim kapımızda. Bu değişim de rolünün ne olduğunu bilip hareket edersen bu değişimin bir parçası olursun. Ya da o değişimin önünde duran herkes gibi helak olursun… Değişim… değişim… değişim…

“Kaç kere yaptın” diyerek ruhumda tamir edemediğim yaralar açan babamla evin içinde saklambaç oynuyordum. Kıran, döken oydu ama kaçan bendim! Kırıldığımda kaçıp, saklanmak gibi bir huyum var. Bu huyu bu zamanlarda edinmiş olmalıyım. Bir zaman sonra babamda ondan kaçtığımı fark etmiş olacak ki arka balkona çağırıp kendisine tuhaf davranmamın nedenini sordu. Hatırlamıyor musun? dedim. Hayır dedi. Yaptığını söylediğim de özür dilemişti benden. Ancak o özür ayık olduğu zamanlara aitti. Bu kaç kere yaptın sorusu başka bir akşam sarhoşken tekrar söylediğinde artık alttan almayacaktım. Bütün öfkemle yüzüne bağırmaya başlamıştım. Ben asla öyle bir şey yapmam, yapmayacağım da diye bağırarak evin dış kapısına doğru koşmaya başladım. Kapı kilitliydi. Kilitli kapılar Haccecan’ı durdurabilir mi? Tabi ki hayır… Çıktım çatıya, çatıdan aşağı pencere korkuluklarına tutunarak indim ve sokaklarda koşmaya başladım gecenin bir yarısı. Ne kadar koştum bilmiyorum. Abim peşimden gelip beni zorlayarak eve tekrar geri getirdi. Benim hiçbir şeyi alttan almayan bu yapım alkolik babamı daha da kışkırtıyordu. Evde en çok benim üzerime geliyordu. Geceleri en çok beni sıcak yatağımdan kaldırıp saçma şarhoş muhabbetlerini dinlemek zorunda bırakıyordu…

Normal bir ailede yetişseydim nasıl biri olurdum diye düşünüyordum bazen. Öfke.. Offf o tadına doyamadığım öfke duygusu. Benim mayam öfke ile yoğurulmuştu. İçimde ki gücü dışarı çıkartmak için öfke duygusu çok işime yarıyordu. Bu yazıları yazarken bile kulağımda hırçın asi müzik eşliğinde öfke duygusunu kullanarak yazabiliyorum. Öfke duygusunu ehlileştirdim ben. O benim yakıtım. Yaşam enerjim. Öfkem seni çok seviyorum… Ancak babamı içimde affedebilmek için daha çok zamana ihtiyacım vardı. Hayat, benim affetmeyi öğrenmem için daha hazır olmadığımı bildiğinden  affetmeyi öğretecek olayları henüz karşıma çıkarmıyordu. 

Karşıda ki de beni en çok çeken şeylerden biride onu ve onun hiçbir huyunu babama benzetmiyor oluşumdu.

Günlerden bir gün Karşıda ki ile şehir merkezinde geziyoruz. Arabayı otoparktan çıkartırken görevlinin  otopark ücreti olarak söylediği parayı çok bulmuştu Karşıda ki. İtiraz etmişti. Buralar kamuya açık alanlar buradan bu kadar para kesmeye ne hakkınız var diyordu. Görevlide cevap verdikçe konu tartışmaya dönüşmüştü. Onun bu asi haline ilk defa şahit olmuştum. Oradan ayrıldıktan sonra "orada ki görevli de senin gibi işçi. Yanlış adama itiraz ediyorsun. Eğer yüreğin varsa çık belediye başkanının karşısına ona itiraz et" demiştim Karşıda kine. Kendisi de iletişim bilmeyen asi insanlardan dert yanarken şimdi aynısını kendisi yapmıştı. Ben onu hep yanımda ki gibi sakin sanıyorken içinden bir canavar çıkmıştı. Çok şaşırmıştım.  Lan yoksa bu bana rol mü yapıyor? İçime bir kurt düştü şimdi…

Devam edecek…  

15 Ekim 2021 Cuma

İlk Sevgili...

 


İçinde yaşadığın o kuvvetli boşluk ve peşinden ettiğin o dua, çok büyük bir duaydı küçüğüm. Peşinden pek çok başka şeyi hayal/dua ettiğin için, o günkü büyük duanı ancak ben sana hatırlattığım için hatırlayabildin. Oysa, o günden bugüne kadar yaşadığın hayatın her aşamasının anafikrini, farketmemiş olsan da, o günkü o büyük dua oluşturdu. Yeni bir din yazdık birlikte… Yeni ama bir o kadar da eski. Eski ama bir o kadar da yeni bir din. Bu süreçte, benim rolüme gelince… O güne kadar seni o serzenişe götüren hayatı sana yaşatan benim. Ben sadece duayı kabul ya da reddeden olmadım. Sen o duayı edensin, ben ise aynı zamanda o duayı ettirenim. Ben ve sen… Biz’i birbirimizden ayırmak hiç ama hiç kolay değil… buRAK özDEMİR- Levhi Mahfuz


Yol kenarında yürüyorum. Karşıda'kini bekliyorum. Yürüyerek bekliyorum!! Yerinde duramayan ben için başka bir şey mümkün görünmüyor. Arabayla beni alacak diye yol kenarında yürüyordum. Yürürken gelip beni alırdı nasılsa. . Hava rüzgarlı, soğuk bir kış günü.. Yarım saat oldu hala gelmemişti. Bekletiliyordum yine!! Kızmaya başlamıştım. Beklemek benim kaderim mi!!  İçimde ki bu sabırsız, her şeye celallenen Haccecan’ı sakinleştirmeye uğraşıyorum. Baya bir sonra geldi arabayla, yanımda durdu. Nerde kaldın diye sorduğumda bir işim vardı geciktim demişti.  Hay senin işine! Bu soğuk havada beni yürüttün ya! Aslında iç sesim daha ağır konuşur da ben kamuya açık alanda frenliyorum kendimi. Bir şey demedim. Bu içimde ki canavarı konuşmaması için nasıl zapt ediyorum birde bana sorun. Bir süre sonra rüzgar da saçım başım ne hale geldi diye arabanın önünde ki aynayı aşağıya indirmemle birlikte araya sıkışmış bir şey kucağıma düştü… Elime aldım bakıyorum bu ne diye.. Yaprağı olmayan bir sapı olan küçücük bir gül… Şaşkın şaşkın bakıyorum. Hiç beklemiyordum. Karşıda'kine bakıyorum yola bakıyor bana hiç bakmıyor. O hali o tavrı. Allah’ım sana geliyorum. Yüzümde şu anda da beliren şebek ifade, o günde yüzümde belirmişti. Mahcubiyet, utangaçlık, sevinç.. Karışık bir duygu demeti... Civarda ki bütün ilçede ki çiçekçilere uğrayıp gül aradığından gecikmiş meğersem. Normalde yüzüne bakılacak gibi olmayan kısa saplı, yapraksız, küçücük bu gül için çok yer dolaşıp nihayet bunu bulabilmişti. Başka hiç bir gül kalmamıştı. O gül ile benim kalbime de bir ok atmayı başarmıştı.

Çiçek, hediye ve sürpriz konusunda beni hiçbir zaman aç bırakmadı Karşıda ki… Ama yine de beni gerçekten sevdiğini burada bahsettiğim kulağımdan kiri  eliyle aldığı, bu esnada beni mahcup etmeyen tavrından sonra hissetmiştim.  Ardından bana söylediği "ben senden iğrenmiyorum ki" sözüydü. Kadınlar genelde çiçekten böcekten hoşlanır diyenler yanılıyor. Herkes kendi için doğru kişiyi bulduğunda suyun akıp yolunu bulması gibi gerçekleşiyormuş her şey. Doğru kişiyi bulduğunuzda çiçeğe de, böceğe de, elmaslara da, altınlara da ihtiyaç duymuyorsunuz.  Sevgi size doğru aktığında sizde verici konuma geliyormuşsunuz. İlişkiler dans gibi, karşılıklı ritmlere ayak uydurmakmış. Sizin için açılmayacak kapıların ardında bekleyip durmak yerine size doğru açılmış kapılara yönelmek hayat yolunu çok daha kolay ve hasarsız atlatmanızı sağlıyormuş. 

Artık bir sevgilim vardı 29 yaşında!!! Bu ilişkinin nereye varacağı çok belliydi. Niyeti en başından beri evlilik olan Karşıda ki ile bu sürece koşar adım gidiyorduk. Evlilik benim için ne anlama geliyordu? Korkunç bir azap. Hapis hayatı. Zulüm ve işkence. İçinde doğduğum, büyüdüğüm evlilik tam bir cehennem azabıydı. Tutarsız bir baba, her şeyi alttan alan iyi niyetli bir anne. Annem sürekli olarak babam tarafından aşağılanırdı. Her davranışını kafasına vura vura rencide ederdi. Kavganın, gürültünün, huzursuzluğun, mutsuzluğun eksik olmadığı bir ortamda doğduğum için asla evlenmeyeceğim diye kendime sözler vererek büyümüştüm. Bu ortamın dışında çocukluğumda yaşadığım bir çok travmada vardı. Erkeklerin yüzüne bakamamamın, internet üzerinden sohbet edebilmemin nedeni de bu travmalardan sadece birisiydi. Genç bir kızken alkol alan babam beni başka bir odaya alıp “kaç kişiyle yaptın” diye vurmaya başlamıştı. Yüreğimde o kadar derin bir acı hissetmiştim ki o sözlerin ardından vurduğu yerler hiç mi hiç acımamıştı bile. Babam tarafından orospu muamelesi görmek korkunç bir yıkım yapmıştı kişiliğimde. O akşamdan sonra erkeklerle aramda ulaşılamaz uçurumlar açılmıştı.  Orospu olmadığımı ispat etmek için erkeklerden uzak duruyordum. Konuşurken kekeleyen, kendine güvensiz, yüzü gülmeyen bir ergenlik geçirmiştim.

 Bu kadar travma dolu geçmişe sahip birisi evlenmeli mi? Ben evliliğe layık mıydım? Bilmiyordum…

devam edecek... 

13 Ekim 2021 Çarşamba

Hızır ile Musa

 

Hızır ile Musa

Musa, aklını kullanmayarak Hızır’a tabi olsaydı, Hızır’ın yaptıklarına sesini çıkarmasaydı ne olurdu? Musa sıradan bir insan olurdu. Hızır’a tabi olmadığından, yaptığı haksızlıklara itiraz ettiğinden, aklını Hızır’ın emrine sunmadığından peygamber oldu. Kendini arayan Musa, Hızır’a tabi olarak kendini bulacağını sanırken, ona tabi olmayı ret ettiğinde kendini bulduğu yola girmişti. Kendi gücünü başkasına tabi olmayarak bulmuştu. Aklını başkalarının ellerine vermiş herkesin son zamanları bu zamanlar. Her alanda artık bireyselleşmenin arttığı zamanlar. Bireyselleşemeyen, kendi iradesini eline alamayan, kendi özüne dönemeyen herkes kendisini bulması için musibetler yağmuruna tutulacak. Hastalıklar, felaketler, aile içi cinayetler, iç çatışmaları. Her yerde her an patlamaya hazır bomba yüklü insanlar… İnsanların iradelerini ellerinde tutan bütün dini, siyasi, ekonomik yapılar yıkılacak. Savaş meydanlarında farklı topluluklar arasında yapılan savaşlar ile kazanılan hakka artık özgürlük denilmeyecek. Bireyin kendi özünü bulması için kendisiyle yaptığı çatışmalar sonucu kazandığı luğa özgürlük denilecek. Savaşlar devam ediyor… Daha çetin ve zorlu. Cepheler her yerde. 8 milyar kadar cephe var….   

Karşıda ki ve Haccecan

3 ay dere,  tepe, cadde, sokak yürüdüğümüz Karşıda’ki artık evime de gelmeye başlamıştı. Evde beraber yemek hazırlıyor, ardından birlikte bulaşık yıkıyorduk. Kitap okuyor, televizyon izliyorduk. Bu arada Karadeniz’e duyduğum hislerim yüzünden öfkeli Haccecan hiç susmuyordu. Hem Karadeniz’e hem Karşıda’ ki ne ihanet ediyormuşum hisleri sarıp sarmalasa da mantığım bu konuda artık yüreğimi dinlemiyordu. Mantıklı Haccecan Karadeniz konusunda her şeyi fazlasıyla yaptığımı, ilişkiye dönüşmeyen bir arkadaşlığa sadakat yüzünden bilgisayar başında ne kadar daha süre geçireceğimi sorup duruyordu. Hayat kısaydı. Onunla dolu dolu geçen 4 yıl yeter artık. Karadeniz tarafından kaç kere daha red edilmen gerek? O senin arkadaşın… O senin arkadaşın… O senin arkadaşın deyip duruyordu…

Aşk Tesadüfleri Sever Filmini beraber izlediğimiz bir akşam filmin sonunda ağlamaya başlamıştım. Karşıda’ki ben ağlarken sarılmıştı bana. Ne bir soru, ne başka bir şey… Sadece sarıldı…Onun sarılmasıyla birlikte benim içimden duygu yüklü bulutlar fırtınaya dönüşmüş gözlerimden dışarı fışkırıyordu… Kendimi kontrol edemiyordum. Zırıl zırıl, hüngür hüngür, püngür püngür ağlıyordum… Duygu yüklü olduğumda genelde dışarı gülerek tepki veren ben o akşam ağlamayı tercih etmiştim. Yanında çekinmeden ağlayacağım, bunu yaparken neden ağlıyorsun diye sormayan bir adam. Hayatta böyle bir insan vardı evet ve o benim yanımdaydı. Onun o sessizliği, sakin yapısı bana o kadar iyi geliyordu ki… Kendimle savaş halindeyken Karşıda ki ile yarış hali içine girmemek biraz olsun dinlenmemi sağlıyordu. İçimde birikmiş ne varsa o akşam gözyaşları ile dışarı akıyordu. Karşıda ki’ne  ruhsal olarak bağlandığım an o akşamdı.

Devam... edecek...

11 Ekim 2021 Pazartesi

Aşk Mı? Sevgi Mi ?

 

Aşk…Çocukluğunda duygusal gelişimimi tamamlamamış, ruh dünyası karmakarışık olan ben için aşk çok zorlayıcıydı. Benim çapım belliydi.  Duygu nedir, nasıl yaşanır, nasıl kontrol edildiğini bilmeyen ben duygu çorbası içinde yüzüyorken birde üstüne aşık olmuştum. Bu çorba yeterince karışıkken üstüne birde aşk el blenderı ile son ayarda karıştırılınca her şey ters düz oldu bende. Bütün ayarlarım bozuldu. Ruh dünyamda tam bir deprem etkisi yaptı. Bu deprem benim ya bitişim olacaktı ya da kendimi yeniden var ettiğim bir fırsata dönüşecekti. Bütün her şey dümdüz olmuşken her şeyi yeniden yapabilirdim. Bu benim içimde ki gücü kullanmayı becerip beceremeyeceğimle ilgiliydi. Bu gücün bende  olduğunu biliyordum ve hissediyordum da. O kitap olmasa bunları düşünüyor bile olmayacaktım. İyi ki karşıma çıktı.  

Oysa hayatında her şeyi sütliman olan birisine ne kadar da yakışırdı aşk… Her şey o kadar sakin, yolunda gidiyorken her şeyin alt üst olması o kişinin hayatına ne kadar büyük heyecan getirirdi.  

Sevgi … Karşıda ki sevgi dolu gözlerle ellerimi tuttuğunda hiçbir şey hissetmemiştim. Sevgiyle tutulan elden kalbe yol inmiyormuş.  Ellerimden ateşler çıkıp, gökyüzüne doğru hava fişek ışıkları patlamıyormuş… Şimşekler çakıp, fırtınalar kopmuyormuş…  Oysa aşkı nasıl öğrenmiştim. Alev alev yanacaktı ortalık… Hep bu aşk filmleri yüzünden… Filmlerden aşkı öğrenirsen olacağı bu!!  Hiçbir sınır tanımayan aşk tanımımın sınırlarını daraltma kararı almıştım. Sevgiyi kimseden dilenmeyecek, ekrana bakarak bir makinadan aracılığıyla almaya çalışmayacaktım artık. Hayal dünyamda he şey o kadar tos pembeydi ki…  Hayal dünyamı gerçeklikle uyumlamam gerekiyordu. Beni sevecek ve sayacak birisiyle birlikte olacaktım. Bu kadar. Başka hiçbir beklenti olmayacaktı…  İlişki de aşama aşama ilerleyecektim. Sevgili de neymiş diye düşünürken sevgili olamadığım biriyle evlenmeme kararını da aldım. Sonu evlilik ile bitmese de sevgili deneyimini yaşayacaktım. Evlilik kurumuna tecrübesiz girmeyecektim. Bu konuda ki katı kuralımı da kaldırdım. Öff her taraf kural bu ne ya… Kendimi kalın duvarlı surların ardında ki şatoya hapsetmeyecektim artık. Aileden gelen ne kadar empoze edilmiş doğru varsa hepsini sorgulayacaktım. Ruhsal olarak kaldırabileceğim her deneyime artık kendimi açacaktım. Bu topraklarda kadın olduğum için uymam gereken ne kadar kural, üzerime atıl ne varsa hepsini atacaktım. Kendi kurallarımı da sınırlarımı da ben belirleyecektim. Her şey benim elimde. Sevgi’nin ne olduğunu bilmeyen bana, sevgiyi öğretmesi için Karşıda’kini seçmiştim. Ona güveniyordum. İlk önce görüşme talebi ondan geldiği için ilk adımı atma sırası hep ondaydı. Avantaj bendeydi. O adım attıktan sonra ben atacaktım. Adımlarına göre kendimi ayarlardım nasılsa… Bu konuda uzman olmasam da zekiyimdir ayıptır söylemesi mutlaka ayak uydururdum.  Derin bakışlardan gelen sevgisinin kalbime inmesine çok daha zaman vardı.  Bu ortadaydı. Sevgide annelik gibi bir süreçmiş… Annelik doğurmakla hissedilecek bir duygu olmadığı gibi ilişkilerde sevginin oluşması da bir süreçmiş…  Sevgiyi hissetmedim diye terk etse imişim hayatımın en büyük hatasını yapıyor olurmuşum. Artık sezgilerimi de dinleyecektim. Sezgilerim benim el fenerimdi. Bir sürü bilginin içinde doğrunun ne olduğuna sezgilerimin karar vermesine izin verecektim. Hata yapsam bile asla pişmanlık duymayacaktım. Pişmanlıkları da içimde uzatıp durmayacaktım. Pişmanlıklarımı tecrübe yıldızı olarak alnıma takacaktım. Bu hayatı dibine kadar yaşayacaktım. Ruhumda hissettiğim her şeyi ortaya çıkartacaktım. Kendimi kısıtlamaktan da artık vazgeçecektim.

Aşk mı Sevgi mi sorusunun cevabı ise her ikisi de derim. Hangisinin size nasıl yön vereceğini tecrübe etmeden asla bilemezsiniz. Tecrübelere kollarınızı açın, korkmayın. Başınıza hangisi gelirse gelsin deneyimleyin. Sevgi’de, aşk da bitebilir. Çok normal.. Ruhunuza öğrettiklerine teşekkür edip vedalaşın. Dostça ayrılın… Bu kadar…

Yaşam koçu gibi hissettim kendimi J Umarım ihtiyacı olanlara şifa oluyorumdur. Valla hiçbir kârım yok.. Ama illa para vereceğiz derseniz iban numaramı atarım size olur biter J  

7 Ekim 2021 Perşembe

Vahşi At...

 



Öfke, kin, nefret, aşk, sevgi, özlem, arzu… İçimde yaşadığım bütün duyguları yoğun olarak tabiri caizse dibine kadar hissederek yaşar(ım)dım.  Off … O duyguların oluşturduğu fırtınalarla dolu bir denizde boğuşuyordum. Azgın duygu sularının içinde ne boğuluyordum ne de sağ kalıyordum. Bu benim lanetimdi… Her hissi doruklarda hissetmek, dünyanın bir ucunda ki acı çeken insanlar için de dahil her şahit olduğum olay, durum karşısında  acı hissetmek!! Ey hat… Yeter bu kadar acı.. Herkesin aşk acısını, hüznünü paylaşmak, hissetmek… Nedeni bilmediğim acılar için öfke, nefret… Herkesten ve her şeyden sorumluydum. Bu sorumluluğu ne zaman yük edindim onu da bilmiyordum. Bu dünyaya duygu hamallığı yapmaya mı geldim ben ya!!! Bunun omuzlarıma ne kadar ağır bir yük olduğunun farkında da değildim. Bu duygular ben de her zaman vardı. Bu dünya da hiç huzur görmemiş birisi huzurun tanımını bilemez. Mutsuzluğu olması gereken durum olarak sanır. O kadar alışıldık, bildik duygu ki. Başka türlüsünün olabileceğini dahi düşünemezsiniz. Varlığını bildiğin tek şeyi iç çatışmalarını, yalnızlığı bir yanım hiç bırakmak istemiyordu. Tek bildiğim oydu çünkü.  Duygusuz olmayı  istediğim anlar çok olmuştur. Artık duygularıma olan bakış açımda değişti. Ben varsam onlar da olmalıydı. Onlar olduğu için bu hayatı hissediyorum. Onlar artık benim lanetim değil en candan yol arkadaşımdı…

Karşıda ki yanımda iken öfkeli Haccecan’ın sesi çıkmıyordu ama yanım da yokken öfke denizinde ki dalgalar da boğuşuyordum. Ben ne yapıyorum ya, bu kim? Hayatım da ne işi var? Ben her şeyi aşabilecek güçlü birisiydim. Ne gerek var ki şimdi böyle bir ilişkiye. Telefonda onu hep tersliyordum. Her şeyi kızma sebebi olarak görüyordum. Benim her terslememe, her duygu fırtınalarıma sakinlikle cevap veriyor, alttan alıyor. Allah’ım çıldıracağım. Hayır öyle değil, senin de bağırman gerek. Kavga çıkart ne olur. Bana bir bahane ver. Seni boğazlayayım, dalayım sana…  Senin de kızman gerek bana. Yok arkadaş, kızmıyor, alttan alıyor sürekli… Bu adam bu kadar nasıl sakin kalıyor ben bu kadar öfke doluyken!!! Eşitlik ilkem yüzünden sınırı da aşamıyordum. Beni kızdırmayan birini sebepsiz yere kızdırmak kendimi suçlu hissettiriyordu. Aramız da ki mesajlaşmaları yazdığım deftere baktım geçen gün. Onu bir yandan fırçalarken bir yandan da desteklemişim J Bak böyle böyle yapıyorum ama sende kendini şöyle şöyle hazırla demişim. Onunla internet üzerinden yaptığım uzun sohbetler olmadığından konuşulanları yayınlayamıyorum. Onun yerine de konuşmak, her şeyi yazıya dökmek bana düşüyor şimdi. Bloğumda Karşıda ki'nin yerini de alması gerekiyor. Haccecan’ın tarihinde ki hak ettiği yeri almalı…

Filmlerde olur ya .. Kovboyların peşinde olduğu hiç ehlileştiremedikleri vahşi bir at vardır. Bu at ben oluyorum bu arada… Uçsuz bucaksız kırlarda koşup duruyordur. Sürekli koşuyordur. Nereye neden koştuğunu bilmeyen bu atı yakalamak için peşinden bir sürü insan kovalıyordur. Kimisi kement atıyor, kimisi tuzak kuruyor, kimisi kırbaçlıyor… At hepsine arka ayaklarıyla çifte atıp kaçmayı başarmıştır. Bir kaçının kafasını da parçalamıştır bu arada. Bir gün güçlü kuvvetli bir sürü kovboyların arasından sönük, cılız, tiz, zavallı kimsenin dikkatini çekmeyen bir kovboy, atın yanına sessiz sedasız gelip okşamaya başlamıştır onu. At şaşırmıştır.  Bu ne be!! Bu ne yapıyor? Hım ilginçmiş bu. Daha önce kimse yanıma böyle yaklaşmamıştı. Korkulacak biri gibi durmuyor. Dur şunu biraz inceleyeyim!!

Sevgi insana her şeyi yaptırıyordu. Bana olan sabrının tek sebebi sevgisiydi. Bu hiç tanık olmadığım davranış bana çok ilginç gelmişti. Onu çok zorlarsam kaçıp gidecek diye de korkuyorum bir yandan. Sevgi… Sevgi… Ne kadar sıcak gelmişti oysa. Sevginin sıcaklığı beni çekiyordu ama bunun bende bir karşılığı yoktu. Nasıl yaşanır bilmiyordum. Karşında daha önce hiç görmediğin bir varlığı görsen anlam veremediğin o şeyi anlamlandırana kadar uzun uzun bakarsın ya. Bende bakıyordum öylece. Eve arabayla bıraktığı bir akşam onun gözlerinde sevgi dolu bakışları ile benim elimi tuttuğunda ne hissetmiştim? Hiç bir şey…  

Devam edecek...

6 Ekim 2021 Çarşamba

Ölüm... Ölüm... Ölüm...

                   Kaynak 


Ölüm .. Ölüm… Ölüm… 
Kelimeleri tekrar tekrar peş peşe söylediğinde hissettirdiği çağrışımlar ne kadar da çabuk değişiyor…

Ölüm gibi çıplak bir gerçek ise hayatın her döneminde farklı farklı bir anlamlara bürünüyormuş. Eskiden lanet okuduğum ölüme şu an çok şükür iyi ki var diyorum. Ölüm artık benim için koşarak gideceğim bir gerçek… Kafamda yapmam gereken birkaç şey var. Onlar için ömür istiyorum sadece..

 Orhan’ın anısına bu yazıyı satırları yazıyorum. Ölüm haberini biraz önce aldım. İlk önce şok duygusu, ağlama hissi ve ardından akan gözyaşları. Ölümüne bireysel açıdan bakınca çok üzüldüm. Sonsuzluk katından baktığımda da iyi ki öldün be Orhan… O kadar acı çekiyordun ki.. Neden çektiğini anlamadığın bu acılar sana daha da çok acı veriyordu. Acıları neden yaşadığını anladığın başka hayatlarda umarım çektiklerinin sana acı vermediği kıvama gelirsin…

Annesi genç iken bir adam tarafından hamile bırakılmış. İstenmeyen bir bebek olarak dünyaya gelen Orhan’ı dayıları sosyal esirgeme kurumuna bırakmış. Annesine ise bebeğinin öldüğünü söylemişler. Bu ağır romanın ağırlığı daha bitecek gibi değil. Orta okulda kolunda çıkan kitle için görevliler doktora götürmüş onu… Taa Ankara’lara.. O gündür bugündür Orhan hiç kısa kollu bir şey giymedi. Sol kolu diğer koluna göre çok daha geniş ve büyük.. Sürekli tedavi görüyordu. Kimselere göstermedi kolunu.

Devlet tarafından atanıp yanıma geldiğinde bu kara çocuktan çok ürkmüştüm. Masamın yanına çömelip kafasını masamın üzerine koydu. Deli mi ne? Napıyor bu be!! "Abla bana burada sahip çıkar mısın?" dedi bana. Allah’ım yarabbim ben Güzin Abla mıyım be. Koca adamsın sahip çıkılmaya ihtiyacın mı var senin? Soğuk ve mesafeliydim. Sonra sonra davranışlarına anlam verebildim. Sahip çıkan kimsesi olmayan çocuklar büyüdüklerinde de hep sahip çıkacak birisi ararmış. Beni kendisini koruyup kollamak için seçmişti. O gündür bu gündür nasihat üstüne nasihat. Azar, fırça. Hizaya girsin istiyordum. Bu rolü benim üzerime kim yapıştırdı Allah’ım…Ben herkesin ablası mıyım? Her şeyi ben mi düşüneceğim? Bu kadar zeki olmak zorunda mıydım!!! Senin lanetin benim karşıma çıktığında da devam etti Orhan.. Benim azarlarımı işitmek gibi bir kaderi hak edecek ne yaptın Orhan? Kaderinin ağırlığı üstüne bindikçe biniyor…

 Bir kere aşık oldu. Kızın ismini koluna yazdırdı. O kızda başka birisiyle nişanlandı. 

 En büyük hayali kendisine hiç babalık yapmayan adamın karşısına dikilip hesap sormaktı. Bunu da yapamadı… 

 İşe gelemezdi çoğu zaman, bunun mahcubiyetini de yaşar, hastanede yatarken çekilmiş fotoğraflarını çekip atardı. Ağrıdan dayanamadığını söylediği ses kayıtlarını atardı. Üzülürdük, üzülürdüm. Lakin elden bir şey gelmezdi. En son mide, bağırsak.. Bütün vücuda yayılmıştı kanser… Hayata ne kadar kızgındın ki kızgınlığın seni de yaktı bitirdi Orhan.. Girdiği ağır ameliyattan sağ çıkmış ancak yoğun bakımdan çıkamadı. Ruhun şad, yolun açık olsun. Başka hayatlarda umarım karşıma sahip çıkmanı istediğim ablan olarak değil de derin sohbetler edebildiğim bir Bilge olarak karşılaşırız.. Seni özleyeceğim.. 

Beraber çalıştığım odada ikinci mesai arkadaşımı sonsuzluğa yolcu ettim. Ölüm hep çevremde… Kafamda yapmam gereken birkaç şey var. Onlar için ömür istiyorum sadece. Bu yapmak istediğim şeylerin heyecanı olmasa kimse bağlayamaz beni buraya…

1 Ekim 2021 Cuma

KulaK

                   Kaynak 
 

Biz sadece, sezgileri açık, zihni berrak, gönlü güzel insanlara seslenebiliriz. Onlara seslenmek bizim için yeterlidir. Sayıları sandığından fazla olan o insanlar, seçilmiş insanlardır. Ömrü boyunca Rabdan harekete geç emri beklemiş, Tanrının sadık askerleridir. Ve yeminler olsun ki, o emir gelmiştir.

Burada övgülenen, kitaplara iman eden ile kastedilen “kitap kurdu” insanlar değildir. Kitap okumak güzel bir alışkanlıktır. Fakat bazen kitaplar okuduklarımızı hayata geçirmemek için “sığındığımız” limanlar olurlar. Kitaba iman eden ile kastedilen, inançlarını yönetebilen insanlardır. Alıştığına değil ikna olduğuna iman… ( Levhi Mahfuz… BuRAK  özDEMİR )

 Kendi değerini bilmeyen bir ruh,  yerinin ne olduğunu bilmediği bu dünyaya bambaşka bir gözle bakmayı da bilemez. Bu dünya çok kötü ve yaşanmaya değmez diye düşünür. Kendi değerini belirlemesi için görevlendirdiği kendisi yine ona hak ettiği değeri vermeyecektir. Savaşlar, çatışmalar, yaşanılan ruhsal acılar… Bunların hepsi algını güçlendirmek içindi. Kendi değerini fark ettiğin de bakış açında değişecek.  Kendi iç hesaplaşmalarını aşan kişi ancak çevresinde ki kişiler, ırklar, dinler, ülkeler arası çatışmaları nasıl aşacağını anlayacaktır. Çatışmaları içinde bitiren kişinin zihni artık dünyaya dışardan bakan bakış açısıyla bakabilecek hatta galaksilerin ötesinden hatta hatta Tanrı’nın bakış açısıyla algılayabilecek düzeye gelecek. Bu aşamaya geçiş zorlu. Zoru sevmiyorsan hiç yanaşma. Söylediklerim çok uçuk mu geldi? Zamanı gelmemiştir senin için… İçinde ki çatışmalarına geri dön… Ta ki çatışmaktan yoruluncaya kadar. Sonra buraya tekrar gel ve okumaya kaldığın yerden devam et.  

Bir hafta sonu tatilinde denize karşı bir bankta oturuyorum. Gökyüzü masmavi. Hafif esen rüzgara ayak uyduran deniz de hafif dalgalı. Mevsimlerden kış.  Yanımda da Karşıda ki oturuyor. Sohbet ederken birden  işaret parmağını benim sol kulağımın içine soktu. Napıyor bu be?! Kulağımın içinde ki kulak kirini parmağıyla alıp dışarı attı.  Aman Allah’ım. Utansam mı, mahcup mu olsam… Pis pasaklı Haccecan. Karşıda ki'nin yüzüne şaşkın şaşkın bakıyorum. Bana “Ben senden iğrenmiyorum ki” dedi. O esnada ki o rahatlığı, doğallığı, beni zerre mahcup etmeyen tavrı… Allah’ım sana geliyorum. Benden utanmayan, benden iğrenmeyen bir adam… Karşıda ki beni her halimle kabul etmişti çoktan. Benim onu kabul etmem için vakit tanıyordu bana. Derede ıslandığı gün kurulanmak için pantolonunu çıkarttıktan sonra “Ben senden utanmıyorum ki” sözü.. O kadar ince naif bir söz ki aslında. Normalde kadınlar hep utanmalı ve sakınmalı diye genel bir algı varken o sözü ile "normalde ben kadınlardan sakınırım ama seni kendimden sakınmam gereken biri olarak görmüyorum" mesajını veriyordu. Beni özel alanına sokmaya layık görmüştü. Bunu ne zaman hak ettim ben!!!

Karşıda ki’nin babası büyük bir trafik kazası geçirmiş, kaza sırasında arabadan fırlayarak asfalt yola kafasının üzerine düşmüş kafasına aldığı ağır hasar nedeniyle beyninin bir çok bölümü ağır hasar görmüştü. Onu ameliyat eden doktor “kendine geldikten sonra eski babanızı beklemeyin” demişti. Kendine geldikten sonra ne olacağı tam bir sürpriz olacaktı. Haftalarca beklediği babası gözlerini açtığından günlerce hiç konuşmamış, tepki vermesi için vücudunu sıkıp çekiştirdiklerinde zora ki tuhaf sesler çıkartmıştı. Kazadan sonra ailecek büyük sıkıntılar çekmişler.  Karşıda ki  “babam hasta” diyordu. Bu hasta sözünün karşılığının ne olduğunu anlamam için daha çok zaman vardı.

 Bana acını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Rutin giden bir hayat ne kadar da sıkıcıydı. Her şeyin mükemmel olduğu, her istediğimin önüne geldiği, aşacağın hiçbir şey olmadığı düz yollar ne kadar da kolay olurdu ama bir o kadar da sıkıcı… Cennet’e kavuşmak isteyen varsa benim girme hakkımı da kullanabilir. Cennet dedikleri yer bana göre cehennem… Karşılaştığı acı olayları aşan veya acılarıyla  birlikte hayatına devam edebilen insanlar her zaman gözümde çok değerliydi. Karşıda ki'nin bende ki değeri her geçen gün artıyordu…

Devam ediyordu...

28 Eylül 2021 Salı

Deprem

 

Deprem’lerin olduğu yeri sallayan, çarpan, yıkan, yok eden, öldüren, parçalayan etkisinin yanında insanın ruh dünyasında da aynı etkisi vardı. Depremin ardından gidenler için değil de kalanlar için her şey daha yeni başlıyordu. İki dünyaları da yıkılmış insanların gözlerinde ki o keder… Girecek ne evleri kaldı, ne de koynuna girecekleri kocaları, sevecekleri çocukları… Bu kadar acı neden? Neden? Neden sorusunun cevabı ardından gelen o isyanlar… İçlerinde yanan o cehennemler… İnkarlar…

Büyük acıların ardından gelen o isyana sıkı tutun… Ruh dünyanın baştan aşağı yıkılması gerekiyordu baştan şekil vermen için. Eskinin yenilenmesi için yıkılmasından başka bir çaresi yok maalesef. O isyanın ardından her şey ama her şeyi yeniden yapacak gücün içinden geldiğini göreceksin. Evini her şeyiyle yeniden yapacaksın, gidenin yeri dolmayacak ama bıraktığı acılar seni yepyeni bir sen yapacak… Tek şart var. Yapacağın yeni senin eskisinden daha iyi olmasına niyet etmek. Geçmişe takılmamak. Acına takılıp yenilenmeyi kabul etmediğinde cehennem ateşleri seni bekliyor olacak…

Karşıda ki ile hiçbir şey ite kaka olmuyordu. Çocukluğun da onu seven ablaları, babası, annesi vardı. Annesinin bütün negatifliğine rağmen babası tarafından her zaman nazlandığını söylüyordu. Her hafta sonları çevrelerinde ki gezilecek yerlere hep beraber gider gezerlermiş. Sevgiyi babasından gördüğü gibi Karşıda ki sevgiyi  göstermeyi de biliyordu. Ne haddi aşıyordu, ne de geri duruyordu. Saygı da asla ama asla kusur etmiyordu. Çok yol yürüttüm ona… Benim evime gelmesi için bile yürüyerek 3 km yokuş çıkması gerekiyordu. İnerken de yolu uzatmak için 6 km'lik yolu tercih ediyorduk.   

Onunla ilgili kafamda takılan noktalar yok muydu? Tabi ki vardı… Bir kere hiç sosyal değildi. Ama gittiğim bütün sosyal ortamlara girme cesaretini gösteriyordu. Hiç kitap okumuyordu. Ancak asla kitap okumam diye bir söylemde de bulunmuyordu. Değişime açıktı. Karşıdaki'ni kendi seviyeme denk görmeyen bir yanım vardı. Seviye!! Alarm alarm. Bu kelime beynimde şimşeklerin çakmasına neden oldu. Dur bir dakika bununla ilgili geçmiş kayıtlarıma bakmam gerek. Hayatımda beni kendi seviyesinden aşağı gören iki kişi vardı. Birisi  tanıdık kadın bir öğretmen, diğeri ise Karadeniz. Kendilerini üst seviyede gören bu iki insanda yalnızdı. Kendilerini diğerlerinden ayrı bir seviyede görerek yalnızlığı deneyimledikleri özel bir alanda yaşıyordu ikisi de. Kendilerini gördükleri seviye üst seviye değildi ancak onlar öyle algılıyordu. Ben bir bok olmadığımı kabul ettiğime, yalnız bir hayat sürmek istemediğime göre kendimi Karşıdaki’den  üst seviyede görmemeliydim. O kitapta ne yazıyordu. Hepimiz sonsuzluğun parçalarıydık, hepimizin kat ettiği mesafe ve hız farklı olsa da istikamet aynıydı. Benden geri kaldı diye onu küçük görmek kibir değil miydi? Kibir benlik miydi? Asla. Ona alt seviyedeymiş gibi bakmamaya çalışacaktım. Benim açlığını hissettiğim iki konuya odaklanacaktım. Sevgi ve saygı. İçimde ki öfkeli Haccecan seviye konusunda konuşmaya devam ediyordu sürekli. Sen bundan daha iyilerine layıksın!! Sen daha  zekisin!! O senin kadar zeki değil!! Senin kadar maaş almıyor!!! Onu susturuyordum. Yüz yüze yaşadığım ilk gerçek ilişkiyi benim egom yüzünden bitirmeye hiç niyetim yoktu. Tartışmalarda oturup çözebiliyorduk, özür dilemekten de kesinlikle gocunmuyordu. Olumsuzlukları benim aşamayacağım boyutta değildi, eksiklikleri benim tamamlayamayacağım kadar çok değildi. Onda ki boşlukları ben doldurabilirdim. Benim öfke anlarımda sakinleştirici etkisi, alttan alması, o anlar da bana özel alan tanıması, anlayışlı olması... Bu öfkeyle kimse daha önce baş etmeye uğraşmamıştı bile. Beni yavaş yavaş tüketen bu öfkeli hallerimden kaçmamıştı... Benimle böyle uğraşan, önemseyen  birisine sırtımı dönebilir miydim? Tabi ki hayır... Değişmeye karar vermiştim. Bu değişimden ilk nasibini alması gereken içimde ki bu herkese ve her şeye karşı hissettiğim yoğun öfke duygusuydu. Bu duyguyla nasıl baş edeceğimi henüz bilmiyordum... Daha çok zamana ihtiyacım vardı... Karşıda ki'nde bu kadar sevgi ve sabır var mıydı bilmiyordum... 

Devam edecek...   

24 Eylül 2021 Cuma

Dere

Her anın ama her anın çok değerli olduğunu bilseydin, bilmekte yetmiyor tabi bir de bunu deneyimleseydin… Anlardan oluşan luğun içinde yüzdüğünü hissetseydin acıların diner miydi? Dünyaya yine de böyle küser miydin? Dünya’nın sonu cennete çıkıyor. İnanmıyorsun değil mi? İnanmıyorsan bu deneyimi algılayacak zamanın gelmemiştir. Zorlama kendini. İçinde yandığın azap eninde sonunda cennete getirecek seni… DONA sözü.

 

Karşıda ki ile görüşmelerimiz son hız devam ediyor. Şehirde yürüyoruz… Tarihi bilmiyorum. Günlerden bir gün işte. Yıllar öncesini hatırlamam mümkün değil o kadar da zeki olamam ya!! Hayatında hiç yürümediği kadar yol yürütmüştüm Karşıda ki'ne. Ama bir kez şikayet bile etmemişti.  Yanımda olduğu için mutlu görünüyordu.  O kadar sıradan ki… Taraftarı olduğu takımın maçına bilet bulamadı diye saha kenarlarında ki direklere çıkıp maç izliyormuş. Okuduğu yüksek okulda ki geçirdiği günlerden bahsediyordu. Ne bir faaliyet, ne kitap, ne başka bir şey… Başka ilden maç izlemek için gelip gidiyormuş.  Avam ne olacak…   Aman Allah’ım benim her yanımdan sosyallik akıyordu.  Sergiler, geziler, faaliyetler, denetimler… Karşımda ki asgari ücretli olarak çalışıyormuş. Benim maaşımın yarısından az para kazanıyor.  Ay ne kadar da az para kazanıyor. Maaşımla ezerim lan seni… İsteseydin İstanbul Boğazının kenarında yalıda oturabileceğin bir seçeneğinde vardı. Zenginlik isteseydin bu seçenek de çıktı karşına. Her şeyi kıyaslayan sesi konuşturmayacaktım. Ben bir bok olduğumun farkına varmıştım. Ben sadece o anda ne hissediyorsam onu doyasıya yaşayacaktım. İçimde ki herkese karşı öfkeli Haccecan’ın onun yanında sesi çıkmıyordu. Bam tellerimin hiç birine basmıyordu. Yürüyoruz. Dur bakalım bu yürüyüşün sonu nereye çıkacak?

Tanıdığımın aracı olduğu birisiyle görüşmeye başladığım için güven duygusu vardı. Ses tonunda ki o sakinlik, konuşurken yavaş ve neredeyse duymakta zorlandığım ses tonuyla, ağırlığıyla beni sakinleştiriyordu. Yıllarca beni görürmüş yollarda. Hoşuna gidermişim. Kafasında bir yerlerde hep varmışım. Karşıma tam zamanında ve olması gereken yerde çıkmıştı. Daha önce çıkmış olsaydı yanaşamazdı bile…

Hafta sonları buluşuyorduk genelde. Bir hafta sonu değişiklik olsun diye ilçenin tenha mahallerinde yürüyorduk. Mahalleleri geçmiş köylerde yürüyorduk. Meraklı bakışlar arasında yürüdük yürüdük… En sonunda bir dereye gelmiştik. Dere Haccecan’ın geçemeyeceği bir dere değildi. Ulan ben ne yollar, ne dağlar geçmişim bu dereyi mi geçemicem be!! Karşıda ki eğilmiş “sırtıma çık seni derenin karşısına geçireyim” dedi. Yok daha neler? Bu sözleri birkaç kez tekrar etti. O kadar kesin konuştu ki hayır diyemedim. Çıktım sırtına. Bir adım… İki adım derken ayağı kaydı Karşıda ki’nin. Hoppp .. Cuuppp .. Senin kadar kilom var benim be!!! Karşıda ki  belden aşağısı hep su içinde kalmıştı. Ben ucuz atlatmıştım paçalarım ıslanmıştı sadece. Kahkahalarla gülüyordum. O hali o kadar komikti ki… O kendini kurulamaya uğraşırken ben dakikalarca gülmüştüm. Kurutmak için pantolonunu çıkardı. Deeesturrrr dedim. “Ben senden utanmıyorum ki” dedi. Beni hangi ara bu kadar kabullenmişti inanın hiç farkında değildim. Ama bu sözü ılık ılık içime akmıştı. (Burada gözlerim yaşardı yazarken) Karşımda ki yavaş yavaş yanımda ki yerini almaya başlıyordu.

Devam edecek…

Kendime not: Yazdığım anlarda kendimle ilgili bir şey farkettim. Eski Haccecan’ın ruh hallerinin hepsi içimde duruyormuş. Ben hangisini ortaya çıkartsam veya hangisi çıkmak isterse fışkırır gibi dışarı çıkıyor. Yaşamak tam olarak da buydu…

23 Eylül 2021 Perşembe

Bilgisayara format attım bekliyorum...

 

İnsanlık, eski sürüm işletim sistemi yüklü bilgisayar gibi. Bu bilgisayarda o kadar çok virüs var ki. Hackerlar da sürekli iş başında. Bilgisayar sürekli hata veriyor. Çalışmıyor. Topyekûn format  atıp yepyeni bir işletim sistemi yüklememiz gerek. İsteyen istediği gibi programı yükleyip kendi hayatını istediği gibi yaşasın. Mümkün mü? Mümkün. Her şeyi sil baştan yazmalıyız. Her şeyi ama her şeyi… İnsanlığın sıkıntılarının baş nedeni batıl yani güncelliğini kaybetmiş virüs yüklü işletim sistemi. Bu bilgiler her alanda ama her alanda var. Batıl bilgiler görevini tamamladı. Onları geri dönüşüm kutusuna değil direkt  'luğa göndermemiz gerek. İnsanlığın bilgileri eski sürüm olduğu için karşılaştığımız olaylar hep aynı.  Kurban rolünü üstlenmiş insanlarla aynı kötü senaryoyu yaşayıp duruyorduk. Hakikat bilgilerine ihtiyaç vardı. İnsanlığı her alanda ama her alanda hazırlayacak, güncelleyecek bir işletim sistemi var mı? Cevap. Var.  Nerede mi? Cevap o kitap. 

Erciş depreminden sonra bir arkadaşımın aracılığıyla telefonla birisi aramıştı beni. Tanışmak için. Aynı meslekten birisi. Hayatımda duyduğum en sönük, durgun, anlaşılması zor sese sahipti karşıda ki. Sesi o kadar derinden geliyordu ki. Anlamak için "efendim anlamadım" diye tekrar tekrar soruyordum. Biraz konuşup kapattık. Senin de hiç şansın yoktu!!!  

 Artık cılız sesli olduğu için kimseyi red etmeye gücümde yoktu halimde… Ruhsal olarak o kadar açtım ki… Aradığım sadece huzur ve sevgi… Çok şey mi istiyorum? Bir yudum sevgiye o kadar muhtaç haldeydim ki… Birisi gelip o yangını söndürsün ne olur? Fırtınalardan, kendimle savaşmaktan yorulmuştum. Ön yargılı olmamaya kararlıydım. Artık akışa bırakacaktım. Yüz yüze görüşme fırsatı verecektim ona.   

Bir restoranda aracı arkadaş ve Karşıdaki ile  oturduk. Karşıda ki hiç konuşmadı. Utangaçlığından mı konuşamadı? Biz hep aracı arkadaşla konuşuyorduk. Aracı arkadaşın da çenesi maşallah. Susmak bilmiyor.  Sadece yemek yiyerek kalktık.  Yüz yüze verdiğim ilk fırsat fırsata dönüşemedi. Ne oldu şimdi? Ne konuştuk ne bi şey… Aç karnımızı doyurmuştuk. Ama ben ruhum aç olarak masadan kalktım. O güne ait hatırladığım bana hiç itici gelmediği, çekici de gelmemişti. 

Bir akşam yine telefonla aramıştı Karşıda ki. İş çıkışı ertesi gün yemeğe davet ediyordu beni. İtici gelmediyse ikinci şansı da vereyim bari. Herkesi itekleyen, red eden Haccecan’ı susturmaya kararlıydım. Yüz yüze ikinci fırsat mı bu? Vay be… Bu bir devrim…Özden gelen ruhuna bakacaktım artık. Bunun için gereken zamanı verecektim. 

Ertesi gün iş çıkışı akşam benim Kaf Dağının tepesinde ki  evimin oraya arabayla gelip beni almıştı. Aynı restorana yine gitmiştik. İtici gelmiyordu karşıda ki. Sessiz, uyumlu, ağır bir mizacı vardı. Çekimserdi. Bütün karşıma çıkanları rakip olarak görürken onu görmemiştim. İçimde ki mücadeleci Haccecan’ı ortaya çıkartan tek kelime bile etmemişti. Etseydi hatırlardım. Ömür boyunca da yüzüne vururdum. Öyle pis bir huyum var. O akşamdan hatırladığım şey; koca tabakta ki salatanın suyunu “şifalı bu su” diyerek kafama dikip içmiştim. Şu an asla yapmam, o ana kadar da hiç öyle bir şey yapmamıştım.  O su gerçekten de şifalıydı da ondan mı içmiştim acep? Bu su sihirli bir iksir miydi?  Karşıdaki  çok sonra bu davranışımın çok hoşuna gittiğini söyleyecekti. 

Devam edecek...  

22 Eylül 2021 Çarşamba

Kendini arıyorsan bu yazıyı okumalısın...

 


 Şurada bahsettiğim kafamda ki aşkın tanımı değiştikten sonra bende değişmeye başladım. Karşıma çıkan herkesin bir amacı vardı ve bana aynalık yapıyordu aslında. Aşka yüklediğim anlam o kadar büyüktü ki. Bu büyük anlamı taşıyıp taşıyamadığımı test edildiğim olayları yaşamıştım Karadeniz’le. Kalabalık ortamlarda çevresinde bir sürü erkek olan Haccecan özel konulara sıra geldiğinde kimsenin yüzüne bakamazdı. Yaklaşmaya çalışandan kaçardım.  Zordum ben uğraşsın dursun!… Yüz yüze görüştüklerimin hiç birisiyle de olmuyordu. Erkeklerle bilgisayar üzerinden konuşabiliyordum sadece. Karadeniz’den önce kırdığım bütün kalpler için de bir bedel ödenmeliydi. Ödüyordum işte. Bedel yasasından kaçış yoktu. Yaşattığım bütün acılar üzerine hepinizden özür diliyorum. Ancak biliyorum ki sayemde yaşadığınız acılar sizi bambaşka yerlere getirdi. Aşk acısı berbat bir şeydi. Yaşamayan bilmez. Kafamda geçmişten gelen bana yüklenen ne varsa hepsini analiz etmeye, düşünce dünyamı baştan oluşturmaya başladım. . Bu bir anda ve çok kolay olmadı tabi…  Bunun için hayatımın temeline aldığım o kitabın katkısı unutmamak gerek. Düşüncelerim değiştikçe bende değişiyordum, ben değiştikçe karşılaştığım benzer olaylarda değişiyordu. Ama kendimi arayışım devam ediyordu.

Yeni bir eve taşınmıştım. Eve internet bağlatmamıştım. O zamanlar akıllı cep telefonları da yoktu. Gündüz işten fırsat bulamadığımız için sohbet etme fırsatımız iyice azalmıştı Karadeniz’le. Ondan uzaklaşmak iyi gelmişti. Ekran karşısında iletişim kurmak artık bana hitap etmemeye başlamıştı. Sınırsız olduğumu öğrendikten sonra sınırlı iletişim artık bana yetmiyordu.  Candan, kandan yaratılmıştım. Bir makinanın karşısına geçerek iletişim kurmak, insan tanımaya çalışmak o kadar saçma gelmeye başlamıştı ki… Bunu o kadar çok kişiyle ve o kadar farklı kişilik tipleriyle yapmıştım ki…  Tamam tanıyorum, biliyorum peki sonra? Bu ne ya… Çıkmaz yol işte… Hepsinin bana kattığı her şey için şükranlarımı sunuyorum. Ancak artık bu yol bana hitap etmiyordu. Gerçek bir ilişki için hazır olduğumu hissediyordum.  Bu düşünceler bende oluştukça kader ağlarını da örüyordu.  

Erciş depremi…  2011 yılında görevli olarak gittiğim deprem.  Orada deneyimlediğim çok büyük acıların etkisiyle  hayatımda her şeyi daha hızlı gözden geçirir olmuştum. Bu acıları insanlar neden yaşıyor ki? Aslında acıyı neden yaşadığımızı o kitaptan öğrenmiştim. Bilgi öğretmekle yetinmeyen hayat, karşıma deneyimlemeyi de çıkarıyordu. Bu deprem hayatımda deprem etkisi yapmıştı. O kitapta ki anlatılanları bire bir deneyimliyordum.  

Yaptığım çoğu şey, o yollar, o koşuşturmacalar, kendimden kaçmak içindi. Kendimle baş başa kaldığımda içimde ki azapla baş başa kalıyordum çünkü. Yaptığım onca şey de kendimi bulmama adım adım yaklaştırıyordu. Her şey o kadar iç içe ki… Bulmak için kaybolmak gerekiyordu. Kaybettiğim beni bulmam gerekiyordu...(Devam edecek)

20 Eylül 2021 Pazartesi

Ruhsal Acı Çekiyorum Diyorsan Okumalısın...

 


(Yeryüzü nasıl insan tarafından doldurulan fiziksel çöplerle doldurulduysa, fikir dünyamız da çöplerle dol(duruld)u… İnsanın fikir dünyası çöple dolu olduğu için her yanımız ızdırap dolu. Ruhun acı çekiyorsa bil ki bir sebebi vardı. Ama sürekli acı içinde yaşamak zorunda değilsin. Piştiğin yeter!!! Zaman artık temizlik ve arınma zamanı… Çöplere şikayet ederek ne kadar daha zaman harcayacaksın? Acılarından çıkış yolu bulamayan bütün canlara şifa olmak ve bu yolda kanal olmak niyetiyle başlıyorum.)

 Hayatının miladı ne diye ? sorsanız (şurada da bahsettiğim)  kitap derdim. Karadeniz’le Likya yolu yürüyüşünün ardından ondan ayrıldıktan sonra tesadüfen elime aldığım ve Manavgat çayının kenarında 5-6 saat aralıksız okuduğum o kitap. Tarih 28 Ekim 2009. İlk okuduğumda ki o sevinç, o mutluluk, o huzur hali aklıma gelir hala sevinirim. İyi ki … İyi ki… İyi ki …   kere iyi ki karşıma çıktı. Karşıma çıkartana ve kitabı yazana selam olsun… Kitap tam olması gereken yerde ve zamanda karşıma çıkmıştı… Hiç bir şeyi boşuna yaşamadım. Kendi özümü- ruhumu arınarak bulmamı sağlayan, içimde yanan cehennemleri ben anlayıp, olgunlaştıkça yavaş yavaş söndürecek kitap. O zamanlar hiçbir şey ama hiçbir şeyin farkında değildim. Soruları kafamda oluşturan, dar kalıplarımı genişleten, dini sorgulamama neden olan Karadeniz’in hayatım da ki görevi tam olarak buydu. Soru yoksa cevap da yoktu. Soru sormaya niyeti olmayan birinde soru sordurmaya başlatmak tam bilge insanların yapacağı bir işti. Soru sorma ve araştırmaya başlamalarım, sorgulamalarım onun sayesinde oldu. İyi ki benim karşıma çıktı. İyiki, iyi ki, iyi ki…  kere iyi ki....  Yaşadığım acılara ahlanıp vahlamaktan başka bir şey yapmıyordum. Kurban rolünü benimsemiştim. Geçmişte yaşadığım kötü deneyimleri bana tekrar tekrar yaşatacak kişileri hayatıma sokuyordum. Karşımda ki iyi bir insan olsa bile geçmişten gelen acılar beni bırakmıyordu. İyi bir insan mı, nasıl biri?… Güvensizdim. Sorular çoktu ancak karşımdaki insanı değerlendirecek alt yapım da yoktu. Karadeniz’den çok önce başlayan yıllara varan ruhsal acılarım çok derindi. Sürekli hüzünlü müzik dinlerdim. Bu ruhsal acılara bedenim de tepki veriyordu artık. Geceleri uyurken sabaha kadar uyku ile uyanıklık arasında bedenimde ki ani ürpermeleri hissederdim. Karabasanlar çökerdi üzerime. Uyuyamazdım. Sabaha karşı uykuya dalar uyandığımda o dinlenmiş, huzurlu halde olmazdı üzerimde. İç çatışmaları içerisindeydim sürekli. Söylenen iyi şeyleri bile yanlış anlama, alınma hali… Hep olumsuz düşünür, çevremde olup biten olumlu olayları fark etmezdim. Olumsuz olanlara dikkat ederdim ve onları hayatıma alırdım. Huzurum yoktu. Mutlu değildim. Dahası neden mutsuz olduğumu da bilmiyordum. Arıyordum ama ne? Para kazandığım bir işim vardı. Geziyordum. Etrafım insan doluydu. Fotoğraf, dağcılık… Kendimi hiçbir yere ait hissetmiyordum. Bir de Feryal var. Ah Feryalim. Miniğim benim. Feryal, Haccecan’dan önce ki ben. O adla da kendimi yazmıştım. Bu acıları yaşadığımı kendime itiraf etmek bile yıllarımı aldı. Acıları itiraf etmem de tam olarak babamın ölümünden sonraydı. Ben alkolik bir babanın kızıydım. Yediğim dayaklar, tutarsız bir babanın hor görülmüş aşağılanmış kızıydım. Ama ona kötü diyemiyordum çünkü iyi tarafları da çoktu.  Neyin ne olduğunu, kötü neden kötü, bu olayları neden yaşadığımı anlamam yıllarımı alacaktı. 10 yıl uzaklıktan geçmişe baktığımda her şeyi o kadar net görüyorum ki… Hiç bir şeyi boşuna yaşamadım. Anda olmak, anı yaşamak, huzur bunlar önceden hayal edebileceğim şeyler değilken artık hayata tamamen bambaşka bir açıdan bakabiliyorum. En önemlisi artık huzurluydum… Acıları, kederi, hüznü tabi ki yaşıyorum ama bunlar ruhumda önceden sürekli olarak hissettiğim azaba dönüşmüyor artık. O azap ki cehennemle bir… (Cehennemde yandığım anlara da şükürler olsun. İyi ki yanmışım diyebiliyorum şu an…) Sorunun hep geçmişim olduğunu sanırken aslında sorunun hiç kimse olmadığını sadece ve sadece “ben” olduğunu artık biliyorum. Kaderimi yazmak benim ellerimde… Tıpkı herkesin kaderine vakıf olma gücü kendi içinde olduğu gibi…

Bundan sonra yazacaklarım temelinde o kitap var. Bir kitaba nasıl böyle kolay teslim oldun diyen sen bil ki, o kitabı ilk okumamın üzerinden 12 yıl geçti… Sürekli okuyorum… Yıllar boyunca elimden de asla düşmeyecek…  Bazı şeyleri idrak edip anlamam ve harekete geçmem için yaşamam gereken şeyleri yaşıyordum. Yaşıyorum ve yaşayacağım. Hayat konusunda sadece ve sadece öğrenciyim, herkes gibi… Yolun sonunun nereye çıkacağını bende bilmiyorum. Gelecekle ilgili önsezilerim var ama. Bu öngörüler kesinlikle ama kesinlikle olumsuz değil. Gelecek o kadar çok güzelliklere gebe ki. Bunu bütün ruhumla hissediyorum. Bunları zamanı geldiğince paylaşacağım. İnsanlığın çektiği acılar katlanarak artıyor… Bunları neden yaşıyor insanlık? İnsanlığı daha iyi noktaya getirecek elimden gelen her şeyi yapmak benim boynumun borcu…  Bu acılar yaşanırken benim iç huzurumla birlikte bir köşe de rahat yaşamam mümkün değil. Bu dünya artık daha fazla acıyı kaldıracak durumda değil. 2 çocuğum var. Şu anki hayatları için her şeyi yapmaya çalışan ben gelecekleri için de boş durmamalıyım.              2 çocuk büyüttükten sonra hiç bir çocuğun bir farkının olmadığını, dünyayı daha yaşanılır kılmak için milyonlarca daha sebebin (çocuğun) olduğunu anlıyorum.  Hissettiklerimin, öğrendiklerimin beni değiştirdiğine, ben değiştikçe de çevremin değiştiğini gözlemliyorum. Yeni doğan her ruh insanlığın en son en olgun sürümü…  Artık acı ile negatif ortamda büyümemeli hiçbir çocuk. İnsanlık binlerce yıl zalim, cahil ve ham haliyle zaten savaşı, acıyı, gözyaşını deneyimledi. Korku çağını yaşadığımız yeter artık. Yeni açılacak sevgi çağında ki yerimizi almamız gerek.  

Kötülük bu kadar yaygınken ve  yayılma hızı birkaç saniye iken  iyi enerjinin sayısı ve yayılma hızı o kadar az ki… Tüm iyiler iyi şeyler yazmalı, video çekmeli ve paylaşmalı. İyiliği çoğaltmalı. Hiçbir şey yapamıyorsa kötü olanları yaymaya aracı olmamalı, beğenmemeli onları. Onlar kötü beğenilir mi hiç!.. Filmin sonunda hep iyiler kazanır ve kazanmalı da .   İyilerin artık ortaya çıkması ve gür sesle hakikati söyleme cesaretini kendinde bulma zamanı geldi de geçiyor. 

Hakikatleri yazı ile dile getirmeyi seçiyorum. Çünkü hakikat sessizce, yavaş ve derinden yayılıyor. Derinler de yaşayan iyi, benim çıktığım gibi artık sende çıkmalısın ortaya...  

14 Eylül 2021 Salı

10 Yıl Aradan Sonra

 



Vay be ... Bloğuma en son yazı yazmamın üzerinden tam 10 yıl 5 ay geçmiş... Çok ağır ve büyük bir aşk acısının üzerine bu defteri (bloğu) kapatmam. Ardından bir yıl sonra başka bir adamla evlenmem ve 2 çocuk.... Anlatacak o kadar çok şey var ki... Ben döndüm artık...  Buralardayım... Bu blog nasıl yazılırdı, nasıl ayarları yapılırdı onları bile unutmuşum.. Her şey ama her şey değişti.. Yazacağım konular da dahil... Kendime bir geleyim de yazmaya kaldığım yerden devam.... Dönem dönem geçmiş yazılarıma da bakacağım, beni kim bilir nerelere götürecek geçmiş.... 

İnsan olmanın çok zor olduğunu biliyorum. Bu zorluğun meyvelerinin de çok tatlı olacağına inancım sonsuz... Bu zor hayatın içinde denk geldiğim bütün canlara selamlar....

Hoşgeldin blogum... Bakalım yeni dönemde neler ortaya çıkacak....

2 Haziran 2011 Perşembe

Türkçe Ezan



Karadeniz'in Facebookta yayınladığı 1932-1950 Yılları Arasında Türkiye'de Ezan Böyle Okundu ! adlı video ile yaşanan diyaloglar...

Karadeniz'in arkadaşı 1: Bir zamanlar ezanın Türkçe okunması taraftarıydım ama bu videodan sonra düşündüm ki Arapça daha iyiymiş. Şimdiki hali daha estetik. Paylaşımın için sağol ayna tuttun.

Karadeniz: Biz ona kulak alışkanlığı diyoruz...Birde okuyan insanın içten ve samimi okuması da önemli... Düşünsene farsça daha güzel ve ahenkli diyerek türkülerin farsça yada başka bir dilde okunduğunu...

Karadeniz'in Arkadaşı 2: Arap islamının Türk islamı içinde yayıp yaygınlaştırılması örneğidir Arapça ezan. Ana dilimde duyulmasına imkan verilmeyen ezanın Türkçesinin hem daha vicdani hem de daha manidar duyumu vardır.

Haccecan: Arapça veya Türkçe ezanın kulağa daha hoş geldiği düşüncesi kişiye özeldir... Türkçe ezan benimde kulağıma hoş gelmedi... Bir başkasının kulağına hoşgelmiştir o ayrı.. Onuda hoşgörürüm.
Çoğunluğun rızası ve isteği yokken azınlığın isteğiyle ezanın farklı dillerde okunması fikrini doğru bulmuyorum. Bu fikir insanlara zorla dayatılırsa bunun adı değişir..
Günümüzde şarkılar, türküler başka dillerede çevrilip okunuyor. Benim türkümün başka dillerdede okunması konusuna üzülmem aksine sevinirim.. Benim türkülerimin anlamını, derinliğini, güzelliğini başka insanlarda anlayacak diye sevinirim...
Güzel, özü derin olan herşey hangi dilde yazılmış, çizilmiş, okunmuş, yapılmış olursa olsun geniş kitleler tarafından anlaşılmasa bile beğenilir, dinlenilir, izlenilir, seyredilir...

Karadeniz'in Arkadaşı 2: Çoğunluk ve azınlık... Teklik ve çokluklarına kimlerin kararıyla varılmış kavramlardır, burada önemli olan bu. Benim ezanı Türkçe duymak istemem ne bir dayatma olabilir, ne de kimsenin hoşgörüsüne muhtaç.

Haccecan :Çoğunluktan kast ettiğim; halk, ezanın Türkçe okunmasına bir zamanlar karar veren yöneticiler ise azınlık... Görev yaptığım yerde ki insanlar o yılları kendilerine yapılan haksızlık olarak anlatmaktalar... Ben olayın şahidi veya doğru-yanlış olarak hüküm verme yetkisine sahip değilim. Ancak düşündüğümü söyleme yetkisine sahibim...
Söylediklerim şahsınızla kesinlikle bir ilgisi yoktur. Ben Karadeniz'e cevaben yazmıştım ve genel yazmıştım. Şahsınıza alınmanıza yönelik bir şey yazmadığımı düşünsemde yanlış anlaşılmaya sebep olduysam kusura bakmayın... Niyetim o yönde değildi...

Karadeniz: Benim din hakkında görüşlerim kesin ve katidir..Bence gerek ezan gerek Kuran önce anlaşılmaya muhtaç hükümler içerir...Ayrıca hiçbir dilin diğerinden daha kutsal olması söz konusu olmadığı gibi kişinin anadilinden daha ahenkli ve hoş bir dil yoktur...
Tüm bu verilerin ışığıda eğer toplum ana dilinde okunan ezanı yadırgıyorsa bunun suçlusu doğruyu yapmaya çalışan uzak görüşlü bir kaç iyi adam değildir..
Doktor cerrah hastanın gövdesine yerleşmiş bir habisi almak için nasıl neşter ve ameliyat aletleri kullanarak onun vücuduna zarar vermek pahasına müdahale ediyorsa.. Kimi zaman liderlerde toplumlarına aynı şeyi uygularlar...Cumhuriyet ve laiklik gibi ...
Aynı şeyi Muhammed te peygamber sıfatı altında arap toplumuna yapmıştır...Hatırlayınız...
Yorumlar için teşekkür ederim...Atatürkümüzün başaramadığı yada ömrünün vefa etmediği 3 konudan 2.sini tartışıyoruz.

Haccecan : Ameliyattan önce hastaya rıza belgesi imzalattırılıyor. Hastanın rızası olmadan onu ameliyat yapamazsınız....Çünkü bu imza ile ameliyatın bütün sorumluluğunu, bütün acısını, ameliyattan sonra oluşabilecek bütün diğer hastalıkları hastanın bilmesi ve kabul etmesi sağlanır...Hastanın rızası ve isteği olmadan ona yapılabilecek her türlü ameliyat suç ve hasta haklarını ihlal sayılıyor...
Başka konularda halkı cahil aptal yerine koyan idarecilere kızıyorken din konusunda idarecileri aydın halkı cahil yerine koyman halkın cahilliğinden değil senin din hakkındaki görüşlerinin kesin ve kati olmasından kaynaklanıyor diye düşünmekteyim... ki bunu kendinde söylüyorsun...
İdarecilerin din adına yapabileceği en doğru şey, gerçek hakiki din adamlarını görevlendirilip, halkın cahilce davrandığı konularda halkı bilgilendirip eğitim vermeleridir... İdarecilerin kendi siyasi düşüncelerine sahip din adamlarını görevlendirmeleri sonucu dinde idarecilerin tekelinde kullanılmaktadır...
Sertlik ve rıza dışında yapılan herşey savunmayı, öfkeyi, nefreti doğurur...

Karadeniz : İdarecilerin halkı din hakkında bilgilendirmeleri için halkın önce dinini anladığı ve kavradığı kendi dili öğrenmesi gerekir. Halka sanki efsunlu sözler gibi bilmediği bir dilde sözler ezberleterek garipleri tanrı huzurunda efsuncu, falcı yada büyücü konumuna itmezsin...Aynı şeyi kendinden önceki dönemleri cahiliye sayan (ki benim için hiç öyle değil..bağımsız kaynaklardan islam öncesi arap sosyal hayatını inceleyen herkes bilir..) kendisine peygamber diyen sosyal ve politik önderler ve liderlerde yapmıştır...:)
Hasta hasta olduğunun bilincindedir..Oysa toplum hastalığının bilincinde olmadığı için böyle bir ameliyatı kabul etmesi baştan mümkün değildir...:)) Onun için ameliyat çocuğuna zorla ilacını vermeye çalışan annenin durumu ile aynıdır.:))

Haccecan: İyi ve doğru bir amaç içinse zorla ve dayatmayı mübah görmemiz gerek diyorsun yani!!!!
Kesinlikle katılmıyorum... Ben hala doğru bir iletişim ve doğru bir eğitimden geçtiğine inanıyorum. Tütün konusunda bunun doğru olduğuna inandım. İnsanlara yasakla, baskıyla, dayatmayla kesinlikle bir şey yaptıramıyorsun. Aksine insanlar size karşı cephe alıyor ve sert bir muameyle karşılaşıyorsunuz. Yıllar geçse bile öfke ve nefretle anılıyorsunuz... İnsanların yanlış yaptığı konuda işin mantığını, zararlarını, görsel ve işitsel olarak insanlara anlatmanız gerekiyor.
İslam dininin yanlış yorumlandığını ve anlamadığımız arapça diliyle sürekli belirli kelimeleri tekrar edip durmanın kimseye faydası olduğunu düşünmüyorum. İslamın özünden uzaklaştırılmış olduğununda farkındayım..
Bu konuda hem fikiriz. Ben ezan konusunda arapça olarak dinlemenin kulağıma daha hoş geldiğini söyledim. Türkçe tercümesinin yapılmaması ve ezanı anlamamamız gerektiğini hiç vurgulamadım. İsteyen ezanı istediği gibi okur dinler. Kimseye o konuda bir kısıtlama getiremezsiniz..
Ezanı Türkçe dinlemek isteyenler sana göre hasta olduğunun farkına varıp iyileşmek isteyen insanlar ise ilk önce bu insanların iyileşip doğru ve mutlu bir hayata kavuşması gerek ki insanlarda size bakıp yanlışlığının ve hastalığının farkına varsınlar...
Birde şunu eklemek istiyorum. İnsanların doğru ve hak bildiklerini yanlış ve hurafe olduğunu yüzlerine vurursan ancak tepki toplarsın. Kimseyi doğruluğuna inandıramazsın...

Karadeniz : İnsanları zorla din değiştirmeye zorlayanlar belli iken ve bu inanç sahipleri de belli iken zorba yine ben oldum...olsun
peygamberim diyen adam eline kılıç alıp insanları öldürmek için cihad çağrısı yapar ve ben yine zorba olurum...o da olsun...
ama bu kadar haksızlık biraz fazla oluyor......
lütfen biraz daha yavaş ve sakin olur ve hakkı gözetirsek daha iyi olur...
lütfen biraz akıl, mantık ve vicdan...:((((


Haccecan: Selam
Karadeniz : Kolay gelsin. İyi mesailer
Haccecan: Sağolasın sanada. Geçen bir şey soracaktım ama yoğundun.. Sormadım.. Şimdi müsait misin?
Karadeniz: Sor. Sorabilirsin.
Haccecan: Türkçe ezanla ilgili facebookta ki videona en son yorum yapmıştım. Onu sen mi silmiştin?
Karadeniz: Evet
Haccecan: Tamam
Karadeniz: Tmm
Haccecan: Peki neden?
Karadeniz: Konu çok uzamıştı hep aynı nakaratlar etrafında dönen sağırlar diyaloğuna dönmüştü.
Haccecan: Son sözü söyleyen olmak istedin, orda akıllı mantıklı davranın diye yazdın bende mantıksızlığımı akılsızlığımı kabul edip susmuş oldum!!!!  Aynı konu etrafında dönüp durmuyorduk.
Karadeniz: Ben öyle düşünmüyorum. Aynı argümanlar yukarıda zaten dile getirilmiş. Son söz diye bir kavram yoktur... Doğru söz vardır...Söz doğru ise ortada sonda yada başta olmuş olmamış hiç fark etmez
Haccecan: Farklı düşüncelere tahammül edemiyorsunuz, olayı kişiselleştirip bitirtin tartışmayı...
Karadeniz : Farklı düşünce ürettiğinde yazarsın. Düşüncen zaten yazıyor yukarda.
Haccecn: Kendin gibi düşünen insanlarla doğruya vardığınızda doğru oluyor tabi..
Karadeniz: Doğru olan tarafta olduğumdandır...Yeni bir çağa ve yeni hayata hazır olmak gerekir... O zaman insan çağını yakalar ve onu aşma kudreti bulur. Çağını kapatmış düşüncelerde ve duygularda bu kadar ısrarını anlayabilmiş değilim. Üstelik nihilist yazarların ve felsefecilerin düşüncelerini paylaşıyorsun. Bu tamamen bir çelişki...
Haccecan: SENİNLE AYNI DİLİ KONUŞMUYORUZ.... Anlattıklarımı değil anlamak istediklerini anlıyorsun...
Karadeniz : Sadece dil değil. Aynı duyguyu aynı dünya dünya görüşünü aynı kültürü de paylaşmıyoruz Arada benim bile tahminlerimin üzerinde büyük bir mesafe var. Senin ilerleyeme niyetin kalmaldı. Benim zaten geldiğim yerlere aştığım topraklara geri dönmem mümkün değil...
Haccecan: Bu tartışmayı hep genel yapmaya çalıştım ama tartışmanın sonundaki cümlelerinde ve şu anda da olayı kişiselleştirdin...
Karadeniz: Aynı dili konuşmamaya verilen cevap genel olamaz ayrıca anlaşamadığımız da ortaya çıktı
Haccecan: Aynı dili konuşmadığımızı ilk söyleyen sendin...Ben bu tartışmada artık yokum... Sadece yaptığım yorumun bir hata sonucu mu yoksa senin tarafından silindiğinimi anlamaya çalışıyordum...
Karadeniz: Bu bir tartışma değil sadece konu ile fikirlerimi açıkladım. İçimde bir duygu gün geçtikçe sesinin daha uzaktan geldiğini söylüyor...
Haccecan: Zıt olduğumuz ve farklı düşüncelerimizi paylaştığımız en başından belliydi... İlk gün sesim nasılsa şimdiki sesimde ordan geliyor.... İlk gün sesim uzaktan gelmişse şimdiki sesimde uzaktır... Nasıl ve nereden duymak istiyorsan sesim ordan geliyor...
Karadeniz : Olduğun yerde saydığını biliyordum ama... Bunu kasıtlı yaptığını bilmiyordum. Bunu da öğrenmiş oldum. Teşekkürler.
Haccecan: Amacın kırmak ise ve bunu da kasıtlı yapıyorsan başarıyorsun.
Karadeniz: Kırmak gibi bir gayretim olamaz.. Sadece hayretler içindeyim... Nerede yanılgı içine düştüm acaba diye kendi kendime sürekli soruyorum... Önyargılar genel içindir.. Özel örnekleri kapsamaz diyerek bir kenara attığım anmıydı...yoksa senin gücünü ve azmini fazla mı abarttım...şu an bulamıyorum...Ya bir yerde kaybettik yolu...yada baştan beri yanlış rotadayız..!!!
Haccecan: Bilmem... Olaylar ve durumlar karşısında düşüncelerimi uzun uzun hep yazardım, sen ise genelde susardın... Şu anki konuşmalarına hiç şahit olmadığım için şu an canımı felaket derece yakıyor sözlerin... keşke sözlerini birden böyle yakarak söylemek yerine ben düşüncelerimi yazdığında sende yazsaydın... ben bu kadar açık ve net iken hala benim hakkında yanılıyorsan evet yanlış yoldasın...
31 Mayıs 2010