Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

8 Kasım 2008 Cumartesi

Paranın Gücü


18 yasındaki kız, annesiyle eczaneye bir hamilelik testi almaya gider ve sonuçlar kızının hamile olduğunu gösterir. Anne çıldırmıştır, bağırır çağırır ve:

'Bunu yapan hangi domuz, bilmek istiyorum!!!' der. Kız telefon açar ve yarım saat içinde bir Ferrari evin önünde durur, içinden hafif kırlaşmış saçları ve çok pahalı bir elbisenin içinde çok yakışıklı biri iner ve kapıdan içeri girer. Anne baba ve kızla beraber otururlar. Adam:

'Kızınız durumu anlattı' der. 'Kişisel durumumdan dolayı kızınızla evlenemem. Ancak tüm sorumluluğu alıyorum' der. 'Eğer bir kız çocuğu doğarsa, annesine bir ev, bir yazlık villa ve 1 milyon dolarlık bir banka hesabi...' 'Eğer bir erkek çocuk olursa, birkaç fabrika ve bir milyon dolarla bir hesap...''Eğer ikiz doğarsa, her ikisine de 500 bin dolarlık hesap ve birer fabrika vereceğim.' der. 'Ancak düşük olursa....' O zamana kadar sessizce bekleyen baba elini dostça adamın omzuna koyar ve:

'O zaman tekrar denersiniz evladım ' der.

7 Kasım 2008 Cuma

Genlere Saygı....


Bireyselleşme sürecinin büyük kısmı hormonlarla ilgilidir. Meselâ kadında annelik ve gebelik içgüdüsü vardır. Kadının aylık mensturasyon döneminin ilk 14 gününde östrojen hormonu salgılanır. Ondan sonraki 14 günde salgılanan hormonlar ise annelik duygusunu arttırır. Gebelik esnasinda da bu hormon salgılanır. Annelik duygusunu artıran hormon, aynı zamanda bir antidepresan, sıkıntı giderici, rahatlatıcıdır. O sebeple gebe kalmak, kadınların hoşuna gider. Hatta Anadolu'da sürekli gebe kalmak isteyenler de vardır. Annelik hormonunun olması, kadının kimlik oluşumunda biyolojik etkenlerin ne derece ciddi bir faktör olduğunu göz önüne koyuyor. Bu hususta gerek cinsiyet gerekse toplumsal kimlik açısından kadının genlerine saygı göstermemiz gerekiyor. Peki, biz yeterince saygı gösteriyor muyuz? Buna bir örnekle cevap verirsek, bir kadını inşaatta ya da maden ocağında çalıştırmak, onun genlerine saygısızlıktır. Kadına, yapmakta zorlanacağı işleri yüklemektir. Ama kadının öğretmenlik, hemşirelik gibi, duygularını iyi kullanabilceği ve şefkatini daha çok ortaya koyabileceği alanlarda aktif olması, onun kendini daha rahat ifade etmesine yardımcı olacaktır.

Türkiye'de kadınlarımız meslek olarak eczacılık, mimarlık gibi alanları yeğliyorlar. Öğretmenlik tercih edeceklerse bile, edebiyat öğretmenliğini matematik öğretmenliğine nazaran ilk sıralara oturtuyorlar. "Bu acaba öğrenilmiş bir davranışmıdır?" diye düşündüğümüzde pek de öyle olmadığını görüyoruz. Meselâ 100 sene önce matematik öğretmenliği yapan kadınlar yoktu. Bütün bunlar şunu gösteriyor:
Kadın, farkında olmadan genlerinin emrettiği gibi hareket ediyor ve genetik algoritmasına uygun davranıyor. Yazılım nasıl yönlendiriyorsa ona eğilim gösteriyor. Kadının kişiliği ve bilhassa toplumsal rolü bu şekilde oluşuyor.

Ekonomik sahada yapılan araştırmalarda, 2002 Nobel Ödülünü "risk yönetiminde duygusal etkenler" konulu araştırma aldı. Böylece ilk defa bir psikolog, ekonomi sahasında psikolojinin etkileriyle ilgili bir araştırma yaptığı için Nobel Ödülünü aldı. Demek ki ekonomik hareketlilikte, psikolojik etkerlerin önemli olduğunu söyleyebiliriz. Meslek seçiminde de "kişilik" ön plana çıkıyor. On iki kişilik tip içinde kadınların ve erkeklerin yoğunlaştığı tipler vardır. Şahsiyet oluşumunda genetik algoritmaya göre yönelmeler söz konusudur. Kimlik oluşumunu teşkil eden unsurların %40 genler, %40 toplumsal öğretiler, %20'lik oranıda kişinin kendine kattığı birikimler sonucu meydana gelir. Çocuk, hayatı öğrenirken anne babayı gözlemler ve adeta kamera gibi kaydeder. Bunun sonucunda genetik programın sosyol özellikleri biçimlenir. Ergenlik dönemiyle birlikte kendisi üretmeye başlar. İnsanın ruhi nitelikleri anneden, babadan ve toplumdan derlenen karışımın neticesidir.

Prof. Nevzat TARHAN Kadın Psikolojisi Sayfa:106-107

6 Kasım 2008 Perşembe

Kışın Kadim Dostumuz Soba...



Evinde soba yakan kaç kişi var aranızda?

Bu dördüncü senem. Dört senedir soba yakıyoru(m)z. İşten geldikten sonra ilk işim sobayı yakmak oluyor. Bugün de 2008 yılının ilk soba yakma eylemini gerçekleştirdim. Gazamız mübarek olsun!...

Yakıtımız ise; kömür, fındık kabuğu ve kağıt. Alınan kömür ve fındık kabuğunu apartmanın tepesine çıkartmak soba keyfinin zahmetleri arasında. İlk sene kömürleri taşırken bir hafta kas ve adale ağrısı çekmiştim. Evimin iki metre kare büyüklüğünde ki, penceresiz en küçük odası odunluk olarak tasarlanmış. Kömürleri ve fındık kabuğunu oraya koyuyoruz. İlk sene fındık kabuğuyla birlikte evime davetsiz misafirler de gelmişti. Fareler!.. Bir iki tane de değil, bir sürü. Aslında bir iki tane gelmişti ama aile planlamasından haberi olmayan fareler iki iken on olmuşlardı. Evimin içine girmesin diye, kovayı doldururken kendimi farelerle birlikte o odaya hapsederdim. Odaya, fareleri yakalamak için yapıştırıcı , öldürmek için zehir, avlamak için kapan koymuştum. Bu üç tuzaktan en çok yapıştırıcıya yakalanıyorlardı. Fareler, yakalanıp ölen diğer fareleride yemek için tekrar yapıştırıcıya yakalanmışlardı. Konu dağıldı farkettim, hemen toparlıyorum. Konu sobaydı yalnış hatırlamıyorsam...

Sobamız kovalı... Kovanın en altına; kovanın yarısına kadar kömür, kömürün üstüne fındık kabuğu, en üste ise kağıt koyup; kovayı sobanın içine yerleştiriyoruz. Sonra ateşle, kağıdı birleştirdiğim zaman ortaya çıkan alevle, sobamı tutuşturuyorum. Fındık kabuğunun ısısı düşük oluyor ama yanarken kömürüde yakmasıyla odamız yavaş yavaş ısınmaya başlıyor.

Sıcak odadan çıktığınız andan itibaren bir koşuşturmaca başlar. Soğuk iliklerinize işlemesin diye çabucak tuvalete gider gelirsiniz, mutfağa koşturarak gidip meyveleri yıkarsınız, diğer odada unutulan telefonun sesini son anda farkeder, koşarak alıp gelirsiniz sıcacık odaya. Soba zahmettir, cefadır, eziyettir... Bir o kadar da keyiftir, mutluluktur, samimiyettir. En zahmetsiz iş ise çay içmektir. Sobanın üstünde ki çaydanlık hiç soğumaz ve her daim lezzetlidir. Kışın fukaralar tüp bittiği zaman aç kalacağız diye korkmazlar. Soba yemek pişirmek için biçilmiş kaftandır. Hatta güzine ise sobanız ekmek pişirebilir, patates közleyebilir, fındık kavurabilirsiniz. Keyfi ve yararı cefasından daha fazladır sobanın. Yazın ayrı odalara dağılan ev ahalisini bir odaya toplamayı başaran kadim dostum sobaya bir alkış istiyorum.

Günaydın... Ben Geldim...


Hayat ne tuhaftır böyle, bize istemeden ne garipliklerin ortasına iter. Yaşadığım ve gözlemlediğim kadarıyla; kendini kendi gibi yaşayan öyle az insan var ki... Toplum vermiş rolleri, herkes hayattaki rolünü kapmış ve büyük ciddiyetle oynuyoruz. Hiç yanılmadan oynuyoruz hem de. Gerçek isteklerimiz bu rollerle örtüşüyor mu acaba? İçimizden hiç yaşadığımız ortama ters düşen davranışlar yapmak gelmiyor mu acaba? Benim geliyor... Bütün davetlilerin şirin kadın ve ağır abi maskelerini taktığı bir davette deli gibi oynamak istiyorum, kahkahalarımı tutmadan savurmak istiyorum, ağzımdan çıkan kelimelerin seçilmiş kelimeler değil de içimden geldiği gibi, doğal, belki argo, belki küfür olmasını istiyorum. Bütün bunları sadece istiyorum.Gelin görün ki ben de herkes gibi yapamıyorum. Evliyim, belirli bir sosyal çevrem var, bir kızım var ve anneyim. Hanım gibi olmam, hanım gibi görünmem, hanım gibi tebessüm etmem, hanım gibi konuşmam, hanım gibi yürümem......gerekiyor. Tamam kabul ediyorum ''hanım''olmak kötü bir şey değil, aslında iyi bir rol ama geriyor, çünkü içimden gelmeden hanım olmak zorunda kalıyorum.

Rol yapılmayan tek şeyin ''annelik'' olduğunu sanıyordum. Yanılmışım... Annelik de rol yapmayı gerektiriyor. Sayıyorsun bir saat içinde 54 kere anne diyor çocuğun. İçinden ''artık bana anne deme'' diye bağırmak geliyor ama çocuktur üzülmesin, kırılmasın, incinmesin diye sabırla ''efendim anneciğim'' deyip akıl almaz sorularına cevap vermek zorunda kalıyorsun. Sonra dünyanın en değerli sevgisini sana yaşatan çocuğuna nasıl olur da kızmayı aklından geçirirsin diye kendinle hesaplaşmaya oturursun. Annelik de rol... Araba kullanırken trafikte arkandan onlarca kere sellektör yakan ve bir hızla ve sinirle yanından geçip, geçerken de el-kol işareti yapan adama karşılık olarak okkalı bir el hareketi yapmak gelir içimden. Biraz ilerideki ışığa takılmış olan aynı adamın yanına tesadüf denk gelir ve durursun, işte o anda da camı açıp avazım çıktığı kadar küfür etmek de isterim. Bütün bunları da sadece isterim, yapamam.Çünkü ''hanım''ım... Sadece beni mi etkiliyor bu istediklerini yapamamak. Bütün insanlar rollerini çok mutlu oynuyorlar, ya da bana öyle görünüyor. İşin gerçeği bana da dışarıdan bakan insanlar benim de mutluluk rolünün bana çok iyi uyum sağladığını görüyorlardır. Kimse bilmez ki içimde ne fırtınalar kopar... At resmi niye mi? En sevdiğim hayvan attır, özgürlük, tutku, ihtiras, güç, estetik, parlaklık, cesaret, savaş ruhu... daha bir çok şeyi at ile özdeşleştirebilirim. Bir gün uyansam aynaya baktığımda kabuğumun kırılmış olduğunu, içimdeki gerçek yüzümü, gerçek gözlerimle görsem, etrafımdaki insanlar bu durumu hiç yadırgamasalar, gönlümce konuşsam, gönlümce gülsem, gönlümce dalga geçsem hayatla. Sadece gerçekleri paylaşmanın ferahlığı ile güne başlasam, hayata ilk defa, tüm coşkumla birlikte '' GÜNAYDIN BEN GELDİM'' diyebilsem...

İnternetten alıntıdır...

5 Kasım 2008 Çarşamba

Bir fotoğraf bin söze bedel....












Fotoğraflar kanayan yara Filistin'e ait.
Bu blog sahibi savaşın her türlüsüne karşıdır. Savaşı destekleyen herkesi kınamaktadır. Savaşı destekleyen ülkelerin mallarını boykot etmektedir. Arkadaşlarına boykot etmesini söylemektedir. Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan intikamını alacağı günü sabırsızlıkla beklemektedir. Mazlumun ahının aheste aheste çıkacağı güne kadar susuyorum...

Dünyanın hakimi sapıklar




İki gün önce akşam işten çıkarken, binanın önünde karşılaştığım nöbete kalan arkadaşlarla ayak üstü sohbet ediyorduk. Daha doğrusu onlar konuşuyor ben dinliyordum. İnsanlarla konuşacak pek bir şey bulamadığımdan dinleyen ben oluyorum. Buraya yazmak daha keyifli... Yazarken zorlanmıyorum...Konuşmuş olmak için konuşmaya başladığımda, harıl harıl bir şeyler anlatıyorken binayı çevreleyen duvarın arkasından başka bir arkadaş arslan sesi gibi tuhaf ses çıkartarak bağırdı. Korkutmak amacıyla çıkardığı ses amacına ulaşmıştı. Ben ani sese karşılık çığlık atarak tepki verdim. Kontrolsüz olarak çıkan bu ses normal bir çığlık sesi değil. Bu sesin benden nasıl çıktığına hala şaşırıyorum. İkinci defa benden böyle bir sesin çıktığına şahit oldum.


Bir gün kız kardeşimle arabaya yetişmek üzere hızlı adımlarla yürüyorduk. Geçen yıl kış aylarında akşam saat 08:00 sularındaydı. Karanlık ve dar bir yoldan geçmemiz gerekiyordu. O sokağa girmeden yolun başında durup, yoldan gidip gitmeme konusunda kızkardeşimle tereddüde düştük. Bizden önce iki bayanın daha aynı sokağa girmesinden cesaret alıp o karanlık ve dar yola girdik. Biraz yürüdükten sonra bayanlar ortadan kayboldu. On dakika kadar hızlı hızlı yürüdükten sonra 20 metre karşıdan bir adamın geldiğini gördük. Adam bir kaç adım attıktan sonra karanlıkta ortadan kayboldu. Adamın ara sokaktan başka bir sokağa saptığını düşünüp, yola devam ettik. Adamın ortalıkta kaybolduğu yere geldiğimizde ise adamın kenara gizlenmiş olduğunu farkettik. Bu arada kemer sesleri ve kendisinden tuhaf sesler geliyordu. Biz kardeşimle hiç bakmadan yolumuza daha da hızlanarak devam ediyorken; kız kardeşim hafifçe arkasını döndü, adam tam arkamızda idi. Kardeşim adamın nefesini ensesinde hissetmiş. Eli pantolonun içindeymiş. Ben karanlık olduğundan hiç birşey görmedim. Benden öyle yüksek, öyle tuhaf ve anlatılmaz bir çığlık sesi çıktı ki adam geri çekilmek zorunda kaldı. Kardeşimle koşmaya başladık, bir an önce ordan uzaklaşmak istiyorduk. Yüz metre kadar ilerde bir dükkana sığındık. Dükkanda bulunan gençten su istedim. Bu arada olayı anlatıyorum, panikle "polisi çağırın" diyorum. Çocuğun verdiği cevap ise :
-"Bu saatte ne işiniz var orada, ben bile geçmiyorum oradan" dedi. Ne polisi çağırdı, ne de bizi teselli edecek sözler söyledi. Meğer meydan çoktan sapıklara bırakılmış bile. Sapık masum biz suçlu ilan edilip o dükkandan çıktık. O korku ve panikle arabaya bineceğimiz yere gidene kadar o adamın hala bizi takip ettiğini düşünüp, sürekli arkamızı kontrol ettik. Durağa geldiğimizde ise durakta hiç araba yoktu. İşte o an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü. O an etraftaki bütün erkekler düşman gibi göründü gözüme. Korku ve panikle beklerken, biraz sonra bir minübüs durdu önümüzde. Minübüs şoförüne gideceğimiz yere gidip gitmediğini sorduk. Gittiğini öğrendiğimizde arabanın içine bir göz attık, arabada başka bayanların olduğunu gördüğümüzde bindik arabaya ve içimizden şoföre bir sürü hayır dua ederek yola koyulduk. Yol boyunca arkamızda oturan yolcuların hiç birisine bakamadık, sanki sapıktı hepsi!!.
Bu olayı kardeşimle atlatmamız uzun zamanımızı aldı. Her akşam kardeşimi "dikkatli ol" diye telefonla aradım. Çok şükür ki o akşam kızkardeşimin yanında ben vardım ve o benim yanımdaydı. Tek başına olsaydık, olayın üstesinden gelinmesi çok daha zor olurdu ve o adam çok daha kötü şeyler yapabilirdi. Hala pişmanlığını hissettiğim konu ise o an dükkandaki çocuğu dinlemeyip, polisi arayıp gelmesini beklememizdi. Kaçmayı kendime hiç yediremedim. Ama korku öyle bir duygu ki, mantığınızı kilitliyor ve başkalarının mantığını uygulamak zorunda bırakıyor. Sonradan olay yerinde buna benzer bir sürü hikayenin yaşandığını duydum. O adamın normal bir insan olmadığı kesin ve tedaviye ihtiyacı olduğu ise aşikâr.


Bizler korkularımıza yenik düşüp, güvenli kalelerimize!! saklanmaya devam ettikçe, onlar gecelere ve ıssız sokak aralarına hakim olacaklar. Yinede sapıkları takdir etmemek elde değil. Bunun gibi adamlar kemerlerini çözüp, fermuarlarını açmakla, bizleri güvenli kalelerimizden! çıkmamamızı sağlıyorlar. Suç onlarda değil.. Gecenin bir vakti o ıssız yoldan geçmek zorunda kalan biz kadınlarda. Ne işimiz var bizim sokaklarda? Belamızı arıyoruz... Tek başına sokağa çıkmaktan korkan hemcinslerim!. Haklısınız korkmakta, haklısınız evlerinizden çıkmamakta ne diyim...

Bu olayı unuttuğumu sanıyordum. Geçen gün arkadaş korkuttuğu zaman aynı tuhaf çığlık sesi benden yine çıktı. Bu kadar korkmamın sebebini hiç birisi bilmiyor tabi. Beni korkutup büyük zafer kazanan arkadaş baya güldü, sonra ise bana su içirdiler.

Belleğinize kazınan bir olay varsa bunu asla unutmuyorsunuz. O olayı hatırlatan, bir ses, bir tat, bir his vs. ile tekrar karşılaştığınızda o ana tekrar dönüyorsunuz. O anı yaşayan siz değilmiş gibi düşünmek istesenizde sizsinizdir. İstediğiniz kadar kaçın, unutmak istedikleriniz peşinizi bırakmayacak. En iyisi kaçmayın onlarla yüzleşin...

İç ses: Kız kardeşin gittiği zaman o yoldan tek başına geçeceksin ve tekrar o adamla karşılacaksın. Bu sefer çığlığında kurtarmayacak seni. Korkunla yüzleşte göreyim seni. Yüzleşemezsin ki, korkaksın sen korkak...

4 Kasım 2008 Salı

Unutma ki....

Unutma hakiki erkek, yüzlerce erkekten meydana gelir.
Zaten bir zaman sonra, yüzlerce erkeğin sana verebileceğini, bir erkekten beklemeyecek kadar olgunlaşmış olacaksın sen de...

Bir kadının aradığı o bir tek erkek, her zaman için hayali bir varlıktır. Hiç olmamıştır....
Her erkekte, aradığın erkeğin yanlızca bir parçasını bulursun. Gerçek bir kadın için, gerçek bir erkek, Allah gibidir, her yerdedir ve hiçbir yerdedir. Aşk da budur zaten! Başka bir şey değil.
Aramaktan vazgeç demiyorum, bulmaktan vazgeç...
Kadınlar ağlamak için bir erkeğin omzuna ihtiyaç duyarlar... Ama başı dolu kadınlar, erkeğin omzuna ağır gelir...

Erkekler kadında kontrol edilebilir zekâ, kontrol edilebilir başarı, kontrol edilebilir yetenek ister. Yani kadının sahip oldukları, erkeğin kontrolünü aşmaya başladığında ilişki biter...

Murathan Mungan

3 Kasım 2008 Pazartesi

Geziden geriye kalanlar....


Pazartesi sendromunu yaşadığım şu dakikalarda iş nedeniyle sıkıldığım bir olayı unutmak amacıyla yazdığım bu yazıyla karşınızdayım. Öhöm öhöm...

Haftasonu yine Artvin'e kamp kurmaya gittik. Cumartasi sabahı 07.30 ' da evden çıktım, akşam 19:00 sularında kamp kuracağımız alana vardık. Artvin, Şavşat, Karagöl...

15 gün önce ise Borçka - Karagöl'e gitmiştik. Artvin halkı "galiba il sınırlarında ki bütün göllere aynı ismi vermiş" diye düşündüm bir an. Sularının karalığından mıdır, iklim şartlarının karalığından mıdır bilinmez ama aynı adı taşıyan iki Karagöl'e gitme şerefine eriştim.

Kamp yerine vardığımızda yolculuğun uzun olmasından olsa gerek herkeste yolculuk sonrası mahmurluk vardı. Herkes bir işin ucundan tuttu. Kimi çadırları kurmaya başladı, kimi ateşi yaktı, kimi odun topladı, kimi eşyaları taşıdı. Birlikten kuvvet doğdu, çok geçmeden çadırları kurup, ateşin başında ki yerimizi almıştık.
Ateş başı sohbetleri güzel oluyor. Herkes birbirine takılıyor, laf sokuyor, şakalaşmalar, hikayeler, devlet meseleleri, uyurken kimlerin horladığı ve nasıl horladıkları....

10 kişi gittiğimiz gezide iki bayandık. Müzeyyen ile bu kampta tanıştım.

Dağda özellikle bayanlar için zor olan konu ise "çiçek toplamak"tır. Çiçek toplamak için 10-15 dakikalık yol yürümek zorunda kalmamız; sabun, tuvalet kağıdı ve hijyen açısından hiç uygun olmayan tuvaletleri kullanmamız gerekmesi ise şikayet ettiğimiz konulardan bir tanesiydi.

Şimdiye kadar bir çok umumi tuvaleti kullanan biri olarak gözlemlediğim konu ise şu. Erkek tuvaletleri bayan tuvaletlerine göre çok daha temiz oluyor. Biz bayanlar evlerimizi pırıl pırıl yapıyoruz ama ortak kullanmak zorunda olduğumuz alanlara dikkat etmiyoruz. Neden?

Yatma saati geldiğinde ise -geçen kamptaki gece üşümemden dolayı çok sızlandığımdan olsa gerek- uyku tulumlarının en iyilerini Müzeyyen'le bana verdiler. Bu bile işe yaramadı. Geçen kampta meğer ben üşümemişim. "Donmak ne" bu sefer gördüm. Bütün vücudum tutuldu. Ayaklarımı birbirine sürtüp ısıtmaya çalışıyorum ama nafile. Ayağımda üç çorap, üstümde montla yattım ama banamısın demiyor. Önceden titremekten uyku tulumunun içinde horon tepmiştim, şimdi ise kolbastı oynadım resmen. Sabaha doğru ise uyku tulumunun ayak kısmında ki açık fermuarı farketmemle resmen yıkıma uğradım. -50 dereceye kadar soğuğa dayanaklı tulumların içinde donmayı başaran birisi olarak üşüdüğümü kimseye söyleyemedim. Beni salak sanmasınlar diye. Hangi akla hizmet uyku tulumunun ayak kısmına fermuar dikerler anlamıyorum. Zorla girdiğim ve içinde tabuttaymış gibi hissettiğim uyku tulumlarını sevemeyeceğim kesinleşti. Yatakta bile sabaha kadar dört dolanan bana uyku tulumu dar geldi. Sabah olduğunda yalnız olmadığımı bilmek beni sevindirdi. Kamptakilerin bir çoğu üşüdüğünü söyledi. Müzeyyen'de "uyku tulumunun ayak kısmında ki fermuarların açık olduğunu ve çok üşüdüğünü" söylediğinde içimden bir "oh be, tek salak ben değilim" dedim. O gece kırağı yağdı. Gece kalkıp arabada ısınmaya gidenler bile oldu. Sabah ateş yakıldığı zaman uyku tulumunun içinde donarak ölmek yerine, ateşin başında ısınmayı tercih ettim. Gece bir tek soğukla mücadele etmedim, bizim çadırın çevresine kurulmuş üç çadırda ki yoğun horlama sesi ilede yabanı hayvanların kampımızı bastığını sanıp, korkudan da uyuyamadım.

Çadırdan çıkarken, çadırın üstüne yağan kırağılar saçlarıma yapışmış. "Gece üşüdünmü" diye soranlara "dondum" diye yanıt verdiğimde Kamil amcamın kırağı yağmış saçlarımı tutarak söylediği cevaba ise hepimiz güldük.
-Donduğun belli, baksana don tutmuşsun.
Gece karanlığında vardığımızda kamp alanını görememiştik. Gündüz alıcı gözüyle baktığımda, çam ormanıyla kaplı olan Karagöl ismi gibi karaydı. İçinde alabalıklar nazlı nazlı yüzüyor, bizi farkettiklerinde kaçıyorlardı. Bu arada Müzeyyen'le göl etrafını turluyorduk. Fotoğraflarımda modellik yaptık sağolsun. Arkadaşlar model olarak onu çağırdıklarında göl etrafında ki turumu tek başına tamamlayarak kamp alanına döndükten sonra kahvaltı masasını hazırlayıp çayla birlikte yedik. Kahvaltıdan sonra, kamp alanına inekleri ve iki köpeğiyle gelen teyzeyle sohbet ettik. Anadolu misafirperverliği ve canayakınlığıyla bizi evine davet etti, çebindeki meyvelerden ikram etti. Köpeklerini besledik, artan kahvaltılıkları ineklere yedirdik. Fotoğraflarını çektim merak etmeyin, Fotoğraf Dünyam bloğumda sizlerle paylaşırım.

Yavaş yavaş çadırları, eşyaları toplamaya ve arabalara yerleştirmeye başladık. Dönüş yolu ise gidişten çok daha fazla uzundu. Yolda sürekli durup, fotoğraf çektik. Yusufeline vardığımızda 6000 küsür nüfuslu ilçenin tek benzin istasyonunu bulamadık. Yolda birisine sormak için arabayı durdurduk. Yanında durduğumuz adam biz "benzin istasyonu nerede?" diye sormadan yolu gösterdi. Cevabını dikkate almayıp soruyu sorduğumuzda tekrar aynı yönü gösterdi. Yolu gösterirken konuşamayıp, anlamsız sözcükler söylemesinden adamın dilsiz olduğunu anladık. Soruyu sormadan cevap vermesine ise şaşırdık. Olayı diğer arabadaki Kamil amcama anlattığımda ise cevabı bizi yine güldürdü.
-"Siz 6000 nufüslu bir yerde dilsiz adamı bulup adres sormuşsunuz, ben 15 milyonluk İstanbul'da dilsiz birini bulup adres sormuştum"
Yusufelinden çıkarken, doğru yolda olup olmadığımızı sormak için arabayı durdurduk. Sırtında yük olan kadın ile 12 yaşlarında ki kızı yabancı adamları görünce daracık yolda ilk önce panikleyip, arabaya arkalarını döndüler. Küçük kız "ben bilmem anam bilir" dedi. Annesi ise gözleri yerde "he doğru yoldasınız, devam edin" diye cevap verdi. Gözlerini sakınmayı anasından öğrenen küçük kızın halini görmenizi isterdim. Edep ve haya örneğiydi ana ve kızı.
Karşımıza çıkan çeşme önünde ise mola verdik ve gece pişirdiğimiz kuru fasulyeyi ısıtıp yedik. Yanına ise soğan kırıp yedik. Müzeyyen ve ben ilk önce yemek istemedik. Baktık ekipteki herkes .yiyor, soğan kokusu çekeceğimize bizde yiyelim dedik ve hatur hutur soğanları yedik.
Yollar çok dar ve bozuktu. Dönüş yolu bana çok uzun geldi. Neyseki evime sapasağlam geldim. Bir geziden hafızamda kalanlar bunlar. Fotoğrafları en kısa zamanda yayınlarım.
Telsizle ilgili bir kaç şey öğrendim. Telsiz dilinde 99 küfür demekmiş. Küfür söyleyemeyen bana bu bilgi çok gerekliydi. İçimden küfür etmek geldiğinde artık 99 diyeceğim. Pucca 'nın yaşadıklarına seyirci kalanlara, Pucca'nın çektiği acılara sebep olan hayvanlardan daha aşağı olan insanlara 99. 99'zun en okkalısı. Dilerim ahirette kadın olarak yaratılırsınız ve yaşattığınız acıların yüz mislini yaşarak hergün öldürülüp diriltirsiniz. "Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan hakkını alacağı günü" sabırsızlıkla bekliyorum.

31 Ekim 2008 Cuma

İlk önce koca bulman gerek!...

*~*YagLi BoYa ReSiMLeRi*~*
Bundan sonra gebelik, lohusalık ve aile planlaması konularında duyduklarımı ve öğrendiklerimi bloğuma yazacağım.
-Yanlış emzirme yüzünden bebeklerin sütün asıl besleyici kısmını alamadıklarını biliyormuydunuz?
-Yalancı emziğin zararlarını biliyormusunuz?
-Aile planlaması hizmetlerinden; sağlık ocakları ve ana çocuk sağlığı hizmetlerinden ücretsiz faydalanabileceğinizi biliyormuydunuz?
Bilmiyorsanız korkmayın artık haccecan var, hepsini yavaş yavaş anlatacağım. Sorularınız varsada sorabilirsiniz, ne yapıp edip öğrenir ve cevap yazarım size...
Çalıştığımız binada dış hatta açık olan telefon bir kaç kişide olduğu için; bina dışı telefon görüşmeleri için mesai arkadaşlarım genelde benim odamda telefon görüşmelerini yaparlar. Bu yüzden telefonda konuştuklarını ister istemez duyuyorum. Gebe, lohusa takibi yapan ebe arkadaşım, kendi sorumlu olduğu bölgesindeki lohusa bir kadınla telefonda görüştü. Kadının ilk gebeliğiymiş ve doğumdan sonra ne yaptıysa çocuğunu emzirememiş. İlk doğumu olduğu içinde tecrübesiz. Çocuk açlıktan ve gaz sancısından günlerce ağlamış, anne ise çocuğunu emzirememekten ve ağlayan bebeği susturamamaktan helak olmuş. Ebe arkadaş kadının evine ziyarete gittiğinde bebeğin ayağının buz gibi olduğunu görmüş, pamukla ayağını sardırmış, gazını çıkartmışlar ve doğru emzirme tekniklerini göstermiş. Bugün telefondada son durumun ne olduğunu sorduğunda herşeyin yolunda olduğunu öğrenen ebe arkadaşın sevincini görmeniz gerekirdi. Bir bebeğin gazını çıkartabilmesi ve annesinin sütünü emebilmesi insanı mutlu edebiliyormuş. Olaya bende mutlu oldum tabi ve ben ;
-"Bebeğim olduğunda sizlerin yardımının ve desteğinin yanımda olduğumu bilmek çok güzel bir şey, artık rahat rahat doğurabilirim"dedim. Ebe arkadaş ise her gün yüzüme şamar gibi vurulan son sözü söyledi;
-"İlk önce koca bulman gerek!..."

Asi(l) Ruhlar....

Boyun eğmeyen asi(l) ruhlara hayranım...

Denileni yapmadan önce düşünen, yargılayan, denilenin başka şekildede yapılabileceğini gören, bir fabrikadan çıkmış gibi olmayan asil ruhlar... Farklıdır onlar, ne yapsanız yapın bir kalıba sokamazsınız hiç birisini...

Onlar sıradan insanlar arasında farklılıklarıyla dikkatleri üstüne toplamayı başarabilirler. Kendinden emin duruşlarıyla, insanın içine işleyen bakışlarıyla, bıçaktan keskin sözleriyle ortalığı esip kavururlar. Ruhlarında ne kibirden eser vardır ne de sahtelikten. Kimseye yaranmaya ihtiyaçları yoktur, içlerinden geldikleri gibi davranırlar. Davranışlarında hiç bir yapmacıklık yoktur...

Her insanın boyun eğmeyen asi(l) ruh olduğu bir dönem mutlaka vardır...

Büyüdüğü toplumun kurallarını öğrenmeden, kirlenmeden, kötülükle alaşıma geçmeden, özünü kaybetmeden önceki çocukluk-bebeklik dönemi!...

İş yerimdeki odamın kapısına, meraklı gözleriyle; minicik bedenli, dev ruhlu, masum bakışlı yürümeyi yeni öğrenmiş yavrucaklar gelir. Ben onları farkedene kadar her detayımı inceleyen bu asi(l) ruhlar, onları farketmemle gözlerini kaçırmaları ve odamın kapısından uzaklaşmaları bir olur. Sonra tekrar kapıda belirirler. Eğer benim bakışlarımda da sevecenliği ve iyiliği görürlerse aynı şekilde tepki verir, yeni çıkmış iki - üç dişiyle tebessüm etmeye başlarlar. Şakadan yüzümü astığımda da, yüzünü asıp tehdit dolu bir bakış attıktan sonrada bir daha kapıma gelmezler. Küsmüştür bu asil ruh. Kalbini alamam bir daha.

Yandaki odada aşılarını olurlar. Canını acıtacak olan iğnenin vücuduna girmemesi için her türlü mücadeleyi verir. İç parçalayan ağlamarıyla tepki gösterirler. Kendisini doğurup, dünyaya getiren yegane varlığa güvenir ve kendisini kurtarması için yalvaran gözlerle annesine bakar. Annesi de düşman saffına geçmiştir! ve iğnenin ona yapılması için tutanlar arasındadır artık. Bu ihaneti gören çocuğun feryatları ise yerleri ve gökleri delmektedir. İğne acısı ve annesinin ihaneti karşısında ki yıkım ise çok sürmez, annesinin kucağında evlerinin yolunu tutarlar.

Daha yıllarca bu olayı gözlemleyecek olan benim dileğim ise; çocuklar büyüsün ama içindeki çocukları, asi(l) ruhları öldürmesinler.

Abimle bugün yaptığım telefon görüşmesinden sonra irkildim resmen. İstanbulda altmış kişilik sınıflara derse giren abim, bugün şahit olduğu olayı anlattı. Kendisine ait olmayan çantayı öğrencinin elinden alıp öğretmen odasına getiren öğretmen arkadışının peşini sekizinci sınıf öğrencisi bırakmamış. "Çantayı ver" diyerek öğretmeniyle tartışmaya girmiş. Çantayı vermeyen öğretmen ile öğrenci arasında ki tartışma giderek büyüyerek kavgaya dönüşmüş. Öğrenciyi sakinleştirememişler ve polisi çağırmak zorunda kalmışlar. Sekizinci sınıf öğrencisi ile bir öğretmenin kavga etmesini hayalinizde bir canlandırın!.... Çocukta ki saygı kavramı, öğretmendeki sabır kavramı... Nereye gidiyoruz? Ne oluyoruz? Ne olacak? Üzülmek hep iyilere düşüyor. Çocuk muhtemelen okuldan atılacak, yaptığının yanlışlığının farkında olmadan, kavga ettiği öğretmeninden nefret ederek büyüyecek. İçindeki çocuğu çocuk yaşta kayıp eden çocuk için üzülmelimi, ağlamalımı, onun için ne yapmalı bilmiyorum.

En başından biryerlerde hata yapıyoruz ama nerede?

30 Ekim 2008 Perşembe

Parmaklar havaya, sonra aşağıya


Üniversite arkadaşım başka bir şehirden buraya sevgilisiyle geldi. Sevgilinin tanımını kafamda hala yapabilmiş değilim o yüzden yavuklusu geldi diyeyim ben. Üç yıldır aynı ofiste çalıştığı arkadaşıyla ilişkiye başladılar. Duyduğumda şaşırmıştım. Aşk; üç senenin sonunda da oluşuyor muş demek ki....

Bugün onlarla alışveriş merkezinde gezdik. Çocuk çok ilgi gösteriyor arkadaşıma. Elini bırakmıyor, üstü bozulsa üstünü düzeltiyor, hiç olmadık anda yanağını, burnunu sıkıyor. (İç ses: Onların dedikodusunu yapıyorsun, gün boyu beraber gez, dolaş, gül, şimdi yazdıklarına bak. İkiyüzlüsün sen.) Şu an kendimi tanımlıyorum ben dedikodu yapmıyorum tamam mı? İkiside kişilik olarak çok iyiler, birbirlerinede yakışmışlar ama böyle vıcık vıcık nereye kadar. Aşırı sevgi gösterisi sıkar bir yere kadar. Yada ilişkinin ilk günleri diye bu sevgi gösterilerini normal mi görmek gerekiyor sizce?

Arkadaşımı iyi tanıyorum, bu kadar ilgiye, sevgiye gelemez o. Yıllar öncesine dayanan arkadaşlığımız var. Allah bozmasın çok iyi anlaşırız. Birbirimize aşağılama derecesine varan sözler söyleriz, ama yinede güler geçeriz her şeye. "Aptal, manyak" demeden ona sevdiğimi hissedemiyorum. O da bana "manyak" dediğinde sanki dünyanın en güzel iltifatını yaptı da otuz iki dişim görünerek gülüyorum. Başka birisi manyak dese kalbim kırılır ve o kişiyi o sözü söylediğine pişman ederim. Ama sevdiğim insan söylediği zaman hakaret olarak algılamıyorum. Manyak derken ki ses tonu, gülümsemesi bana "biricik canım arkadaşım" demesinden çok daha güzel geliyor. Diğer türlü, "canımlı, cicimli, habire birbirini şapur şupur öpen sevgi gösterileri bana sahte gelir nedense. Arada bir tatlı sözler duymakta hoş oluyor tabi o ayrı bir konu. Demek istediğimi anlayan varsa parmak kaldırsın.

En iyi arkadaşlarımla aramda hiç bir resmiyet yoktur, içimden ne gelirse söyleyebiliyorum. İçimden ne gelirse söyleyebildiğim için bana göre sorun olan konuları çekinmeden dile getirebiliyorum bu da içimde kafama taktığım konuların birikmemesine neden oluyor. İçimden ne gelirse söylediğimde arkadaşımda bana alınmazsa değmeyin keyfime. Onu kalbimin içine sokasım gelir. Tabi içimden ne gelirse söylediğim konuları abarttığım çok olur. Bazen zorla susturuluyorum.

Karşı tarafın alındığını veya bana kızdığını düşünürsen geri adım atarım, konuşamam. Söyleyemediklerim de içimde kalır ki bu da, o kişiye karşı kendimi sahte hissetmeme neden olur. İçim dışım bir olmalı benim. Aklımda ve kalbimde ne geçiyorsa karşı taraf bunu bilmeli...

Sevdiğim dostlarım evime geldiğinde kendi evine gelmiş gibi hissetmeli. Misafir gibi davranmam kendilerine. Uyuyacağı zaman kendi pijamalarımdan veririm. Masaya bir tabak fazla konur, ne varsa ondan yenilir. Dostlarıma misafir değerini gösteririm, hissettiririm ama bu evime yabancı birisi gelmiş gibi değil, evden birisiymiş gibi davranarak yaparım. Demek istediğimi anlayan varsa, kaldırdığı parmağı geri indirsin.
Haftasonu yine kampa gidiyorum. Galiba alışkanlık yapmaya başladı bu kamp olayları. Erteleyeceğim bir randevumda yok o yüzden içim rahat. Geldiğimde yine çektiğim fotoğrafları paylaşırım sizlerle.

Yazımı bir soruyla bitiriyorum. Biraz düşünelim ve yorumlarınızla parmaklarınız çalışsın. Kıyamam ay sizlere, bakın ne kadar çok düşünüyorum. Hep beyninizi hem parmaklarınızı çalıştırıyorum.

Sorum şu; Sevgili ne demektir? Bizim toplumumuzca kabul görülen evlilik, nişanlılık, sözlülük gibi ilişkilerden farklı bir ilişki türümüdür? Sevgili deyince ne anlıyorsunuz? Sonu evlilikle bitmeyen, sürekli eş değiştiren ilişkiler hakkında neler düşünüyorsunuz?

28 Ekim 2008 Salı

Hünkar Beğendi Macerası Sonu..

YERELLEŞME, YÖRESELLEŞME VE ÖZGÜNLEŞME ÇABALARINA DOĞRU - Görsel Sanatlar Platformu | GorselSanatlar.org


Benim güzel blogummmmm, canım benim, hoşgeldin... Yasak kaldırıldı çok şükür... Yasağın nasıl kaldırıldığından haberi olan var mı?
Ya arkadaşlar şu bir kaç günde blogumuzun hayatımızda ki yerini görmüş olduk... Herkes blogum blogum diye ağladı resmen... Şu blogların bize yaptığını görüyormusunuz? Aşık olsak aşık olduğumuz insanların peşine bu kadar ağlarmıyız merak ediyorum :) Olaya iyi tarafından bakarsak wordpress de artık bloğumun bir yedeği var. Oradada arada yazılar yayınlayıp, sürekliliğini sağlamayı düşünüyorum. Türkiye burası ilerde ne olacağı belli olmaz. Yedekte de bulunması güzel olur. Bloğumu sigortalatmış oldum yani :)

Ha buluştuk, ha buluşacağız derken nihayet hünkar beğendiyle buluştuk...
Ya ben çok kasıldım, elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemedim. Çocuk çok sessiz. Onu ben konuşturdum diyebilirim, lafları ağzından cımbızla aldım. Ben kendimden, ailemden, kardeşlerimden, işimden bahsedip konuşmayı başlatayım dedim ama konuşmayı başlatıp bitirende ben oldum. İnsan eşiyle sohbet edebilmeyi, eşini anlamayı, eşi tarafından anlaşılmayı, ortak noktaları olsun ister. Eşlerden birisi çok konuşken, diğeri sessiz olursa; konuşkan taraf çok yıpranır. Tabi dinleyen tarafında kulakları ve beyni yıpranır. Düşünsenize ben Hünkar beğendiyle evlenmişim ve aramızda şöyle bir diyalog geçiyor. Ben;
-"Bugün işte moralim çok bozuldu, mesai arkadaşımı sigara içmemesi için uyardım. Oda senin odanda içmiyorum seni ilgilendirmez diye beni tersledi." Hünkar beğendi;
- "...... " Ben;
-"Ben terslemesini dikkate almayıp, "Sigara yasağı hakkında yeni bir kanun çıktı, bu kanunu okudum, kamuya açık alanlarda sigara içemezsin" dedim o ise "Bana kanunlardan bahsetme Hatice, senin odanda içmiyorum ve bu odanın sahibi sigaradan şikayetçi olmuyor, sen nasıl içmememi söyleyebiliyorsun?" Hünkar beğendi;
-"......." Ben;
-"Ortada bir kural varsa herkes uymalı, bu işyerinin her işi beni ilgilendiriyor, içilmemesi gerekiyorsa içmeyeceksin" dedim "tamam" dedi. Bende "teşekkür ederim" dedikten sonra kapıyı kapatıp odadan çıktım. Kapıyı kapatırken de arkamdan "cık cık" diye haklı olduğunu düşündüğü tuhaf sesleri çıkarttı." Hünkar beğendi;
-"........" Yine ben;
-"Ama yok bir kural varsa herkes uymalı. Benim odam, senin odan meselesi değil bu. İşleri düştüğü zaman benim yanıma gelebiliyorlar ama onlara uymaları gereken bir yasağı hatırlattığımda "seni ilgilendirmez" diyebiliyorlar. Yok öyle. Ben burada eşşek başı değilim. Değilmi Hünkar beğendi? Sende birşeyler söylesene" Hünkar beğendi;
-"......." Sinirleri zıplamış, gözleri pörtlemiş, tepesinden dumanlar çıkan, eşi tarafından anlaşıldığını ve desteklendiğini düşünmeyen zavallı ben;
"Seninle niye evlendim ki ben. İnsan iki laf eder, bak zaten sinirliyim, konuş be adam konuşşşşşşşşş."Hünkar beğendi;
-"........"
Aman Allah'ım. Yazdıklarımı düşünürken bile korku filminin en korkunç sahnesini izlerken ki gibi gerildim.

Hünkar beğendi macerasını burada noktalıyorum arkadaşlar. Olaya iyi tarafından bakarsak; benim için bir tecrübe oldu. Hünkar beğendi iyi bir insan, eş olamayız belki ama iyi bir insanla tanışmış oldum. İyi olmuş olması iyi eş olacağı anlamına da gelmiyor. Arada elektrik olmasıda lazım. En az 2000 watta çarpılmam gerek. Hünkar beğendi içinde hayırlı oldu, sakin yapısı var, benimle baş edemez zavallıcık.

Yukarıda ki sigara diyaloğu hayali değildi, gerçekti. Cuma akşamı iş arkadaşımla aramızda geçen bu diyalog yüzünden moralim bozuktu ve sinirliydim. Akşama kadar barut gibi dolandım ortalıkta. Akşam ise telefonla arayıp "moralinin çok bozuk olduğunu, sigara yüzündende üstüne gittiğimi! (sigara içmemesini tatlı dille söylemiştim sadece) o yüzden sert çıktığını, özür dilediğini" söyledi. Helalleştik ve kapattık telefonu.
Sigara konusunda hassasım. İçmediğim için içenlerin kokuları beni çok rahatsız ediyor. Ama malesef içenler haklı, içmeyenler haksız konumda. Başka bir yazıda bu konuyu uzun uzun yazarım.
Kızkardeşimin nişanlısı gelecek bir saat sonra. Evde tatlı bir telaş var. Hala kızıyorum kızkardeşimi elimden aldı diye ama artık yapabileceğim bir şey yok. Kızkardeşim yazın evlenip başka bir şehire gidecek. Gittiği günü düşündüğümde içimden salya sümük ağlamak geliyor. Ne yapacağımı bilmiyorum...

26 Ekim 2008 Pazar

Yasaklar...



Dünden beri bloğuma girmeye çalıştığımda karşıma çıkan şu yazı (Bu siteye erişim mahkeme kararıyla engellenmiştir. T.C. Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesi 20.10.2008 tarih ve 2008/2761 sayılı kararı gereği bu siteye erişim engellenmiştir.) acayip canımı sıkıyor. Birilerinin canını sıkan bir olay oldu diye, binlerce insanın canını sıkmak kimin hakkı? Kim cezalandırıldı böyle? Binlerce insanın; kararı alanlara, idarecilere, telekoma, mahkemelere olan güvenci sarsıldı. Binlerce insan adına konuşma yapmak yanlış belkide. Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki güvenim çok sarsıldı. Demokratik olarak düşüncelerin paylaşıldığı bu özgür ortamda, antidemokratik bu uygulamayı kınıyorum....

Yasaklarla, sansürle hiç bir yere varılamayacağını anlaması gerekenlerin bir an önce anlaması dileklerimle...

İç ses: Oh be rahatladım..

Yasal hakkımızı kullanalım arkadaşlar, imza kampanyası başlatıldı. Katılmak isteyen arkadaşlar aşağıdaki adresten bilgi alabilirler...

23 Ekim 2008 Perşembe

120 Can ve Zevk Almayan Nasıl Yaşar?


120 çocuk askerin cepheye silah taşımasını, cephaneleri taşırken soğukla ve ermeni çeteleriyle mücadele etmelerini, dönüş yolunda da bir çoğunun donarak ölmesini konu alan muhteşem bir film... Nurcan izlememi tavsiye etmişti. İyikide izlemişim... Arkadaşlarım ve kardeşimle birlikte gözyaşlarıyla izledik... Bu vatan toprakları için çok canlar feda edilmiş, çok acılar çekilmiş... Bunları yeni nesillerin bilmesi gerek. Bu filmler ve tarihi olayları anlatan kitaplarsa öğrenmemizi sağlıyor... Okuyalım, öğrenelim, izleyim ve dinleyelim...
İş yerinde ki bilgisayarımın ekranı karardı. Uzun süredir ekranda sorunlar vardı, tuhaf sesler çıkartıyordu ve ekranda görüntü gidip geliyordu. Puccanın bloğunu okurken patlayıp kör olacağımı düşünüyordum çok şükür ki öyle bir şey olmadı, ekran sessiz sedasız söndü...
Bilgiyaramın bozulması bir yönden de iyi oldu. Uzun süredir bir kitabı okumam gerekiyordu onu okumaya başladım ve yarısına kadar okudum. Mehmed Niyazi'nin yazmış olduğu Çanakkale Savaşını anlatan kitabın ismi "Çanakkale Mahşeri". "Şu Çılgın Türkler"i okumak benim için daha zevkliydi. Bu kitaba nedense en başından beri adapte olamadım. Zaman zaman duygulandığım oluyor ve okunası bir kitap. Normalde kitap okurken kitap kahramanları ben olurdum; onlarla koşar, onlarla ağlar, onlarla gülerdim... Bu kitabı ise okumuş olmak için okuyorum itiraf edeyim...İnşallah gelip geçicidir bu adaptasyon sorunu. Yoksa kitap okumak benim için bir tutku. Bu tutku giderse hayatım kayar...
Hayattan zevk aldığımız şeylerden zevk almamaya başladığınızı düşünsenize. Çok korkunç bir şey... Dünya yaşanılacak bir yer değil zaten ve zevk aldığınız konularda artık size mutluluk vermiyor... Neden yaşanılır ki o zaman?
Hayatta hiç bir şeyden zevk almayan ve sevdiği kimse olmayan insanlar sizce nasıl yaşarlar?

22 Ekim 2008 Çarşamba

Duygularda İniş Çıkışlar...


Kadınların iç dünyalarının gelişmiş olması, onları erkeklerden daha çok duygusal dalgalanmaya götürür. Kadınların duyguları, bahar mevsimi gibi özel ritm ve döngüye sahiptir. Erkekler bunu çoğunlukla anlayamazlar ve kendi davranışlarından kaynaklandığını zannederek onların hislerini değiştirmeye çalışırlar. Nasıl ilk baharda hep güneş olmazsa kadının duygu dünyasında da hep neşe yoktur. Sebepsiz üzüntüler yaşar, basit şeyleri dert edebilirler. Herhangi bir konuyu uzatır, zihinlerinden atamaz ve günlerce düşünürler.

Kadının inişe geçtiği zaman erkek ona moral vermeye kalkıp düzeltmeye çalışırsa bir süre sonra tükenir. Kadının o anda ihtiyacı fikir değildir, yanında birisini bulmak, o kişi tarafından dinlenmek ve anlayış görmektir. "Sev, değer ver, paylaş" desteği kadına yetecektir. Kadın olumsuz duygularını bastırdığında onları içinde biriktirir, ama bardağı neyin taşıracağını kestiremezsiniz. Menfi duygularını ifade edemeyen, hep neşeli roller oynayan kişinin güzel duyguları körelebilir. Bu durum da eşinin kendisini yanlış anlamasına sebebiyet verebilir. Doğal olmak, ama zamanlama ve yaklaşım biçimini çok iyi düzenlemek lazımdır. Karşı tarafı gerçekçi olmayan beklenti içinde tutmak, ona evde bir taht hazırlayıp sonradan şikayet etmek ne derece doğru olur?

Akıllı kadın eşine özgür olmak hakkı tanırken akıllı erkek de eşine üzülme hakkı vermelidir. Böylece erkekler ilişkide nefes alırlar. Sessizlik zamanlarında zihinleri geviş getirir. Kadınlar da duygusallıkları sebebiyle anlaşıldıklarını hissettikleri için kendilerini güvende bulurlar.
Kadın Psikolojisi (Prof. Dr. Nevzat Tarhan /Sayfa 30)

21 Ekim 2008 Salı

Dünya Çapında Arkadaşlık Ödülü



"Proximidade Award"''Friendship Around The World Award""DÜNYA ÇAPINDA ARKADAŞLIK ÖDÜLÜ"
Sevgili Nur Ablacığım bana bu ödülü layık görmüş, seve seve kabul ediyorum... Bu ödülü bana layık görerek beni onurlandırdığı için teşekkür ediyorum. Umarım, varlığıyla ve yorumlarıyla hayatımda olmaya devam eder....
07.11.2008 tarihinde 1. blog yaşımı kutlayacağım için, birinci yıl sevincimi şu an yaşayamıyorum. Vakti gelince sevincimi sizinle paylaşırım...
Aldığım ödülü blog arkadaşlarımla paylaşmak, bu sevinci onlarla da yaşamak istiyorum.
6-z.m
Bloğumda yazdıklarımı ve yayınladıklarımı okuyarak, izleyerek, seyrederek, yorum yazarak, yazmayarak beni yalnız bırakmayan tüm dostlara selam olsun... İyiki varsınız....

20 Ekim 2008 Pazartesi

Erkek Nasıl Konuşturulur?



Erkeğin temel psikolojik ihtiyaçlarından bir tanesi, bağımsızlık ve özerk olma ihtiyacıdır. Erkek bir kadına yakınlaştığında birden bağımsızlığının gittiğini düşünmeye başlar ve kendisini geri çeker. Bu geri çekilişte kadın onun üzerine giderse geri çekilme kovalamacaya döner. Kadının kendisine fırsat tanıması hâlinde belli bir süre sonra eşinin sevgi ve yakınlığına yeniden ihtiyaç duyacağından geri gelecektir.
Erkekler konuşmak için konuşmazlar, konuşmak için bir nedenleri olmalıdır. Zamanlama ve yaklaşım biçimi uygun ise konuşmaya başlarlar. Konuşması için bir erkeğin ilgi alanını bulmak gerekir. Erkek konuştuğunda suçlandığını veya baskı altında olmadığını hissederse yavaş yavaş açılmaya ve iletişim kurmaya başlar. Erkeği olduğu gibi kabul eden ve bunu hissettiren kadın, eşinde olumsuz duygular uyandırmadığı için aranan eş olur.
Erkek geçici bir sessizlik ve yalnızlıktan sonra kadına döndüğünde kadın onu suçlar ve eleştirirse erkek gerçek duygularını bastırır ve iletişim bozulur. Cezalandırıldığını hisseden erkek, geri dönmek istemez, konuşmaktan, ilgi ve sevgi göstermekten kaçınır.
Kadın Psikolojisi (Prof. Dr. Nevzat Tarhan /Sayfa 31)

Ah Karagöl...


İyiki iç sesimi dinlememişim. Çok güzel iki gündü. Çok güzel biraz mütavazi kaldı. Muhteşem iki gündü...
Gördüğüm güzellikler; sarıya, maviye, yeşile, mora çalan ağaçlar, gölde zıplayan balıklar, içimi titreten soğuk, kafama damla damla yağan yağmur, aniden ortaya çıkan ve ortalıktan kaybolan sis, çamurla dansım, attığım kahkahalar, çadırın içinde soğuktan titreyişim, gördüğüm saygı ve ilgiden kendimi değerli hissetmem ve hafiften şımarmam, en az beş objektifin bana yöneltilmesi ve aynı pozumun bir sürü fotoğraf makinasından çekilmiş olması, kendimi görmüş olmaktan bıkmak..... Bunların hiç birisi anlatılmaz, ancak yaşanır. Yaşamayanlar içinde bir süprizim var, çektiğim fotoğrafları Fotoğraf Dünyam adlı bloğumdan görebilirsiniz. Akşam fotoğrafları düzenleyip yükleyeceğim....
Sizlere birde hayır dua edeyim bari ; Allah böyle güzellikleri dileyen herkese yaşatsın ve içinde yaşamak istediği bütün güzellikleri yaşatmadan öteki dünyaya göç etmemesini nasip etsin.

17 Ekim 2008 Cuma

Dağdayım, Korkuyorum, Üşüyorum


http://www.fotokritik.com/726593

Yarın hünkar beğendi ile buluşacağım büyük gündü...

Taki telefonum çalana kadar. Fotoğrafçı arkadaşlarım "dağa kamp kurmaya gideceğiz sende gel" dediler. Dağda çadırda kalacağım diye hünkar beğendiyle buluşmayı erteledim. Bir kafede sıcak çay içip sohbet etmek ve geleceğimin temellerini atmak varken, dağda soğukta, çadırda kalmayı tercih ettim. Belkide ruh ikizim bu çocuk. Bilmiyorum ki... Nedennnnnnn. Neden diğer kızlar gibi çıtı pıtı çıtkırıldım bir kız değilim ben yaaa.... Haftasonu evde kalıp çamaşır yıkamam, ütü yapmam, cam silmem gerek ama böyle bir şeyin zorunluluğunu hissetmiyorum...

Dağda bir çadırda kalmak düşüncesi iliklerime kadar üşüdüğümü hissettirdi. Hatta şu an korkuyorum bile. Korku ise oraya gitmemi daha tetikliyor.Ama gideceğim, korkuma yenilip, gitmekten vazgeçersem, kendimi korkak ilan edip, aynada kendime bakamam...

Neyse ya, belkide ömrümde ilk ve son defa böyle bir fırsat elime geçecek. Hünkar beğendiyle hafta içi bir gün buluşurum. Tabi artık buluşmayı kabul ederse. Çünkü bu üçüncü erteleyişim....
İç ses; Evde kalmıştın zaten, birde çadırda kal. Kaybedeceğin hiç bir şey yok....

Evliliğin Amaçları


http://www.evliliksiteleri.com/modules.php?name=dugunfotografi#
Biyolojik ihtiyaçlarımız bizi evliliğe yöneltir. Genlerimizin bizi evlenmeye sevk ettiğini bilmeliyiz. Bu olgu, insan neslinin devamı içindir. Genlerimizde, en iyi adayı bulmak, onunla birlikte yaşamak ve çocuk meydana getirmek gibi bir talimatname vardır.
Ayrıca psikososyal ihtiyaçlar da ancak evlilikle karşılanabilir. Onun dışında bu ihtiyaçları tam olarak karşılamak mümkün değildir. Ancak doğa gereği olan evlenme kuralının da istisnası vardır. Evlilik, kültürel bir olgudur. Eğer kişi, ilgi ve zevk alanlarının çeşitli hale getirebilir, hormonlarını %30-40 oranında kontrol edebilirse, kendini evlenmeden de mutlu edebilir.
İnsanlar modernitenin değerlerini ne derece benimserse, evlilik kurumuna olan bağları da o kadar zayıflar.Modernizm, evli çiftlere "özgür yaşa, bağımsız ol, canının istediğini yap; çocuk seni engeller!" tarzında bir mesaj vermiştir.
Mesela kadın, fiziki özelliklerinin aşırı yüceltilmesi sonucu, bu görüntüsünü kaybedince kendini çok kötü hisseder. Evlilik ise kadını fiziksel olarak yıpratır. O bu durumda, çocuk doğurması sonucunda oluşacak beden yıpranmasını düşünerek, kadınsı özelliklerini kaybetmemek ve aşınmamak maksadıyla annelik rolünden kaçınır. Meselâ bazı kadınlar, doğumdan sonra güğüslerinin bozulmaması için çocuklarını emzirmezler. Çocuk sahibi olmayı istememe de, aynı düşüncenin bir sonucu, modernitenin sunduğu modellerin birer uzantısıdır.
Hatta aileler, kız çocuklarının meslek sahibi olmasını, kocasıyla geçinemezse boşanabilmesi için istemektedir. Onların eğitimine bu kadar önem verilmesinin sebeplerinden biridir bu. Böylece bir düşüncenin arkasında da bencil olmaya yapılan özendirme söz konusudur. Savunma silahı olarak düşünülen bu durumun evlilik kurumuna sağladığı fayda tartışılır. Bu niyet ve amaçlar evlilik bağını zayıflatmaktadır.
Gençlere, "Evlendikten sonra ne kendini ezdir, ne de karşı tarafı ez; evlilik bağlarını güçlendirmeye çalış!" fikri aşılanmalıdır. Bizim kültürümüzde, evlenilen insanın ailesine "kaim valide ve kaim peder" denilir. Bu tabir, " anne yada baba yerine geçen" anlamına gelir. Kayınvalide ve kayınpeder, oğlunu evlendirdiği kişiyi "kızı" gibi görmelidir. Büyükler, gelin ne kadar yanlış yaparsa yapsın, kendi kızında hissettiği duyguları hissetmeli, hak duygusunu elden bırakmamalıdır. Aksi halde, "Geçinemezse, bırakır gider!" düşüncesi, karşı tarafta kendini gerçekleştiren bir ön kabul olur. Şimdi bu insanların yerini, gelinini kızı, damadını oğlu yerine koyamayan aile büyükleri almaktadır. Bu bağlar zayıfladığından, evlilikler de zayıflamaktadır.
Psikolojinin gizli yasalarından bir tanesi, "İnsan, neye inanırsa ona göre davranır." kuralıdır.
Mesela kişi, birini kötü kabul ettiği zaman, farkında olmadan ona kötü davranmaya başlar, karşındaki de fark etmeden olumsuz tepki verir. İnsanlar kötü olmadığı halde ilişkiler kötüleşir, muhatabı birden kişinin düşmanı oluverir. Burada anne babanın, gelin ya da damadı kendi evlatları yerine ikame edememesinin getirdiği hoşnutsuzluk vardır.
Bu noktoda boşanmaların artması sadece bir sonuçtur. Bu olgular, pek çok kavramın zayıflamasının, toplumsal bağların ve insandaki erdemlerin azalmasının, ahlaki çöküntünün ve kişiler şekle fazla önem vermesinin neticesidir. İnsanlar çok güzel giyinmelerine rağmen, gönülleri zayıflamıştır. Öncelikler değişince de boşanmalar, evlilikten korkmalar ve çok eşliliklerin sayısı artmaktadır. İnsanımız Batının iyi değerlerini alırken maalesef hastalıklarını da almıştır.
Kadın Psikolojisi (Prof. Dr. Nevzat Tarhan /Sayfa 203-204)