Görev Beni Çağırıyor... Seni de...

17 Aralık 2008 Çarşamba

Kendime Dönüş...

http://www.fotono1.com/foto.php?id=65646
Döndüm!...
Dönmez olaydım...
Dönüşüm sadece buraya değil, kendime de döndüm.
Sevmiyorum kendimi, insan sevmediği biriyle baş başa nasıl kalır? Bir ömür boyu sevmediğim bedenim, sevmediğim ruhumla bir arada bulunacak. Bu acı gerçekle ne zaman karşılaşsam ruh halim böyle olur.
Sevmediğim bedenimin yazdığı sözler, sevmediğim ruhumdan çıkıyor. Sizde sevmediniz değil mi? Sevgi nedir ki? Sevgi ile acı kardeştir belkide... Acılarım, kendime sevgimden mi ileri geliyor?
Bakmayın siz bana. Kendini sevmeyen ben, aynanın karşısına geçip kendime alıcı gözlerle bakarım. "Ne güzel gözlerim, ne güzel saçlarım var" derim bazen. Bazense aynada bakmak utandırır beni.
Bayrama giderken yolculuk sırasında otobüsün en arka koltuğunda ben, kızkardeşim ve erkek kardeşim oturduk. Yolların bozuk olduğu yerlerde otobüs tekerleğinin üstünde oturan biz hop oturup hop kalktık. Aniden yoldaki bir boşluğa düşen otobüs bizi fena sarstığında benden "ahhhhh" diye bir ses çıktı. Önümüzde oturan 2 yaşlarında ki çocuğun tepkisi çok komikti. Otobüs her sarsıldığında o mavi gözleriyle gözlerime bakıp "ahhhh" diyerek annesinin kucağında hop oturup hop kalktı. Bu hareketi o kadar komikti ki, otobüsün arka tarafında oturan bütün yolcular güldük onun bu masum taklitçilik haline. Çocuk beş on dakika sonra kucağımıza çıkacak kadar samimiydi bizle. Otobüsün arka camından merakla dünyayı seyretti. Erkek kardeşimle arası baya iyiydi. Onun kucağından hiç inmedi. Erkek kardeşim kendi elleriyle çocuğa yanımızdaki yiyeceklerden yedirdi. Onunla oyun oynadı. Sabır konusunda benden çok ilerde maşallah. Erkek kardeşim ilerde çok iyi bir baba olacak. Bekar kızlara duyrulur :))) Sürekli çatışma yaşadığım kardeşimi anlamaya, saygı duymaya başladım. Aramızda ki savaşın yerini barış almaya başladı.
Memlekete gidip gelmek zulümdür benim için. Oraya alışana kadar burdan soğurum, buraya alışana kadar oraya soğurum. Sığıntı gibiyimdir orada. Bir bavulla gidersin. Kıyafetlerim hiç bir yere yerleştirmeden bir hafta durur bavulun içinde. Göçebe hayatı yaşıyorum. Bedenim buranın havasına alışmış, oraya gittiğimde farkına varıyorum buraya alıştığımı. Memleketimin havası soğuk geliyor, sobanın başından ayrılmak istemiyorum. Yattığım yeri, havayı, suyu yadırgıyorum. Abim bu yaz evlendiya, yeni eşinide yadırgıyorum. Artık bayramlarda bir kişi daha gelecek. Kendi varlığımı kabul edemiyorken, anamın, babamın, kardeşlerimin, akrabalarımın varlığını kabul ettim!! şimdi yeni gelini kabul edeceğim. Aile içinde ki ilişkilerimizi anlamaya çalışan, yeni hayatına, yeni yemeklere, yeni iklimlere alışmaya çalışan bu yeni geline alışmaya çalışmam haksızlık. Kendine abimi eş seçip anneme anne, babama baba diyen bu gelinin durumu benim durumumdan daha kötü diyerek, onu yadırgadığım için kendimi suçluyorum. Bütün dünyada olup bitenlerin suçlusu benimya, bu konuda da suçlamışım çok mu?
Komşumuz Ayşe Teyze'nin kızkardeşi vefat etti bayramda. Bayramda ölünün ardından yas tuttu bir can daha. Daha kimler tuttu kim bilir...
Bayramdan bayrama gördüğüm annem ve babamı her gidişimde daha da çökmüş ve yaşlanmış buluyorum. Her gidişimde annemi daha fazla anlıyorum ve gittikçe ona daha fazla benzediğimi farkediyorum. Önceden ona benzemek beni nasılda korkuturdu. Bu korku yerini kabullenişe bıraktı. İsyanlarımda zamanla yerini kabullenişe bırakacak. Bu kabulleniş beni korkutuyor, şimdilik!... Sevmediğim, benimsemediğim, hoşlanmadığım bu düzeni kabulleniş benim sonum olacak. Kabulleniş bir sonmudur?
Tayin işlemlerinin başlatılabilmesi için kızkardeşim ve zatı muhteremin resmi nikâhları kıyıldı. Nikahta zatı muhteremin şahidi olacaktım. Son anda değişilik oldu ve şahit olmadım. Zatı muhteremle aram eskiye oranla baya düzeldi. Kızkardeşim İstanbul'a Zati Muhteremin yanına gittiği zaman telefonda ona "Kızkardeşim sana emanet" demiştim. Kızkardeşim İstanbul'dan geri dönerken Zatı Muhterem telefonla beni arayıp "Emanetine iyi baktım, onu otobüse bindirdim geri gönderiyorum." demesini hiç unutamam. Kardeşime benden daha fazla sahip çıkabileceğini düşündükten sonra Zatı Muhtereme teslim oldum. O günden sonra aramız düzeldi. Kızkardeşim şu anda İstanbul'da. Zatı Muhteremle düğün alışverişi yapıyorlar.
Annemde benimle birlikte geldi. Şu an evde yalnız. Eve gittiğimde yemek hazırlanmış, sobamda yakılmış oluyor. Kadınlar anne olduktan sonra evlatları kaç yaşında olursa olsun onları doyurmak ve dış etkenlere karşı karşı korumak zorunda mı? Anneme karşı kendimi çok borçlu hissediyorum. Bu borcu asla ödeyemem. Bende anne olursam, bu borcu ödemiş olur muyum?
Bayramdan önce güzel dileklerimin hiçbiri gerçekleşmedi. Trafik kazasında 200'e yakın can öldü. Kazalardan ders almadık. Gelirken yolculuk yaptığım otobüsün şoförü 200 sayısını 250 yapmak için baya uğraştı ama başaramadı. Belki başka bir yolculuğa.
Hayvanları çocuklarının gözleri önünde katlederek kesip yiyenler geride hayvanların artıklarını yine bıraktılar. Kendi nefsimizi keserek yok etmemiz gerekirken, bir hayvanın canını alma hazzını hissederek daha da canavarlaştık. Bu canavarı ise kestiğimiz hayvanın etiyle besledik.
Savaşlar bitmedi, yine kan döküldü. Huzurevlerinde, hapishanelerde, çocuk yuvalarında, sığınma evlerinde yol gözleyenlerin hasretinin dinmesi başka bir bayrama kaldı. Güzel dilek tutmam bundan sonra, nasılsa olmuyor, olmayınca üzülmem hiç değilse...
Yine evde kalmış muamelesi görüyorum, yine kızkardeşimle kıyaslanıp koca bulamayan beceriksiz muamelesi görüyorum. Yine evli olanların evlilikten yakınmalarını, bekarların yavuklularıyla sorunlarını dinliyorum. Herşey aynı çok şükür bıraktığım gibi.. Farklı olsaydı ben bocalar, şaşardım... İnsanın alıştığı hayat ne kadar güzel, alıştığı dertleri çekmesi ne kadar kolay...
Ben döndüm...
Kendime döndüm..
Gerçeklere döndüm...

5 Aralık 2008 Cuma

Bayramlar Bayram Ola


Kurban Bayramını Sufi o kadar güzel anlatmış ki, ikinci kez anlatmaya çalışsam bu kadar güzel anlatamayacağım için anlatmayı denemiyorum bile... Ama dilek tutup, dua edebilirim...
İnşallah bu bayramda trafik kazalarında can kaybı yaşanmaz, yaşanan trafik kazaların suçlusu olarak Azrail'i değil kendimizi görürüz. Hatalarımızdan ders alırız. İnşallah, bütün yolcular gideceği yere kaza yapmadan varıp, kaza yapmadan döner.
İnşallah bu bayramda kurban alamayan çocuklar, kurban almış arkadaşlarının yanında mahsun ve ezilmiş durmaz.
İnşallah bu bayramda hiç bir insan kurban kesememin ezikliğini yaşamaz; kapısına gelen kurban etlerini mahçup bir ifadeyle almak zorunda kalmaz. İnşallah sadece Kurban Bayramın' da et yiyebilen insanların olduğunu unutmayız.
İnşallah bu bayramda, kurbanlar hak ettikleri gibi Allah'a kurban edilirler ve kurban keserken kendini yaralayan insanları, kaçan kurbanlıkları, kesilirken işkence gören kurbanlıkları, kesilen kurbanların artıklarını açıkta görmek, zorunda kalmayız.
İnşallah bu bayramda; hapiste, huzur evinde, kadın sığınma evinde, çocuk esirgeme kurumunda, mezarlıkta ziyaretçi bekleyen ölü, diri tüm insanlar bekledikleri ziyaretçileriyle bir araya gelirler.
İnşallah bu bayramda bütün savaşlar biter ve bayram sevincini sadece İslâm alemi değil bütün insanlık lâyıkıyla yaşar. İnşallah; din, dil, ırk ayrımı yapılmadan millet değil insanlık bilincine varırız.
Aklıma gelen güzel dua ve dilekler bunlar. Aklıma gelmeyen bütün güzelliklerde inşallah gerçekleşir. Sürçü lisan ettiysem bir eksiğim kusurum varsa affola...
Bayramda yokum, beni özleyin anacım ve Hakkınızı helâl edin....

Sobelendim

Sevgili Nurcan yine beni sobeledi. Halbuki çok iyi saklanıyorum. Ne yapıp edip beni bulup sobeliyor bu hatun. :)) Teşekkür ederim beni sobelediğin için Nurcan. Sobe konusu; Buzdolabımızın içinde neler var?
Evimizi otel gibi kullandığımız için günü birlik alışveriş yapıyoruz. Apartmanın alt katındaki marketten ihtiyaçlarımızı alıp eve öyle gidiyorum. Çalışma hayatına başlamadan önce mutfak konusunda daha kabiliyetliydim. Ama üç sene tek başına bir evde kaldığım için mutfak konusunda köreldim. Tek başına insan ne yemek yiyebiliyor, ne de insanın yemek yapma isteği oluyor. Öğle araları yemek yemek için evime gidiyorum. Bazen "Duvara gülen bir insanın fotoğrafını yapıştırayımda ona baka baka yemek yiyeyim belki yemek yemek daha keyifli olur" diye düşünüyorum. Öğle yemeklerine inat akşam yemekleri daha keyiflidir. Eve genelde ilk önce ben varıyorum. Sobayı yakıyorum ve mutfağa giriyorum. En kolay ne hazırlanırsa onu hazırlıyorum ve kızkardeşimi bekliyorum. Kızkardeşimin hakkınıda yememek gerek, mutfak konusunda benden daha yetenekli ve daha istekli.
Buzluğu Nurcan kadar dolduramam, doldursamda yiyen olmaz. Arada nohut haşladığımızda, fazla haşlayıp, kullanmadığımız nohutu buzluğa atıyoruz. Buzluğumuzda milföy hamuru eksik olmaz. Milföy hamurunu -tamir edecek kimseyi bulamadığımızdan bozuk duran fırınımızı kullanamıyoruz- tavada kızartıyoruz. Dondurucumuzda yazın dondurma da eksik olmaz. Dondurucu da bulunanlar bu kadar :))) Taze fasulye ve dolma bende atmıştım ama yemediğimizden atmak zorunda kalmıştık. Biz öyle midesine düşkün insanlar olmadığımız için ve çocuğumuz olmadığından dolu olmasına gerek yok zaten :))))
Buzdolabında ise peynir, zeytin, Emine teyzemin gönderdiği harika incir reçeli, bal, kaşar peyniri, ton balığı, yumurta, çilek reçeli, ahu dudu reçeli, kuşburnu, krem peynir, yoğurt, marul, maydonoz, mevsimlik sebze ve meyveler olur. Çok nemli bir memleket olduğu açıkta pek bir şey bırakamıyoruz. Poşeti açılmış bütün kuru baklagilleri de buzdolabında saklıyoruz.
İnsanın midesine gereğinden fazla önem vermemesi gerektiğini düşünüyorum. Midemiz kadar ruhlarımıza da önem vermeliyiz. İsraftanda kaçınmaya çalışıyorum ama ne kadar sakınsamda dolapta bozulan gıdaları çöpe atıyorum. Çöpe attığım tüm gıdalar için üzgünüm :(
Bende Taluyka'yı ve Arzu Pınar ' ı sobeliyorum. Kolay gelsin arkadaşlar..

3 Aralık 2008 Çarşamba

Kahır.. hep kahır

" Mavi Rüya  " - El Emeği Yağlıboya Tabl
Resim

Mavidir gördüğüm sana her bakışımda,
Özgürlüktür vardığım her kanatlanışımda
Kahırdır ıraklar sensiz kalışımda
Haykırıştır bu, duymak istemediğin yakarışlarda

Anlamsızlığı yüklüyorum şiirlerime
İsyanları gizliyorum satır aralarına
Anlamak istemediğini haykırıyorum dünyaya!!!
Kâhır!! hep kâhır, yine kâhır, yine de kâhır!!!

Yollar!! Yollar!! Ey amansız yollar!!!
Yetmedimi yolcunuz; yola koyduğunuz
Bitmedi dönmeyecekleri yorduğunuz
Ardında bekleyenleri nice koyduğunuz

Haccecan

2 Aralık 2008 Salı

Eşcinsellik

Eşcinsellik konusunda yapılan araştırmalar, şu soruya cevap bulmaya çalışmaktadır:
Eşcinsellik genetik bir eğilim midir? Eşcinsel insanların hiç mi hatası yoktur? Sosyal faktörler ne kadar etkilidir?...
Eski dönemlerde bir hastalık olarak kabul edilen eşcinsellik, son yıllarda sadece "cinsel kimlik tercihi" şeklinde algılanıyor.
Eşcinselliği yalnızca kişisel tercihler açısından ele alan kişilere, şunu sormak gerekir:
İnsanın neslini yok etme özgürlüğü var mıdır?
Tabi bu, eşcinsel olmak isteyen birisine heteroseksüelliği zorla dayatmak anlamına gelmemeli. Böyle bir empozenin psikolojik mantığı yoktur. Peki çare nedir? Çare, o insanın kişisel olarak neden böyle bir tercih yaptığını anlamak ve bu durumun toplumda niçin artış gösterdiğini kavramaya çalışmaktır.
Aslında konunun değerlendirilmesi gereken diğer tarafı da, olayın sosyal boyutudur. Kişi psikolojik olarak böyle bir tercih yapsa bile bu seçim sosyolojik düzlemde ne kadar doğrudur? Eşcinsellik bütün dünyada yayılma riski gösterirken, durum insanlığın geleceği açısından ciddi bir tehlikelidir. Meselâ California'da yaşayanların %30'u kadın, %30'u erkek iken üçüncü cinsel kimlikde bu oranlarla baş başa gitmektedir; yaklaşık %30 civarındadır. Eşcinseller, evlerinin balkonlarına astıkları gök kuşağı şeklindeki bayraklarla cinsel kimlik tercihlerini ifade etmektedirler. Hatta Amerika ve Hollanda'da, seçimi etkileyecek derecede lobilere sahiptirler. Evlenebilmenin yasal yollarını arayan homoseksüeller, bununla da kalmayıp, evlâtlık olarak çocuk almak ve bu çocuğa bakabilmek için hukuki mücadelelere girişmişlerdir. Ayrıca bu mücadelelerini dünya parlementolarına kabul ettirmek için uğraş vermektedirler.
Eşcinsellik, dünyanın değişik ülkelerinde olduğu gibi Türkiye'de de hızla yayılmaktadır. ODTÜ ve Boğaziçi üniversitelerindeki gay ya da lezbiyen kulüpleri, üniversite yönetimine, "Böyle bir kulübümüz var ve bize yer verin." şeklinde talepler iletmektedirler. Eşcinsellik, bilhassa gençler arasında özgürlük gibi zannedilse de, özgürlük değil, bazı değerlerin yok olmasıdır. Eğer böyle devam ederse, insan nesli bu durumdan ciddi şekilde zarar görebilir.
Cinsellikle ilgili ölçülerin ortadan kalkmasının sorumlusu, bilimdir. Cinsel özgürlük bilim adına desteklenirken, toplumsal ve psikolojik normların dışına çıkılmaması gerekir. Psikiyatri ofislerinde hâlâ "Bir insan eşcinsel olmak istiyorsa bırakın olsun. Eğer böyle mutluysa tercihlerine karışmayın!" deniliyor. O anda mutlu olacağını zanneden insan, 10 sene sonra "Doktor bey, niçin o zaman bu isteğime izin verdiniz?" diye de soruyor. Çünkü insanda biyolojik olarak eşcinsel eğilim yoktur ve eşcinsel kimlik, olması gekeren cinsel kimlikten sapmadır. Bu sebeple eşcinsellik, toplumsal olarak onaylanmamalıdır. Böyle bir sapmayla karşılaşmamak için de kadın ve erkeğin biyolojik farklarına riayet edilmelidir.
Eşcinsellikte Ailenin Önemi
Eşcinsellik, öğrenme boyutu çok geniş olan bir konudur ve bu eğilim, eğitim hatasının bir sonucudur. Eşcinsellerin ailelerine baktığımızda, genellikle babanın pasif ve soğuk, annenin ise baskın ve fazla sevgi dolu olduğunu görüyoruz. Eşcinsel erkekler arasında abla, teyze, yenge gibi çok fazla kadın arasında büyüyenlerin oranı yüksektir. Küçüklüğünde kız çocuklarının oynadığı oyunları oynayarak büyüyen bir erkek çocuğu, bir süre sonra kendini kız gibi hissetmeye başlar ki, bu da onu olması gereken cinsel kimliğin tersine götürür.

Prof.Dr. Nevzat TARHAN Sayfa:49-50

1 Aralık 2008 Pazartesi

Geçmiş beynimde kaldı...


Vladimir'in Nily'de gördüğü oyunu, bende Vladimirden gördüm. Oynamak istedim.
Oyunun ismi "En Yakınımdaki Kitap"tı ve kuralları şöyleydi;
•Kendinize en yakın kitabı alın.
•Sayfa 56’yı açın. 5. cümleyi bulun.
•Cümleyi bu kurallar ile birlikte yayınlayın.
•En sevdiğiniz, en moda veya en entellektüel kitabı seçmeyin, en yakınınızdakini alın.
Masamın en büyük çekmecesi kitap dolu. En üstte, zaman zaman yazılarını yayınladığım Prof.Dr.Nevzat TARHAN'ın Kadın Psikolojisi adlı kitabı vardı. 56. sayfanın 5. cümlesi tek başına anlamsız kaldığından o paragrafın hepsini yazacağım. Pragrafın başı ise 55. sayfada olduğu için iş gittikçe uzadı. 56. sayfanın 5. satırını koyu renkli yapacağım. Umarım oyun kurallarını bozan mızıkçı olmuyorumdur. Oyunu isteyen herkes oynayabilir, isim yazılmasını beklemeyin.
Kadınların yaşadığı duygusal bir farklılık da, geçmişe gereğinden fazla takılmalarıdır. "Annen bana 10 sene önce şunları söylemişti." demek için gece yarısı kocasını uyandıran kadınlar vardır. Geçmişle çok uğraşan insanlar beyin enerjilerini boşa harcarlar. Oysa insanoğluna verilen beyin enerjisi yaşadığı günü mutlu ve başarılı geçirmesi içindir. Bugünkü enerji, geçmiş ve gelecek düşünülerek boşaltıldığında mutluluğu kaybederiz. Yaşadığımız anda geçmişi unutamayız, ama geçmişte yaşamamak gerekir. Geçmişe ağlamak, vakit kaybıdır; daha da önemlisi, sermayemizi boşa harcamaktır. Geçmişe çok takılan insanlara bunun faydasız bir şey olduğu söylenmeli, fakat üzerinde fazla durulmadan yola devam edilmelidir.
"Geçmişe çok takılı insanlara bunun faydasız bir şey olduğu söylenmeli." Bu sözün söylenmesi gereken insanlardan biriside benim. Beynim, geçmişteki bir sözü, bir kelimeyi, bir ânı, bir olayı sürekli tekrarlayıp durur. Bir kitap okurken veya bir iş yaparken kendimi geçmişteki bir olayı ya da bir kelimeyi kafamdan tekrar ederken, düşünürken yakalıyorum. Sadece ben mi böyleyim, yoksa herkes mi böyle merak ediyorum?
"Geçmiş geçmişte kaldı" sözüne inanmıyorum. Geçmiş beyinlerimizde kaldı. Aklına geldikçede o anı yaşıyorsun. "Düşünmeyeceksin, üstünde durmayacaksın" tavsiyelerini yerine getirebilenler varmı? Varsa bunu nasıl başardınız?
Düşünmeyeceksek beynimiz ne işe yarar ki?

Feryal'i küstürdüm


30.11.2008 de çektiğim bir fotoğraf

Haftasonum çok güzeldi. Bu güzellikleri yaşamamı nasip eden Allah' a şükürler olsun. (Her şeyin başında şükretme zorunluluğu hissediyorum ve şükür kelimesini dilimden düşürmemeye çalışıyorum. Kur'an da bahsi geçen iyi günde Allah'ı unutup, kötü günde Allah'tan yardım isteyen kullardan olmamak istiyorum. Hayırda şerde Allah'tan. İyi gündede kötü gündede şükür ve hamd Allah'ındır.)
Cumartesi günü üç arkadaşıma birden randevu verdim. Haftasonu geziler yüzünden arkadaşlarıma yeterince vakit ayıramıyorum. Üç arkadaşımında birbiriyle samimiyeti yoktu ama başka bir çözüm bulamadım. Üçüncü arkadaş başka işleri çıktığından gelemedi Allah'tan. İki arkadaşımla birlikte ipini koparmış danalar gibi gezdim. Kadın milletiyle alışveriş çok zormuş. Hiç birşey beğenmiyorlar. Erkeklere bu konuda hak verdim. Hiç ihtiyacım yokken bir bot aldım. Aldığım için pişmanlık yaşıyorum, başka ihtiyaçlarım vardı. En komiğide üç arkadaş aynı botu aldık. Pişti olmayı göz göre göre hemde.
Cumartesi günü o kadar çok yoruldum ki. Eve gelir gelmez erkenden yattım. Sabah 05.45' de kalktım. Normalde o saate top patlasa uyanmam ama geziye gideceğim diye hortladım yataktan. Hatırlamadığım bir rüya görüyordum ve rüyamda ismimi seslendiler. O seslenme ile uyandım. Telefonun saatini kurduğum halde çalmadı. Rüyamda ismimi seslenen kimse ona teşekkür ediyorum. Yoksa geç kalacaktım. Geziye gidecek iki arkadaşıda telefonla arayarak uykusundan uyandırdım.
Gezi güzeldi. Kemal amcam geziye gelmedi. Telefonla aradım, iyiymiş.. Sesini duymak mutlu etti beni. Gezide çektiğim fotoğrafları Fotoğraf Dünyam bloğumda görebilirsiniz. Rusyanın içinden gelen adamla sohbet ettik biraz. Rusların kültür, medeniyet ve teknoloji bakımından bizden çok ilerde olduğunu söyledi. Aramızda şu diyalog yaşandı:
-"Ruslar her bakımdan bizden ilerde. Her evde bir piyano vardır. Genç kızların hepsi piyano çalmayı bilir. Şiirde, edebiyatda, heykelde... sanatın her dalında ilerdeler. Meydanlarında olan heykellere bakarsın, heykel olduğunu bildiğin halde, ne zaman kımıldayacak diye hayretle bakarsın. Biz daha dünyaya gelmeden adamlar aya uydu gönderdi, biz hala aya bakıp şiirler yazıyoruz. Köylerine yarım metre kar yağar fakat karlar eridikten sonra ortalıkta çamur göremezsin. Sokaklarında bir yere atılmış bir çöp bile bulamazsınız." dedi. Ben;
-"Peki siz orada yere çöp atıyormusunuz?" dedim. O ise;
-"Hayır atmıyorum" dedi. Ben elimle biraz önce yere attığı sigara izmaritini göstererek.
-"Bulunduğunuz ortama göre davranışlarınızı değiştiriyorsunuz, sizde medeni değilsiniz" dedim. O;
-"Evet doğru, ben Türk'üm" dedi.
Diğer arkadaşlarda onu tasdik etti. Son sözün üstüne ne söylenebilir ki?
Akşam saatlerinde arabada dönerken ise konu Türkiye içindeki yaşanan sorunlardı. Türk-Kürt ayrımı ve Doğu sorunuydu. Rusyanın içindeki adam ve başka bir arkadaş arasında şöyle bir diyalog yaşandı. Diğer arkadaş;
-"Kürtleri Türkiye'de ki yaşayan farklı insanlar gibi algıladıkça, onları kendimiz gibi görmedikçe, onlar dışlanmışlık düşüncesiyle hareket edecekler." dedi. Rusyanın içindeki adam;
-"Bende doğu illerinden olan ... doğdum. Bende doğuluyum. Ama Türk'üm, bu vatan bizim, ayrı bir devlet kurma düşüncem yok ve Atatürkçü düşünüyorum. Doğuda ayrı bir devlet kursalar bir ay yaşayamazlar, birbirlerini öldürmeye başlarlar. Şunun ayırdımına varmamız gerek, Kürtlerin hepsi törörist olarak görülemez ama teröristlerede aman verilmemeli. Orada ki insanlardan PKK dan korkup yardım edenlerde var, PKK'lıra karşı olanlarda var. Halkın tek isteği çocuklarının karnını doyurmak" dedi. Buna benzer düşünceleri karşılıklı olarak baya konuştular, geldiğimiz yere varınca sohbet yarım kaldı. Sohbet devam ederken, yanımda ki bayan arkadaşla aramızda şu ortak düşünceye vardık.
-Hep aynı konular ve sorunlar. Türkiye'de yaşayan insan kadar düşünce ve bir o kadarda ağız var. Herkes bildiği ve düşündüğü kadar konuşuyor. Konuşan çok, çözüm bulan yok!!!
Pazar günü o kadar yol yürüdüğümüz halde cumartesi günü yorulduğum kadar yorulmadım. Saat gece 01:00 ve hala ayaktayım. Alışveriş daha yorucuymuş. Pazar günü gezide yeni insanlarla tanıştım, tartıştım, yürüdüm, bol oksijen soludum, fotoğraf çektim, üşüdüm, terledim, güldüm, yemek yedim.... İnsan olduğumu hissettim, şükür ettim.
Yazım hayatıma kitap yazarak başlayan ben; kitabımı yani Feryal'i yazamıyorum. Boyumdan büyük işlere kalkıştığım için pişmanlık yaşıyorum. Kitap kim, ben kim? Feryal gözümde çok basit bir karakter oldu. Onu yeterince iyi anlatamıyorum. Bütün insanların okuyabileceği bir kitap olsun istiyordum ama -kitapta çok duygusallık olsa gerek- erkekleri etkileyecek bir kitap olmadığını düşünüyorum. Feryal karakteri gözümde basitleştiği için Feryal bana küstü. İlham gelmiyor, yazamıyorum. Kitap yarım kalırsada -başladığım işi yarım bıraktığım için- kendimle çatışacağım. İç sesimle ben yine çatışıyoruz. Yine!!!! Bu beni çok yoruyor. Fotoğraftaki kafesin içinde ki küçük meyvecikten hiç farkım yok. Beni en iyi anlatan fotoğrafı çekmek yine bana nasip oldu. Ne güzel!!!
Nurcanım; Feryal'i yazmamı çok istediğini biliyorum. Bana biraz zaman ve büyük ( çok çok büyük) destek ver. Çok ihtiyacım var...

28 Kasım 2008 Cuma

Kürküm yesin ben tokum

Dün işten izin alıp kendime vakit ayırmak istedim. Bir arkadaşımın tayini Ankara'ya çıktı. Nebahat'le ikisine hediye aldım. Nebahat'e ketenden kenarı işlemeli masa örtüsü, Esra'ya ise çok güzel bir yüz havlusu aldım. Beyaz, kenarları ağır dantel işlemeli çok güzel bir havluydu. Aklım kaldı havluda, kendimede alacağım :)
İlk önce Nebahat'in iş yerine gittim, iş yerinden oda izin alıp, Esra'nın çalıştığı iş merkezine gittik. Yolda Nebahat evlenmek isteyipte neden evlenemediğini anlattı. Çok şükür hala bekar arkadaşlarım var. Asansörle 6. kata çıkıp Esra'yı bulduk. Esra, personel dinlenme odasındaydı. Evlilik karasını nasıl aldığını sordum.
-"Bir karar verdiğimi hatırlamıyorum ki. Hatta nişanlım bana evlilik teklifi bile yapmadı. Herşey oldu ve bitti" dedi. Gelecek ay düğün yapmayı düşünüyorlar. (Allah mutlu mesut etsin)
Biz sohbet ediyorken içeriye bir adam girdi. Kelli, felli, yaşını başını almış, kuru, zayıf bir adamdı. Bazı insanlardan farklı bir elektrik alırsınızya. O adamdan da tuhaf bir elektrik aldım. Odaya girdiğinden itibaren çok rahat konuşuyordu.
-"Esra böyle güzel arkadaşların vardı niye daha önce getirmedin. Arkadaşınızın tayini çıktı diye sakın gelmemezlik yapmayın" dedi. Ben cevap verme gereği hissetmedim. Nebahat cevap verdi.
-"Böyle beklendiğimizi bilseydik gelirdik daha önce. Üzülmeyin yine geliriz" diyerek adamla kinâyeli konuştu. Adam o kadar rahattı ki, sanki bizi kırk senedir tanıyordu. Gözleriyle baştan aşağı süzmeyi de ihmal etmedi. Beni konuşturmak için sorular sormaya başladı. Ben adamdan gözlerimi kaçırmaya çalışıyorum, pencereden dışarı bakıyorum. Adam;
-Çok sert birisine benziyorsunuz. Oturuşunuz bile diken üstünde.
-"Hayır, rahatım şu an."
-"Sizinle konuşuyorum, bana neden bakmıyorsunuz?" diye sordu.
-"Bakışlarınızdan ve konuşmanızdan rahatsız oldum. Siz öyle rahat konuşuyorsunuz ki, geri adım atmak zorunda kaldım. Tanımadığım insanlara içimi açmayı sevmiyorum.
-Siz içinizi bana açtınız bile!..
-Nasıl açmışım?
-"Tanımadığınız insanlara içimi açmayı sevmiyorum diyerek" dedi. Bu arada ben oturduğum döner koltuğu yan çevirdim, adamla göz göze gelmemeye çalışıyorum. Bakışlarıyla sanki içimi okuyacak. Adam beni korkuttu desem yeridir.
-"Beni söylediğim bir cümleyle değerlendiremezsiniz ki!!!"
-Çok zor birisiniz ve ben zor bayanları daha da çok severim.
-"Yazık, ben kolay kolay erkeklerden hoşlanmam" dedim. Gerildiğimi ve kızmaya başladığımı görünce benimle sohbeti bıraktı. Emekliliğine iki yıl varmış. Sonrasında Neşe Erberk'e bağlı mankenlik ajansı kuracakmış. Malesef ki, Türkiye' de başka türlü para kazanılmazmış. Üniversitede çok güzel kızlar varmış. Mış da mış mış. Ben hala yan dönmüşüm bakmıyorum bile adama. Bana dönüp:
-"Mankenlik ajansını kurduğumda seni de beklerim"
-"Teşekkür ederim ben işimden memnunum. İnsanların dış görünüşüyle bir yerlere gelmesine karşıyım, Türkiye bu zihniyette oldukça hiç ilerlemeyecek, hep yerimizde sayacağız." dedim. Adamda doğru konuştuğumu tasdik etti ama kendiside haklıydı kendince.
En son adam kapıdan çıkarken tokalaştı bizimle ve bana dönüp;
-"Seni yine bekliyorum" dedi ve gitti.
Adam daha bir sürü şey dedi ama benim hafızam çok kötü. Konuşmaları aynen yazamadım. Adamın konuşma sitili buymuş. Bir ara kızı yaşında olduğumuzu da söyledi, bekar arkadaşları olduğunuda söyledi. Koca bulacak bize!! Onun bulduğu kocadan hayır mı gelir? Karısından korkarmış; ağzında varmış, içinde bir şey yokmuş!!
Daha ne olacaktı acaba!! Kızlarla adam üstüne baya konuştuk. Konuşmanın finalinde böyle bir koca istemediğimize karar verdik.
Vay be. Ye kürküm ye. Kıyafetini biraz düzelt, eline, yüzüne bir şekil ver, her kapı sana açılıyor. Hele Türkiye'de. Bayansan, elin, yüzünde düzgünse, birazda bakım yap kendine; para kazanman çok kolay. Böyle erkekler olduktan sonra!!!
Kürküm göz alıcı değilken, kimse yüzüme bile bakmazdı. Ey kürk sen nelere kadirsin!!!

26 Kasım 2008 Çarşamba

Eskisi Gibi...



Acıların yüzüme tebessüm, içime kor
Yokluğun... Hüznüme gelip baş tacı ol
Karamsarlık değil bu. Sen gel hep benimle ol
Bitmeyen acılarım, yoluma ışık ol

Hasretini çekerek 'ah' ederim
Bitmeyen yollara düşer giderim
Acıyı omzuma vurup "daha yok mu?" derim
Sen gelmesende ben sensiz giderim

Bilmezler ki... 'Seni bilirim' diyenler
Seni sorup "hani nerede" derler
Gösteririm ırakları 'işte oradadır'
'Gelsinde acını alıp gitsin' derler
İstemem ne seni ne de hüznünü
Acılarım benimdir, asma gül yüzünü
Küstüğün gündür kerbala günü
Yanına yasladım solmuş gülümü
Diriltirsin belki eskisi gibi....
Haccecan

Sobelendim


  • Kızkardeşim çeyizine aldığım yatak örtüsünü beğenecekmi?
  • Ay sonunu ben bu maaşla zor getiriyorum, geliri olmayan insanlar nasıl geçiniyor?
  • Kitap yardımı diye facebookta grup oluşturdum, hiç ilgi görmedi. "Facebookta ebemi bile bulacağım" grubunun yüzlerce üyesi var. Ne kadar doğru ve güzel konularla ilgileniyoruz böyle!!!İnsanların duyarsız ve ilgisiz olduğunu bir kez daha gördüm.
  • Küresel ısınma sonucu dünya yaşanmaz hale geldiğinde insan oğlu napacak? Allah'a yalvarıp "biz dünyayı yaşanmaz hale getirdik bize yaşanabilcek yeni bir gezegen yarat" mı diyeceğiz?
  • İnsanlar şikayetten ve tüketimten hoşlanıyor, üretim, yapıcılık ve çözüm bulmak çok az insana mahsus.
  • Hüseyin Soykök kaç gündür ortalıkta görünmüyor, başına kötü bir şey mi geldi?
  • Bu 60 saniye sobelemesini kim ortaya çıkarttı? Ortaya çıksın. Neden 60 saniye diye soracağım ona.. 60 saniye yazmaklamı uğraşayım, düşünmeklemi?
  • Enfeksiyon kapmışım, canım çok yanıyor, doktorumuz iki ilaç verdi.
  • Laborantlar idrar tahlili yapmak için idrarı eline aldığında ne düşünür?
  • Çanakkale Mahşeri'ni hala okumadım. Odama gelip gidenler bile kafama taş atıyor. Hala bu kitabı bitirmedin mi diye...
  • Bilgisayar başında çok vakit harcıyorum, sadece blogları dolaşmak bile bir sürü zaman gerektiriyor. Yinede zamanımı boş geçirdiğimi düşünmüyorum. Mesai saatleri içinde işin yoksa dedikodu yaparsın. "Dedikodumu, blogmu?" diye sorsalar kesinlikle blog derdim.
  • Sevgili Uci beni sobelemiş. Sobe konumuz "60 saniyede neler düşünüyorum" Düşüncelerimin çoğu soru olarak ortaya çıkmış. Meraklı ve sorgulayan bir yapım var galiba. Bende Taluyka, Birsen ve Hüseyin Soykök' ü sobeliyorum. Kolay gelsin...

25 Kasım 2008 Salı

Atatürk ve Nine


Atatürk'ün Yaveri anlatıyor:
Gazi, çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rastladı. Atatürkattan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
- "Merhaba nine." Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
- "Merhaba" dedi.
- "Nereden gelip nereye gidiyorsun?" Kadın şöyle bir duraklayıp;
- "Neden sordun ki" dedi. "Buraların sahibi misin? Yoksa bekçisi mi?" Paşa gülümsedi.
-"Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçiside Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? "
Kadın başını salladı.
-"Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği, kavruk köylerinden birindeyim. Bizim muhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim."
-" Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?"
- "Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da...Benim iki oğlum gâvur harbinde şehit düştü. Memleketi gâvurdan gurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Ben de gün demeyip muhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, geceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte agşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey."
- "Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?"
Kadının birden yüzü sertleşti.
-"Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden gurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoz. Şunun bunun gâvur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona " sağol paşam!" demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver."
Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek;
- "Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. "
Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum "anacığım" dedim, "sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karsında duruyor." Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;
-"Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm." Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. "Çok beğendiğini" söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik.Oradakilere şu emri verdi;
-'Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin!Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun.
Acaba oy zamanı oyunu 2 kilo şekere, 5 kilo kömüre satan, bugünkü Türk insanına mı benziyor bu NİNEM... Ya da ülkeyi babalar gibi satan siyasilere mi benziyor ATAM... Ne dersiniz?...

İnsanlığın sonu...



İki yıldır "5 Haziran Dünya Çevre Günü" ile ilgili yaptığımız faalitleri rapor halinde düzenleyip bir üst kademeye gönderiyorum. Faaliyet olarak yaptıklarımız ise iki senedir aynı. Hiçbirşey... Bir şeyler yapıyoruz aslında ama yaptıklarımız bana göre hiçliği ifade ediyor. 5 Haziran gününde yaşadığımız çevre aklımıza birazcık geliyor; o gün ilkokul öğrencilerimiz yollara dökülüp büyüklerinin yere attığı çöpleri, sigara izmaritlerin, kağıtları, poşetleri, plastik şişeleri, metal kutuları topluyorlar. O küçükler büyüdüğünde ise attıkları çöpleri ondan daha küçükler toplayacak...
Günümüzde çevre, çevre kirliliği bambaşka bir boyut kazandı. Çöpleri toplamakla kurtulamayacağımız kadar büyük bir konu. Küresel ısınmayı duymayan yok gibi. Duyduk ne değişti peki... Hiç birşey. Belki bir şeyler değişmiştir ama bana göre yine hiçliği ifade ediyor.
Sevgili Beenmaya'nın bloğunda rastladığım videoyu paylaşmak istedim. Kendi elimizle sonumuzu hazırılıyoruz. İzleyin

22 Kasım 2008 Cumartesi

Kitap içinde hikaye


Acele ederek işlerini bitirmeye uğraşıyordu. Bitirip bir an önce eline alacak, soluk almadan okuyacaktı kitabı.
...
Bulaşıkları yıkamış, evi süpürmüş, öğle yemeğini ocağa koymuştu. Baştansavmada olsa bitirmişti işlerini. Kitabı eline aldı, teypten sevdiği bir müziği açtı, başının altına bir yastık koydu ve kanapeye uzandı. Ruhunu kitabın sayfaları arasında dolaştırmak için can atıyordu. Kaldığı sayfayı bulmak için sayfaları kurcaladı, kaldığı yerden okumaya devam etti.
"Roxy, Yusuf'la aralarında kimyasal bir bağ olduğuna inanıyordu. Çünkü şimdiye kadar hiçbir erkeğin tenini bu kadar çok sevmemiş, bu kadar benimsememişti. Bu yüzden o vücuda her gece vantuz gibi yapışmak geliyordu içinden. Yusuf'un, tıraş losyonu kullanmasına karşı çıkıyordu; çünkü onun bedeninin kokusunu seviyordu Roxy. İçini rahatlatan, onu sakinleştiren ve giderek vazgeçilmez olan bir kokuydu bu. Bir Alman dergisinde nörolojik bellekle ilgili bir yazı okumuştu. Mesela el, okşadığı teni yıllar sonra bile hatırlama özelliğine sahipti. Beden de bir eli hatırlıyordu. Onun bedeni de artık Yusuf'a alışmış, ona çıplak sarılmayı, rahatlatıcı bir terapi gibi algılar olmuştu. Ayrıca cinsel uyumlarında çok önemli bir yan daha vardı. O da Yusuf'un sevişme boyunca Roxy'ye ve onun bedenine gösterdiği saygıydı. Böyle bir şey ilk kez oluyordu. Bir erkeğin kadın bedenine saygı gösterdiğini ilk kez görüyordu. Bundan önce yatmış olduğu Alman ve Türk genç erkekler, onu hırpalıyor, seyrediyor, neredeyse ona şişme kadın muamelesi yapıyorlardı. Çünkü artık genç erkekler sevişmeyi geleneksel yollardan ve deneyimli kadınlardan değil, her yerde bulunabilen porno filmlerinden öğreniyorlardı. Roxy Düsseldorf'taki dükkanda da aynı şeyi gözlemişti, okul arkadaşlarının izlediği porno filmlerde de."
"Zırrr zırrrr" diye çalan zil ile daldığı kitaptan gerçek dünyaya çıkmıştı. Bazen karıştırıyordu. Gerçek dünya; hayal kurduğu zaman mı gerçekti yoksa istemediği hayatı yaşamak zorunda kaldığı zaman ki dünyamı gerçekti? Kapıya doğru yürüdü. "Kim o?" diye sormuş, bir cevap alamamıştı. Kapıyı yarım açtığında, kimseyi görememişti. Apartmanın dış kapısının oradan; aşağıdan zile basmışlardı. "Öff, apartmana girebilmek için rast gele zile basmayı bırakın artık" diye söylendi. Aşağıda ki kapıyı otomatiğe basarak açtı. Kitabı eline tekrar aldı, kanapeye uzandı ve okumaya devam etti:
Porno, kadın erkek ilişkilerinin çarpıtıldığı, son derece zalim bir alandı. Erkeklere hitap eden bu filmler kadın bedenini değersizleştiriyor; kadını zulmedilmesi, aşağılanması, kirletilmesi gereken ve erkeğin hizmetinde bir et parçası konumuna düşürüyordu. Korkunç bir şiddetti bu. Oysa genç erkekler bunu normal sanıyor, porno filmlerde gördükleri dünyayı kendi yataklarına da taşıyorlardı. Roxy, şiddete ve aşağılanmaya boyun eğecek biri değildi. Bu yüzden yatakta huysuzlanıyor, erkeklerin istediklerini yapmıyor, onlara bağırıp, çağırıyor ve özsaygısını yitirmemeye çalışıyordu. Onun bedeni bir deneme tahtası ve atış levhası değildi ki. Bir insan vücuduydu."
Gözlerini kitaptan ayırdı ve düşünmeye başladı. "Evlilik dışında bir kız nasıl yabancı erkeklerle ilişki yaşayabilir ki... Erkekler onu tabi kullanmıştır. Bir erkeği sevmeden ve onunla evlenmeden yatağa girerse olacağı bu tabi, oh olsun sana." Sonra düşündüklerinin saçmalığının farkına vardı ve güldü. Ne de olsa Roxy bir roman karakteriydi. Porno'nun nasıl bir şey olduğunu bilmediğinden üstünde pek fazla düşünemedi. Yazar "zalimce ve kadını aşağılayıcı" dediğine göre kötü bir şeydi. Cinselliği yaşamayan ama üstüne hayal kurabilen her genç gibi bu konuları merak ediyor, merağını gidermek için kitaplara sarılıyordu. Annesi veya babasıyla bu konuyu konuşması mümkün değildi, arkadaşları ise o kadar mantıksız şeyler anlatıyordu ki, bunların gerçek olmasına olanak yoktu. Cinselliği yaşamak ve öğrenmek bu kadar zor iken, üstünde bu kadar baskı varken birde artık porno ile de mücadele etmesi gerekiyordu. Omuzlarında ağır bir yük hissetti, yükten kurtulmak için tekrar hayal dünyasına dalmaya karar verdi ve kitabı okumaya başladı:
"Oysa Yusuf, daha ilk geceden itibaren ona büyük bir saygıyla yaklaşmıştı. Eski usul denebilecek bir mahremiyet duygusu, aşk fısıltıları, yumuşak okşamalar ve en önemlisi saygı, saygı, saygı. Bir kadın olarak sevişmenin hem öncesinde hem sonrasında hissettiği bir yücelmişlik duygusu.
Bütün bunlar onu Yusuf'a derin bir sevgiyle bağlıyor ona bir çeşit hayranlık duymasını sağlıyordu. Çünkü bugüne kadar tanıdığı bütün çocuklardan değişikti. Önce onun rol yaptığını sanmış, "Hadi yaa, hiç kimse bu kadar iyi olamaz!" diye düşünmüştü. Ama sonradan şaşırarak görmüştü ki bu çocuk sahiden iyi, gerçek olamayacak kadar iyi bir insan."
Kitaptan tekrar gözlerini ayırdı ve düşündü. "Bende Roxy gibi saygı ve sevgi istiyorum. Roxy'in çektiği acıları çekmemek için düşünmeden hareket etmemem gerek.Allah'ım ne olur Yusuf gibi birilerini çıkar karşıma. Amann bu konuları neden bu kadar erken düşünüyorum ki sanki. Doğru yerde ve zamanda, doğru insanla karşılaştığım zaman herşey olur zaten" diye aklıdan geçirip kıkır kıkır güldü.
....
Kitabın son sayfalarına yaklaştığında kitabı elinden bıraktı, işlerini yapmaya devam etti. Bu sefer daha yavaş ve daha özenli yapıyordu. İşi bittikten sonra kendisine yapacağı başka işler çıkartıyordu. Okuduğu kitap bitmesin diyeydi bütün çabası. Daha fazla dayanamadı ve "kitap bittikten sonra baştan tekrar okurum" diye düşünerek kitabı eline aldı.

Zülfü LİVANELİ'nin Leyla'nın Evi adlı romanından alıntı yaparak yazdım bu hikayeyi. Umarım beğenirsiniz. Kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.

Dün gibi ve hamsi kokusu


TRT ' nin çocuk kanalını izlediniz mi?
Biliyorsunuz, Türksat uydusunun frekansları değişti ve televizyon izleyebilmek için herkes yeni frekanslara göre cihazlarını ayarlamak zorunda kaldı. Biz de bu ayarları değiştirmeye çalıştık ama başaramadık. Televizyonda sadece TRT ve yerel kanalların Avrupa yayınlarını izleyebiliyoruz . Televizyon aşığı olmadığımız için yüzlerce kanalı izleyememek bizim için pek sorun olmadı. Hatta böyle çocukluğumuzda ki tek kanallı zamanlara gidip nostalji bile yaşıyoruz.
Cumartesi akşamları TRT çocuk kanalında çizgi sinema oluyor. Evde olduğum akşamlar muhakkak izliyorum. Her yayını sıkılmadan izleyemem bu konuda seçiciyimdir. Bu çizgi sinemaları yayınladıkları zaman dünyadan kopup transa giriyorum. Bütün dikkatimle televizyonu izliyorum ve filmde ki kahramanlardan biri sanki benmişim gibi kendimi kaptırıyorum. Çocuklara yönelik yayın olduğu için çok saf, masum, fantastik filmler oluyor. Tam benlik yani..
Bu akşam "Dün Gibi" adlı çizgi sinemayı izledik. Tokya'da çalışan bir bayanın tatilde taşraya gitmesiyle başlıyor filmimiz. Esas kızımız ara sıra çocukluğuna giderek kendisiyle yüzleşiyor. Misafir olarak kaldığı evden ayrılıp Tokyo'ya dönerken çocukluğu onu taşraya geri getiriyor ve misafir kaldığı çiftçiyle evlenmeye karar veriyor. Bu anlatımım o kadar kaba ve yüzeysel oldu ki, istesemde filmin duygusallığını ve bana ne hissettirdiğini anlatamam. Az daha ağlıyordum film biterken düşünün artık.
"Dün gibi" bir Japon filmiydi. Japonların birbirlerine saygısını, konuşmaya başlamadan önce eğilip birbirlerine selam vermelerini, kendi kültürlerine ve geleneklerine bağlı kalarak gelişmelerini, ince konuları büyük önem vermelerine oldum olası hayran kalmışımdır. Bu çizgi filmdede hayranlığım bir kat daha arttı.
Televizyon çöplüğe dönmüşken, bu çöplükten kaliteli ve güzel yayınların yayınlanması çöplükte altın bulmak kadar sevindiriyor insanı. Çizgi filmin esas kızı, hayatının aşkını buluyor ya hani en çok da ona sevindim. Konu az çok benimle de alakalı. Anladınız siz onu...
Fotoğraftaki çizgi sinemayıda geçen hafta izlemiştim :))
İç ses: Sen nasıl 25 yaşındasın anlam veremiyorum. Hala küçük kız çocuğu gibi merdivenleri koşarak çıkıp, koşarak iniyorsun. Bıraksalar ağaçlara tırmanır inmezsin. Büyü biraz, ağır ol.
Ne zaman 25 oldum ben de anlam veremiyorum. Ruh ile beden yaşım birbirinden çok farklı.
Haftasonlarım çok şükür ki haftaiçine göre çok güzel geçiyor. Fotoğraf dünyama yüklediğim fotoları bugün çektim. Hamsi ızgarası yedik bugün. Ellerim o kadar yıkamama rağmen hala hamsi kokuyordu, bende diş macunuyla yıkadım ellerimi ve koku gitti. Deneme yanılma yöntemiyle bir şey daha öğrenmiş oldum paylaşayım dedim. Hamsi kokan ellerinizi diş macunuyla yıkayın.

21 Kasım 2008 Cuma

Cinselliğin Reddi


Cinselliğin reddi, var olan biyolojik ihtiyacın reddedilmesi demektir. Yeme ihtiyacını görmezden gelmek ve sonuçta hastalanmak gibi... İnsanın cinsellikle ilgili psikolojik zorunluluğunu yok sayması ruh sağlığını bozar. Tabii bu genel bir kuraldır ve istisnaları vardır. Cinsel enerjiyi reddetme mekanizması gibi bir de onu yüceltme eğilimi vardır. Bir kimse cinsel arzularını kontrol altına alarak, onu sanat, müzik, resim ya da felsefe alanında harcayacağı enerjiye dönüştürebilir. Ancak bu, çok güçlü bir kişilik ve ego gerektirir. Niteliklerini etkin bir biçimde güçlendirmiş kişinin, bir insanla evlenmeden ve hasta da olmadan, bibidinal, enerjisini farklı noktalara yöneltmesi mümkündür. Ama bu, kural dışıdır ve sıradan insanların yapması ruh sağlıklarını zorlar. Bu dönüşümün ruh sağlığını bozmadan yapılabilmesi için cinsel enerjinin mutlaka disipline edilmesi gerekir. Bu enerjiyi kanalize etmezseniz kendine bir yol bulur. Çünkü tabiat, boşluklardan nefret eder. Cinsellikle ilgili alan boş bırakılırsa, başka alanlara yönelmeler ortaya çıkabilir. Şehvet, bir lokomotifin buhar kazanı gibidir. Buharı lokomotifi harekete geçirmekte kullanabileceğimiz gibi bir başka işte de kullanabilirsiniz. Bu, insanın enerjisini iyi kullanmasına bağlıdır.
Ayrıca Hıristiyanlıkta, şövalye ve rahibelere öngörülen evliliği yasaklama uygulamasının günümüzde ne derece geçerli olduğu tartışılmalıdır. Geçmişte Malta şövalyeleri ile Kudüs'e giden şövalyelerin evlenmemesi özendiriliyordu. Evet, evlenmiyorlar, ama yüksek bir ideal uğruna savaşarak kahraman oluyorlardı. Ancak bugünün yüksek idealden uzak ve zayıf kişilikli insanları evlenmemeye özendirildiğinde, eşcinsel eğilimler ortaya çıkıyor. Yurt dışında kadıldığım bir kongrede karşılaştığım hadise, bu konudaki görüşlerimi iyice destekledi. Uyuşturucu konusunun konuşulduğu kongrede, Fransız bir katılımcı, uyuşturucuyla mücadelede eroin kullanan gençlerin AIDS kapma ihtimalinin yüksek olduğu için şehirlerde arabalarla plastik enjektör ve prezervatif dağıttıklarını söyledi. Tâ ki, bu hastalığa dönüşmesin... Bunun üzerine Fransız konuşmacıya şunu sordum:
"Sizin bu yaptığınız geçici bir tedbir. Gençlerin bu problemine çözüm üretmek için din bilimcilerden, ahlâkçılardan, sosyologlardan görüş alıyor musunuz?"
Soruma çok sinirlenen katılımcı, şu cevabı verdi:
"Siz şu anda Vatikan'ın durumunu biliyor musunuz? Orada ki insanların hemen hepsi eşcinsel!"
Bu olayla bir kez daha anladım ki, evliliği yasaklamak ya da evlilikte cinsellikle ilgili zircirleri kırmak yerine, onu kabul edilebilir sınırlar içinde tutmak gerekiyor.
Prof Dr. Nevzat TARHAN Kadın Psikolojisi Sayfa 41

20 Kasım 2008 Perşembe

Haydin yardıma


Aşağıda ki mail bana altı gün önce gönderilmiş. Bugün okudum. Geç okuduğum için üzgünüm. Seni tanıma fırsatını bana verdiğin için onur duydum; duyarlılığın için de sonsuz teşekkür ediyorum. Dualarım sana ve bütün öğrencilerimize. Allah hepinize zihin açıklığı versin. Yurdumun şu an ki umutsuz havasının elbet bir gün dağılacağını biliyorum. Yeni nesilden umutlarım ve beklentilerim çok fazla...
Ne kadar çok sızlansamda "okumanın" benim için önemini az çok biliyorsunuz; bu önemli konuda tüm insanlığın nasiplenmesini çok isterim. Bunun için bir tutam faydam olursa ne mutlu bana. Ama şöyle bir önerim var. Ben zaten Anadolu'da yaşıyorum. Okumadığım kitapları koruyucu ablalılığını yaptığım bir aile var onlara -sen gönderiyormuşsun gibi- göndersem olurmu? Böylece kargo parasına vermiş olduğumuz parayla fazla bir kitap daha almış oluruz. Sevabından da nasiplenmiş olursun. Ne dersin? Benimle irtibata geçmeni ve başka önerilerin varsa onlarıda yazmanı istiyorum.
Bu yardım çağrısına cevap vermek isteyen arkadaşlarıma sesleniyorum. "Haydin Yardıma"
Bu siteden bilgi alabilirsiniz... http://kutuphanesizokulkalmasin.com

14 Kasım 2008 Cuma 23:59 tarihinde batuhan bilgiç yazdı:
Merhabalar;Sizin blogunuzu 1-2 aydır takip ediyorum. Tüm yazılarınıza yorum yazmasamda neredeyse hergün blog sayfanıza girip yazılarını okuyorum. Yazılarınızın bazıları uzun oluyor ama sıkılarak okumuyorum. Büyük bir keyif ile okuyorum. Kimi zaman Türkiye gerçeklerini güzel bir şekilde anlatıyorsunuz. Kimi zaman ise olaylara güzel yönden bakıyorsunuz. Herşeyiyle güzel bir blog yayını yapıyorsunuz. Elinize sağlık.
Size e-posta atmamın asıl sebebi başka. Siz beni tanımıyorsunuz. Birbirimize birbirimizi tanıma fırsatı henüz vermedik. Ancak ben size tüm samimiyetim ile yazıyorum. Herhangi bir şüphe falan olmasın. Ben şu anda İstanbul'da bir üniversitede okuyorum. Daha henüz 1. sınıftayım. Bizim bi tarih dersimiz var. Tarih dersine giren hocamız çok fazla kitap okuyan birisidir. Bi kitap kampanyası başlattı. Bu kampanya İlköğretim 8.sınıfa kadar giden öğrencilerin okuyabileceği kitapları toplayıp bu kitapları Anadolu'ya gönderebilmek. Geçen sene bu kampanyayı yaptığında Anadolu'ya yaklaşık olarak 8 bin kitap yollamış. Kitapları Hocamıza biz teslim ediyoruz. Hocamızda kargo şirketi ile Anadolu'ya yolluyor. Bu sene Hocamızın hedefi 10 bin kitap yardımı yapabilmek. Şu anda bizim okulda 2 hafta oldu bu kampanya başlayalı ve Anadolu'ya şimdiye kadar bin tane kitap yollandı. Herkesin tek temennisi kitapların daha fazla sayıya ulaşabilmesidir.Bende sizden bu konuda bir yardım talep ediyorum. Çevrenizde veya varsa kardeşiniz İlköğretim 8.sınıfa kadar okunmuş olan hikaye kitapları ve romanları bana yollayabilir misiniz? Ders kitapları ve Ansiklopedi kabul edilmiyor. Bunları zaten devlet veriyor. Bizim tek amacımız hikaye kitapları ve romanlar. 1.el olmasına gerek yok ondan dolayı 2.el kitaplarıda olur.İstanbul gibi şehirde çocukların pek kitaba ve okumaya hevesi yok. Ama Anadolu insanı öyle değil. Okuyabilmek için çok fazla kitaba ihtiyaçları var. Eğer yardım ederim diyorsanız bende dahil olmak üzere çok fazla kişiyi mutlu edeceksiniz.
Yardım etsenizde, etmesenizde Allah razı olsun. Herşey için şimdiden teşekkür ederim.

Bir fotoğraf bin söze bedeldir


İnternetten alıntı olan bu fotoğrafın gerçek ismi nedir bilmiyorum ama arkadaşlarımında önerisiyle bir isim vermek istiyorum. Huzurlarınızda "Mücadele" :)

Uymayanları uyaralım...


"Trafik kurallarına uyalım uymayanları uyaralım."


Duymaya alıştığımız ve artık üzerimizde hiç etki yapmayan bu sözü burada anlamlı hale getirmek istedim. İzleyin...

19 Kasım 2008 Çarşamba

Ölsede kurtulsak...


Uykuya gözlerini teslim edeli çok olmamıştı, gözünü açtığında önünde duran adamın gölgesini gördüğünde irkildi. Nerede olduğunu bir kaç saniye düşündü. Kendi evinde değildi. Evleneli yirmi sene olmuş, ailesiyle birlikte bir kaç sokak ötede oturuyordu. Bu gece sıra ondaydı burda kalmak zorundaydı.
Evdeki eşyalar bir yerlere sabitlenmiş, yerdeki halılar toplanmış, kesici ve delici bütün araçlar ortadan kaldırılmıştı. Ne zaman ne yapacağı belli olmuyordu. 65 yaşındaki koca adam 1 yaşında ki haline geri dönmüştü. Tuvaleti geldiğinde altına yapıyor, evin dışına çıktığında ayakkabı giymesi gerektiğini hatırlamıyordu bile; çoraplarıyla yağmur sularına bastığının farkında olmadan ilerliyor, kendisini eve sokmak isteyen oğluna karşı koyuyordu.
Alzheimer Hastalığına yakalanan babalarının yanında bir yıldır gece nöbet tutuyorlardı. İki kardeşlerdi. Bir gece Hasan, diğer gece ise abisi nöbet tutuyordu.
Babasının kendisini tanımamasına çok üzülüyordu Hasan. Bir dağ gibi önlerinde duran koca çınar, kendini bile tanıyamaz hale gelmişti. Bir gün aynada kendisini gördüğünde tanıyamamış, eline aldığı sopayla koca aynayı kırıp yere indirmişti. "Sen nasıl eve yabancı bir erkeği alırsın" diye ihtiyar karısınıda kovalamıştı.
Vücut sağlığı yerindeydi babasının. Oğlu baş etmekte zorlanıyordu onunla. Vurduğunda can yakıyordu. "Yatalak hasta olsa bakımı daha kolay" deyip duruyordu. "Hem altını rahat temizlerdik, hem rahat yedirirdik. Böyle çok zor" diye söyleniyordu. Hasan babasını bu halde görmeye dayanamıyordu artık. Ölsede kurtulsa, hem o hem biz...

Şu an canı sıkılan, küçük şeyleri kafasına takıp üzülen insanlar için yazdığım hikayeyi beğenmeniz umuduyla...
İç ses: Bu hikayeye senin daha çok ihtiyacın olduğunu neden yazmıyorsun?

Cinsellik


İnsanın temel iç dürtülerinden biri "saldırganlık" diğeri "cinsellik"tir. Bir de "yaşama" dürtüsü vardır. Biyolojik ve genetik özellikler, kişinin doğal yapısından kaynaklanan zaruretleri meydana getirir. Bedenimizin değişik besin ve minerallere ihtiyaç duyması gibi... Şu anda vücudumuzda bulunan karbon, oksijen, hidrojen, azot gibi hücrenin yapı taşlarını oluşturan maddeler, altı ay sonra farklı maddelerle yenilenecektir. Kişiliğimiz aynen kalsa da, bedenimiz başkalaşmış olacaktır. İnsan vücudunda en hızlı değişen madde su, en geç değişen ise kalsiyumdur. Bu değişim esnasında vücudun demire, oksijene, kalsiyuma ihtiyaç duyması gibi ruhumuz da bazı psikolojik ihtiyaçlar içerisindedir. Hümanist psikologlardan Maslow, "psikososyal ihtiyaçlar" teorisinde, insanın sevmek ve sevilmek, değer vermek ve değer verilmek, önem vermek ve önem verilmek, toplumda kabul görmek, güvenilir olmak, kendini gerçekleştirmek gibi ihtiyaçları olduğundan bahseder. Bu ihtiyaçlardan birisi de cinsellikle ilgilidir.
Cinselliğin hem biyolojik hem de toplumsal boyutu vardır. Onu sadece sosyolojik, biyolojik ya da başlı başına psikolojik bir durum gibi değerlendirmek yanlış olur. Cinsellik, sosyobiyopsikolojik bir hadisedir. İnsanın, biyolojisi gereği, cinsellikle ilgili hormonları vardır. Bunun en büyük ispatı, prostat tümörüne yakalanmış yaşlı erkeklerin yaşadığı durumdur. Bir erkekte prostat tümörü tespit edildiği zaman, bu erkeğin testisleri çıkarılıyor. Eskiden prostat tümörünün kansere dönüşmemesi ya da kanser başlangıcı varsa ilerlememesi için prostat çıkarılırdı; şimdi testisler yani yumurtalıklar alınıyor. Yumurtalıklar alındıktan sonra, daha önce kadınların yüzüne bakmayan, bir kadının elini tuttuğu zaman bile cinsel olarak etkilenen erkeklerin, gün toplantılarına gittiğini görüyoruz. Hormonların baskısı kalkınca insanın içinde ki cinsel baskı da kalkıyor ve kişi kendini daha rahat hissediyor. Karşı cinsle daha insani bir münasebet kurabiliyor. Osmanlı'da yumurtalıkları alınan harem ağalarının, iç dürtüsel zorlamaları olmadığı için karşı cinsle cinsel arzu duymadan rahatlıkla iletişim kurması, işin biyolojik boyutunu doğruluyor.
Kişilik gelişiminde olduğu gibi cinselliğin yaşanmasında da %30-40 genetik, %60-70 oranında sosyal faktörler etkilidir. Toplumsal rolün çocuklara yansımasını araştırmak için yapılmış bir çalışma, oldukça dikkat çekicidir: Bir çocuğa ayrı ayrı zamanlarda erkek ve kız çocuk kıyafeti giydiriliyor ve çocuğun cinsiyetini hiç bilmeyen birisine veriliyor. Kız çocuğu kıyafeti giydiği zaman çocuğun eline oyuncak kediler, tavşanlar tutuşturulurken erkek çocuk kıyafeti giydiğinde aslan, kaplan gibi oyuncaklar veriliyor. Bu da bilinç altı şartlanması olduğunu gösteriyor. Aslında insanlar farkında olmadan "Erkeksen veya kızsan şöyle davranmalısın" koşuluyla hareket ediyorlar ki , bu da cinselliğin toplumsal boyutunu gösteriyor.
Cinselliğin biyopsikososyal bir olgu olduğunu ispatlayan önemli örneklerden birisi de, Avrupa' da tek yumurta ikizleri üzerinde yapılan bir çalışmadır. İkisi de erkek olan tek yumurta ikizlerinden birisi sünnet olurken, penisi ağır biçimde yaralanıyor. Aile, çocuğun cinsiyetini ameliyatla değiştirmeye, onu kız yapmaya karar veriyor ve kız çocuğu gibi büyütüyor. Fakat ergenlik dönemine geldiği zaman, içindeki his, ona erkek olmayı istediğini söylüyor. Ondan sonra da geçmişini öğreniyor. Demek ki kişi, toplumsal öğrenmeyle cinsel anlamda bazı sosyal beceriler kazansada genetik boyut çok önemli. Arabayı park etmede zorlanma, şişe kapağını güçlükle açma, kadın beynindeki eğilimden kaynaklanan bazı şeyleri öğrendiği hâlde kendini erkek gibi hissetme eğilimi oluyor. Bu da gösteriyor ki, cinsellik biyolojik ya da toplumsal farklılıklarla sınırlandırılamayacak kadar geniş bir konudur.
Prof.Dr. Nevzat Tarhan Kadın Psikolojisi S.39-40